İşçi sınıfının yeni kavgası: "Önce kendi sendikanın camını kır"

2010 kışını ısıtan Tekel işçileri, sermaye devletinin omuriliğine basınç uygulayacak tarzda kendilerine dayatılan 4-C güvencesizliğine isyan bayrağı çekip koca bir mevsim egemenleri seslerini dinlemeye mecbur bıraktılar. Dayatılanın ötesinde haklarla memlekete dağıldılar. İşçi sınıfının pratik varlığı sol mahfillerde bile tartışmalı hale gelmişken tekrardan “biz buradayız değişik renklerde dillerde ortak emek kavgasının içindeyiz” dediler. Sendikaları yalpalasa da hizaya getirdiler. O koşullarda olabilecek kadarını yaptılar; çekildiler.

Ardından proleterleştirme sürecinin esnekleştirme ayağının temel politikası olan taşeron uygulamalarına karşı memleket genelinde yükselen politik bir içerikten yoksun ama Lenin’in “sınıfsal içgüdü” dediği bir içerikle kararlı, yaygın, yönsüz tepkiler yükselmeye başladı. Henüz AKP’nin sosyal politika şefkatinin yarattığı ideolojik bulunaklığı kıramamış hizmet sektörü işleri ücret, işten atılmalar, sosyal güvence ve haysiyet talepleriyle yurdun dört bir yanında hiç eksilmeyen ve adeta birbirini izleyen değişik biçimlerde eylemler üreterek kendilerini göstermeye çalıştı.

Zaman zaman metal, kimya ve tekstil iş kollarında iş yeri işgalleri, sendikal örgütlenmeleri toplu işten atma yöntemiyle kırma çabalarına topyekûn direniş biçimlerindeki eylemler bugüne kadar artan oranda kendini hissettirerek geldi.

Ancak memleket siyasetindeki ana saflaşmaların bilinçli bir şekilde daha çok kültürel-kimliksel meseleler etrafında inşa edilmesi ve geleneksel olarak sınıfsal talepleri politik özgürlük ve demokrasi mücadelesinin merkezinde tutması gereken solun da bu kültüralist eksende soğurulması işçi hareketi zeminlerinden kendiliğinden yükselen bu eylemlerdeki ortak çığlıkların birbiriyle buluşmasını ve buradan yeni bir emek siyasetinin geliştirilmesini mümkün kılamadı.

Gezi isyanı öncesinde sendikalar kanununda yapılan değişikliklerinde sunduğu sınırlı destekle hem sendikalara üye olmak konusunda bir eğilim güçlenerek devam etti hem de sendikanın ne olduğuna dair bir soruya eşlik eden sendikal ağalık düzeninin sorgulamasının işçiler arasında yaygınlaştığı bir süreç aralıksız devam ediyor. Yeni işçi hareketinin hafızasına önce sendikal bürokrasinin teslimiyetçi varlığını parçalamak sonra da sermaye ve devletten kaç kuşaktır yağmalanmış tarihinin hesabını sormak gibi bir “iç güdü” giderek daha fazla yerleşiyor. Ve giderek kabuğunu kırarak iç güdüden bilinçli örgütlü bir eylem ve davranış zeminine kendini taşıyor.

