Eski YARSAV Başkan Yardımcısından 'KHK' uyarısı!

Eski YARSAV Başkan Yardımcısı, AKP hükümeti tarafından çıkarılan 696 sayılı KHK ile ilgili ''Hiç kimseye suç işleme özgürlüğü tanınamaz'' ifadelerini kullandı.
Eski YARSAV Başkan Yardımcısından 'KHK' uyarısı!

Eski YARSAV Başkan Yardımcısı Murat Aydın, 696 sayılı KHK’nın 121. Maddesi’nde ‘terör eylemlerini bastıran sivillere yargı muafiyeti getirilmesini’ de değerlendiren Aydın, “Bu maddede yer alan düzenlemenin, suç sayılan fiillerin suç olmaktan çıkarılması şeklinde yorumlanması mümkün değildir. Zira, işlenmiş ve suç sayılan bir fiil var ise, bu fiil soruşturulur, kovuşturulur ve bir karar verilir. Hiç kimseye suç işleme özgürlüğü tanınamaz” dedi. 

YARSAV’ın Başkan Yardımcısı olan ve geçen yıl İzmir’den Trabzon’a sürülen Aydın’ın BirGün’den Meltem Yılmaz’ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Bu noktada cezalar gündeme geliyor. Çocuk istismarı vakalarında ceza meselesi nerede duruyor?
Bu konuyu cezaları artırmak üzerinden tartışmak yanlış bir yaklaşım olur. 2014 yılında cinsel suçlarda bir değişiklik yapılıp cezalar bir hayli artırıldığında, cezaları artırmanın cezasızlığa yol açacağını söylemiştik. Nitekim öyle de oldu. Son dönemde çocuk istismarı vakalarında daha çok beraat kararı çıktığını görüyorum. Bütün cinsel suçlara olabilecek en ağır cezaları da verseniz durum değişmeyecektir, hatta artış yaşanacaktır çünkü sorunun kaynağı başka bir yerde. Suçun toplumsal nedenleri ortadan kalkmadan, sadece cezalandırma yoluyla hiçbir suçun önlenmesi mümkün değildir.

Sadece çocuk değil elbette, kadına şiddet, hayvanlara işkence… 2017’ye dönüp baktığımızda görüyoruz ki her güne bu gruplardan en az birine yönelik şiddet ya da istismar haberi düşmüş. Tüm bu vakaları bir bütün halinde değerlendirdiğinizde?
Evet, toplumun içinde bulunduğu bir şiddet sarmalından bahsediyoruz aslında. İçinde bulunduğu kutuplaşmada, kendisinden başka gördüğü, öteki gördüğünün başına ne gelirse gelsin umursamayan ve hatta buna memnun olan bir toplum var şu anda. Kendini hangi tarafa koyarsa koysun, fark etmiyor. Siyasette, kültürde, sporda her yerdeki gerilim toplumun her kesimine, her anlamdaki tartışmaya yansıyor. Yani sıradan bir komşu kavgası da artık biz ve onlar şeklinde, okulda, arkadaşlar arasında da. Bunun da pek çok nedeni var, insan, hayvan ve doğa sevisini fazlasıyla geri plana atmış olmamızın dışında… Eğer biz ve onlar varsa, onlar mücadele edilmesi gereken kesimdir. Bu duygu öfke biriktirir ve öfke şiddet olarak dışa vurulur. Ve yine aynı yere geliyoruz, insan şiddeti kime gösterir, en yakınında olan ve kendinden ekonomik, kişilik ya da beden gücü olarak daha zayıf olana. Bu nedenle çocuk istismarı, kadına şiddet, hayvanlara işkence artmış durumda. Öfke ve öfkenin ürettiği şiddet, yaşamın değersiz görülmesi ile birlikte giderek yaygınlaşıyor.

Diyorsunuz ki, Türkiye toplumunun yıllardır içinde bulunduğu kutuplaşma iklimi, zehirli meyvelerini vermeye başladı, yeni bir aşamaya geçti. Peki, hâkim ve savcıların yaşadıkları baskı nedeniyle sağlıklı kararlar veremediklerini biliyoruz. Bu durum yalnızca siyasi davalar için mi geçerli, yoksa genellemek mümkün mü?
Genelleşmiş olması muhtemel. İnsan kişiliğini ikiye, üçe bölemez çünkü. Sonuçta yargı iklimi bu durumdaysa bütün davalar bakımından aynı ruh halinin geçerli olduğu söylenebilir. Kaldı ki toplumdaki algı hakimlerin baskı, korku ya da siyasi saiklerle karar verdiği şeklinde olduğu sürece sağlıklı bir yargı sistemi olmayacaktır. Bu bir kira davası için de, istismar davası için de, siyasi dava için de geçerli.

