Boyalı kuş

Sevdiğim şarkıları art arda dinlemeyi severim. Haftalarca bıkıp usanmadan dinlediğim olmuştur bu şekilde sevdiğim birkaç şarkıyı.

Bunlardan biri Bulutsuzluk Özlemi’nin Boyalı Kuş isimli şarkısıdır. Sürekli engellenen, bu engelleri aşmak için debelenen, okulda, mahallede ve ailede kendisi gibi birisinin olmadığını düşünen, saçını hiç kesmemiş ve hiç kravat takmamış birinin öyküsünü anlatılır Bulutsuz Özlemi, bu şarkısında.

Nejat Yavaşoğulları, şarkının sözlerini yazarken Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş isimli kitabından esinlenmiş midir acaba? Ben öyle düşünmüştüm ilk defa dinlediğimde. Kitabı bana abim tavsiye etmişti. Üniversite sınavlarına hazırlandığım sırada okumuştum. 

İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü yıllarda, Polonya’da dolaşan bir çocuğun yaşadıklarını anlatır kitap. Ormanda yakaladığı kuşları komşu köylerde satan Lekh isminde bir adamla yaşadıklarını anlatan bölüm ise kitaba ismini vermiş. Lekh, Deli Ludmilla isimli bir kadını sevmektedir. Ludmilla’ya deli lakabının verilme nedeni nedir peki? Kilisenin koro şefinin çirkin ve gaddar oğlunun evlenme teklifini Ludmilla’nın geri çevirmesi, damat adayının deliye dönmesine neden olur ve Ludmilla’yı gözlerden uzak bir yere kaçırıp bir sürü sarhoş köylünün ona tecavüz etmesine aracılık eder. O da akıl sağlığını bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde kaybeder.

Lekh, kuş yakalamaya gittiği bazı günlerde, Ludmilla ile ormanda sadece ikisinin bildiği bir açıklıkta buluşurdu. Yaşadıkları bölgede erkeklerin gözü hep Ludmilla’nın üzerindeydi. Hepsinin eşi de Ludmilla’dan nefret eder, onu hırpalamaya çalışırlardı. Böyle zamanlarda Ludmilla ortadan kaybolur, Lekh uzun bir süre onu göremezdi. Sevgilisini görememenin verdiği üzüntü ile Lekh, yakaladığı kuşları çeşitli renklere boyar; daha sonra ormana gider; bileklerinden sımsıkı kavradığı kuşu sallardı. Boyalı tutsak kuşun bağırışına gelen aynı türden kuşlar tepelerinde dönmeye başlar; Lekh onu serbest bıraktığı zaman da kardeşlerinin arasına heyecanla katılırdı. Ancak kardeşlerine kendilerinden olduğunu ispat etmek için çırpınsa da boyalı kuş, bir süre sonra üzerindeki renklerden dolayı kendisini kabul etmeyen benzerlerinin saldırısına uğrar; tüysüz ve kanlar içinde kalan zavallı kuş, havada kalamayıp yere düşer ve ölürdü. 

Farklı olmanın ödülü böyle bir şey olmalı. 

Göçer toplumdan tarım toplumuna geçiş, tohumun toprağa düşmesini, daha sonra filizlenip, örneğin bir buğday başağına dönüşmesini gözleyen bilge kadınlar tarafından sağlanmıştı. Onlar toprağı kupon arazi olarak görmüyorlar; içinde yaşadıkları topluluğunun karnını doyurabilecek ürünlerin elde edileceği dünya anne olarak görüyorlardı. O toprak, bütün topluluğundu. Bireysel mülkiyet, dolayısıyla sahip olma dürtüsü daha gelişmemişti insanlarda. Kadınların yönetiminde barış vardı. 

Oysa erkek egemen toplumda sahip olma isteği ve bireysel mülkiyet vardır. Bireysel mülkiyetin sınırı da yoktur üstelik. Ludmilla’ya hiç bir zaman sahip olamayacağını düşünen çirkin adamı çirkin yapan, onun bu sahip olma isteğinin tetiklediği gaddarlıktır.

Hâlâ annesinin elinden sabahları süt içebilecek kadar naif Özgecan’a yapılanlar veya eşinden şiddet gören ve boşanma kararı alıp, kendi ayakları üzerinde durmaya karar veren kadınlara yapılanlar ancak bu şekilde açıklanabilir. Sahip olma isteği ve istediğini alamayınca gaddarlaşmak ile…

Ülkemiz sınırları içinde gaddarlığın başka örneklerini de bulmak mümkün. Karanlık yerlerde Filistin Askısı kullanılmıyor belki ama kafaya tokmakla vuruluyor. Camekânına kartopu geldiği için beysbol sopası ile kalabalığın arasına, dalınıyor mesela. Yetmiyor; ekmek bıçağı alınıyor; ayağı kayıp yere düşen birine sallanıyor. 

Bir boyalı kuştum,

Umut ettim çok,

Çok hayal kurdum,

Yükseklerde uçtum.

Bu şarkı, Özgecan ile Nuh Köklü’yü anlatıyor…

Yorumlar