Gıdadan turizme, metalden kimyaya, güvenlikten tekstile tüm iş kollarını saran bir örgütlenme ve eylem arayışı Gezi İsyanı sonrasında kendini daha çok hissettiriyor. Başlangıçta iradi çabalarla gelişen işçilerin kendi ölülerine sahip çıktığı iş cinayeti ve katliamlarına karşı mağdur örgütlenmeleri ve inisiyatiflerinin yaygınlaşması, iş güvenliği ve işçi sağlığı alanında İSİG gibi başarılı inisiyatiflerin diğer illere örnek olacak tarzda cisimleşmeleri, 301 kişinin sermaye, devlet ve işçi sendikası işbirliğinde katledilmesi sonrasında ortaya konan ve halen devam eden duyarlılık, sarı sendikaların şeklen bile olsa grev yapmaya hamle yapmak durumunda kalması, başarılı olabilecek BMİS grevi gibi grevlerin ve diğer grevlerin devletçe alelacele yasaklanması, daha önce Bursa’da BOSCH işçilerinin sarı-faşist Türk-Metal Sendikası’ndan ayrılıp Disk/BMİS’e geçme iradesinin Türk Metal’in beslediği faşist çetelerin işveren polis desteğiyle işçilere yönelik saldırılarla kırılmasının üzerinden daha çok zaman geçmeden yine Bursa’da Renault ve Tofaş gibi büyük fabrikaları da saran sendika ağalığına karşı kitlesel isyan dalgasını hep birlikte yaşıyoruz. Birkaç ay önce Kayseri’de kendilerinden habersiz bağıtlanan toplu sözleşmeye itiraz için topluca Boydak Holding’in bahçesini işgal eden binlerce işçi sendikal bürokrasinin mekanizmaları dışında eylem organize edebilecek, karar alabilecek yeteneklere, yaratıcılıklara sahip gizil kolektiviteleri tarihsel hafızalarından süzerek bugüne aktarabileceklerini herkese gösteriyor. Kentlerin meydanlarında binlerle yan yana gelip tartışmalar yapıp, kararlar alıp kendi temsilcilerini seçen bir hareket bu. Gizlenmek, saklanmak zorunda hissetmeden meydana çıkan bir irade bu. Evet komiteler, konseyler, meclisler, birlikler, işçi savunma güçleri tekrar tarihin bu sahnesinde değişik illerde değişik adlar altında ama aynı içerik ve hedefte sahne alıyorlar tekrar.

Başka bir şey daha oluyor... 7 Haziran’da bir seçim var. Ve arifesinde işçi sınıfı uzun zamandır ilk kez bu kadar sağ ve sol parti programlarında ve söylemlerinde yer edinmeye başladı. Başbakan, Karayolları’ndaki binlerce taşeron işçiye kadro müjdesi vermek zorunda kalıyor, CHP kendi belediyelerindeki taşeron uygulamalarından vazgeçmeden bunun bir sistem sorunu olduğu iddiasıyla taşerona toptan son vereceklerini söylüyor. Esas şenlikli vaziyet, asgari ücretle ilgili tartışmalarda sergileniyor. MHP 1400, CHP 1500, HDP 1800’e çıkarmayı vaat ederken hükümet kaynağı nereden bulacaksınız gibi bir absürtlükle konuya yaklaşabiliyor. Ama bir şeyin değiştiğini, değişmek zorunda kaldığını görüyoruz işçi sınıfı ve emek kesimlerine ait talepler giderek daha fazla siyasetin belirleyeni haline geliyor, gelmeye devam edecek. Çünkü biliyoruz ki sermaye ve devletçe geliştirilen her türlü şamata ve gürültü esas olarak bu vahşi sömürü mekanizmasını bizzat sömürülenlerin kendilerine görünmez kılmak üzerine yükseltilmişti onlarca yıldır. Artık yalan ve vaadin işçileri kandırmaya yetmeyeceği bir dönemin daha başındayız...

“Sınıfsal İçgüdü”lerle buraya gelen işçiler buradan öteye sınıfın yeni bilincini kuşanarak yürümesini beceremezlerse bir kez daha yenilecekler, evet ama daha gerisi yok yenilgi süreci açısından. Daha gerisi iç savaştır orada da canı yanan can yakar. Burjuvazinin de canı malıdır.

Tam da burada sınıf siyasetini merkezine alıp politik varlıklarını haklılaştıran sosyalistler ve devrimcilerin işçi hareketinin sermaye, devlet ve sendikal bürokrasi karşısında komite, meclis ve birlikte etrafında ayağa kalma sürecini kolaylaştırmaya dair bir inisiyatif geliştirebilir mi? Sosyalistler -elbette zorlarsak diyalektik olarak- her birinin sınıfı ilgilendiren yanlarını bulacağımız kültürel ve kimlikler etrafındaki saflaşmalar dışında sınıf ve emekçi kesimlerin örgütlenme, direniş ve mücadelelerini temel alan bir pozitif bölücü saflaşmayı seçimin hemen akabinde önlerine koyabilirler mi?

Yorumlar