Son KHK ile getirilen bir düzenleme bir hayli düşündürücü. 696 sayılı KHK’nın 121. maddesinde terör eylemlerini bastıran sivillere yargı muafiyeti getiriliyor. Bu ne anlama geliyor?
KHK’ler ile getirilen düzenlemeler, sonuçları üzerinde çok da düşünülmeden yapılmış düzenlemeler niteliğinde. Örneğin, en son çıkan 696 sayılı KHK’nin 121. maddesi ile daha önce çıkarılan KHK ile sorumsuzluk (yargı muafiyeti) maddesi siviller için de getirilmiş gibi görünüyor. Gibi görünüyor diyorum, çünkü bu maddede yer alan düzenlemenin, suç sayılan fiillerin suç olmadan çıkarılması şeklinde yorumlanması mümkün değildir. Nitekim önceki düzenlemenin kamu görevlileri bakımından da suç işleme özgürlüğü şeklinde anlaşılması ve uygulanması mümkün değildir.

Getirilen düzenlemede resmi sıfatı olmayan ve “15/7/2017 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında” bu fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmayacağı kabul edilmiştir. Ben bu düzenlemenin suç sayılan fiilleri işleyen kişilerin eylemlerinin suç olmaktan çıkarıldığı şeklinde yorumlanamayacağı kanısındayım. Zira, işlenmiş ve suç sayılan bir fiil var ise, bu fiil soruşturulur, kovuşturulur ve bir karar verilir. Hiç kimseye suç işleme özgürlüğü tanınamaz. Bir eylemi suç olmaktan çıkarma veya suç işleyen kişiyi affetme yetkisi Parlamentoya ait bir yetki ise de belli bir dönemdeki eylemlerin görünür bir şekilde yargı denetimi dışına çıkarılması hukuka uygun sayılamaz.

Aynı zamanda kapatılan YARSAV’ın başkan yardımcısıydınız. 2017’ye dönük bir değerlendirme yaptığınızda, en tartışmalı kararlar ya da adli olaylar olarak neleri görüyorsunuz? 

Benim 2017’de hukuk anlamında en önemsediğim ve en tahrip edici bulduğum konu Anayasa Mahkemesi kararları oldu. Çünkü bugüne dek ne kadar politik tartışmalar yaşarsak yaşayalım, ne kadar zor zamanlardan geçersek geçelim, bu ülkenin birliğini ve hukukun üstünlüğünü savunma konusundaki en temel mekanizmamız Anayasa Mahkemesi kararlarıydı. Hukukçular, siyasetçiler, vatandaşlar, medya dahil tüm kesimler, tartışmaların bir noktada bitmesi gerektiğinde, bunu bitirecek hukuksal mekanizmanın Anayasa Mahkemesi olduğunu düşünürdü. Ama Anayasa Mahkemesi 2017’de verdiği kararlarda bu mekanizmayı çalıştırmadığını gösterdi. Bir başka değişle, yürütme ve yasama bir konuda çok bastırırsa, bunun Anayasa Mahkemesi’nden geri dönmeyeceği duygusuna sahibiz artık. Bu durum yönetenler için de bir risktir. Çünkü yönetenlerin yaptıkları işlemler yargısal denetim dışında kalırsa bu başlangıçta iyi gibi görünse de son tahlilde yönetim zayıflatan, yönetimin meşruiyetini sarsan bir durumdur.

2017 aynı zamanda OHAL yılı olarak geçti. OHAL’in Türkiye hukuk sistemine nasıl bir bilançosu oldu, olacak?
OHAL uygulamalarının toplum üzerinde pek çok etkisi oldu. Hukuk sistemimizi değiştiren önemli değişlikler, üzerinde tartışılmadan ve Parlamento devre dışı bırakılarak yapıldı, yapılıyor. Yapılan değişiklikler OHAL’den sonra da uygulanabilecek nitelikte. Bu durumun OHAL’in kalıcılaşması, kurumsallaşması anlamına geliyor. Ayrıca o kadar çok kanun değişikliği yapıldı ki, bunlardan bazılarının farkına bile varmadık. Bu anlamda büyük bir sorun alanı oluştu. Yargı kararlarının ve uygulamalarının birbirinden çelişkili olmasında bu durumun da etkisi var.

Çocuk yaşta evliliklerle ilgili önemli çalışmalarınız var. Hangi aşamadasınız?
2016 Kasım’ında Meclis’te çocuk istismarı tartışılırken istismar failiyle mağdur evlendiği takdirde failin cezasının ertelenmesine ilişkin bir önerge gündeme geldi biliyorsunuz. O zaman tartışma çok yanlış bir zeminde yürüdüğü için konu yeterince ele alınamadı. Zira gündeme gelen konunun bir yönü çok önemliydi. İstismar fiilinin failinin de çocuk olması durumunda nasıl bir yaklaşım gösterilmesi gerektiği ele alınmalıydı. Biz bir yıldır bu konuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz ve şimdi bir metin oluşturmak üzereyiz. Cebir, şiddet, tehdit ve hile içermeyen, akran yaş grubunda kalan iki çocuk arasındaki cinsel davranışların cezalandırıcı değil onarıcı adalet ilkeleri üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini, bu durumdaki çocuğa, bu suça özgün güvenlik tedbiri uygulanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yönde hazırladığımız raporu ve somut yasa değişikliği önerilerimizi yakında kamuoyuyla paylaşacağız.

Yorumlar