Tarımın bozulan döngüsü

Arthur Koestler’in sözü tarımın doğal döngüsünü ifade etmek için mükemmeldir. Yaşamımızı sürdürmek için gerekli olan enerjiyi sağlamamızın “yalnızca iki etkili yolu vardır. İlki, bahçenize gidip havucu koparıp yemenizdir. Bu güneş enerjisinin insan enerjisine doğrudan dönüşmesidir. İkinci etkili yol ise, bu güneş enerjisini yemesi için hayvanınızı göndermeniz ve ardından hayvanı yemenizdir.”

Bitkilerin fotosentez yapma özelliği güneşten besinlerimizin yaratılması mucizesinin nedenidir. Yeryüzündeki bütün canlıların temel yapısal elementi karbondur. Karbon atmosferde genellikle gaz halinde bulunur. Karbondioksit bitkilerin gelişmesinde, yaşamasında önemli rol oynar. Bitkiler küçük gözenekleriyle karbondioksiti emerler, topraktan aldıkları diğer elementlerle güneş enerjisi ve klorifil sayesinde suyla tepkimeye sokarlar ve daha karmaşık bileşikler oluştururlar. Bu organik bileşikler bizlerin ve hayvanların besinleridir.

Allan Nation’ın dediği gibi: “Tarımın özü güneş enerjisini bir gıda ürününe hapsetmek ve bunun sonunda yüksek değerli insan enerjisi elde etmek”tir.

Bu üretim sürecinde toprağın önemli bir rol oynadığı açıktır. Bu bilinçle hareket eden köylüler ve çiftçiler önce toprağı gözü gibi korurlar, sonrada geliştirmek için uğraşırlar. Hayvanların terslerini ve bitki atıklarını toprağa besleyiciler olarak geri döndürürler. Tarımın doğal döngüsüdür bu. Onun için bitki üretimi ve hayvan yetiştiriciliği bir arada yapılır.

Yine çiftçiler toprağını korumak için münavebeli (dönüşümlü) ekim yapar; toprağını nadasa bırakarak dinlendirmeye çalışır; karma ekim, aralı ekim gibi uygulamalar yaparlar. Toprağı güçlendirmek için çeşitli yöntemler kullanırlar. Örneğin baklagillerle toprağa azot yüklerler. Daha nice yol ve yöntem bulur ve geliştirirler. Kendi topraklarına en uygun tohumları bularak ıslah ederler. Deneyimlerini paylaşır, nesilden nesile aktarırlar ve bu bilgilerin sürekli gelişmesini sağlarlar. Her çiftçi ve köylü onun için bir bilgedir.

Binlerce yıl insanlığın kaderini belirleyen tarımsal üretim için doğa ve iklim koşulları son derece önemliydi. Ta ki sanayi devrimine kadar.. Endüstrinin tarıma müdahalesi  elbette kaçınılmazdı ve her müdahale tarımsal döngüyü bozdu, tarımın çatışmalı olduğu kadar uyumlu olmaya çalıştığı doğayla bağlantısını kopardı. Köylülerin, çiftçilerin bilgisini değersizleştirdi.

Endüstrinin tarıma müdahalesinin başladığı noktadan bu güne kadar olan süreçte makineler, kimyasal gübreler, kimyasal ilaçlar, hormonlar, hibrit tohumlar, GDO’lu tohumlar tarımsal üretimin girdileri oldu. Çok geniş arazilere tek ürün (monokültür) ekilmeye başlandı. Bir taraftan bu girdilerin girdiği, diğer taraftan ürünlerin çıktığı, ölçek ekonomisine dayanan, karlılık kaygısıyla ürün çeşitliliğini azaltan, ürünlerin besin değerlerini düşüren üstü açık fabrikalara dönüştü tarımsal araziler. Toprağın bitkilerin kökünü tutması yeterliydi artık, gerisini kimyasallar hallediyordu. Ekolojik ilkeler endüstriyel tarım için söz konusu bile değildi. Bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliği birbirinden ayrıldı. Endüstriyel hayvancılığın yapıldığı hayvan kentleri oluşturuldu.

Güneşten gıda enerjisi elde etme faaliyeti olan tarımsal üretim, fabrikasyon üretime dönüştürülerek petrole bağımlı hale geldi. Uzmanlar bir kalorilik gıda enerjisi elde etmek için bir kalorinin üstünde fosil yakıt tüketilmek zorunda kalındığını söylüyor. Endüstriyel tarımın verimlilik anlayışının ne olduğunu sadece bu örnek bile açıklamaya yeter. Maliyetli bir fabrikasyon üretimle elde edilen bitkisel ürünlerden bu kez biyoyakıt üretilmeye başlandı.  Üretilen gıdalar gıda olmaktan çıktı, arabaların depolarını doldurdu. Oysa dünyanın aç kalmasına bir çözüm olarak sunulmuştu endüstriyel tarım. Ortaya çıkardığı tablo ise bir milyarı aşkın insanın açlıkla, iki milyar insanın obezite bağlı hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalmasıdır.

Endüstriyel tarım küçük çiftçileri topraklarından kovarak çıkardığı sosyal sorunlarla ve yarattığı ekolojik tahribatla moda deyimle söylersek sürdürülebilir değildir.

Burada cevaplanması gereken anahtar soru şudur; gıda üretiminin yönelimi bundan sonra nasıl olmalıdır? Artık yerkürenin bile dayanamadığı endüstriyel tarımla mı, yoksa tarımın doğal döngüsüne dayanan küçük çiftçilerin üretimiyle mi?

Yorumlar