Mağdurum, o halde beni seçin!

Kimi çevreler bekledikleri havadisin geldiğine inanarak zafer naraları atarken  iktidar çevresi ise beklenenin aksine karşı bir duruş sergilemiş ve direnişe geçmişti Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi.  Dindar bir cumhurbaşkanı tanımlamasının ortaya atıldığı ve akabinde bahsi geçen sürecin cereyan ettiği bu olay ile Türk Siyaseti, Demokrasiyi bir kez daha Rafa Kaldırmak için kolları sıvamıştı. Hükümeti istifaya çağıranların seslerini yükseltmesine kulak asmayan irade sahipleri, geçmişteki yöneticilerin yaptığı gibi teslim olmayacaklarını dile getirmekteydiler. Süreç TBMM’de 27 Nisan 2007 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile devam etti. 1. turda toplantı yeter sayısı olan 367 sayısına ulaşılamayınca CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yapmış olduğu itiraz haklı bulunarak Cumhurbaşkanlığı seçiminin 1. turu iptal edilmiş oldu. Bunun üzerine saltanatı yönetenler erken seçime gidileceğini açıklayarak siyasi tarihimizde yeni bir mağduriyet hırkasıyla yerlerini aldılar.

Siyasi hayatlarını mağduriyetler üzerine kurmuş olan bu efendiler Dindar bir Cumhurbaşkanı seçmek için gerekli şartları tamamen sağlayarak istedikleri emellerine ulaşmışlardır. Nitekim işin aslı zamanla ortaya çıkmış ve içeriği henüz açıklanmayan bir Dolmabahçe görüşmesinin bu sürecin başlangıç noktası olduğu kamuoyu tarafından kabul edilir bir gerçek olarak hafızalara kazınmıştır.

Takvimlerin yine Nisan ayını işaret ettiği bir gün olağan dışı bir şeyler olmaya başlıyor ve Anayasa Mahkemesi beklenmedik kararlar veriyor. Hükümet için büyük önem arz eden bir yasa AYM tarafından reddediliyor, sosyal medyada yapılan bazı yasakların kaldırılmasını isteniyor. Tabi ki bu durum hükümet kanadı tarafından yine hoş karşılanmamakla birlikte Yapılan açıklamalar Hükümet ile AYM arasında bir gerginliğin boy göstermeye başladığını işaret ediyor. AYM başkanı Haşim Kılıç’ın Yüksek yargının 52. kuruluş yıl dönümünde yapmış olduğu konuşma da Evrensel Hukuk vurgusu yaparak çok değil 7 yıl önce yine Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi TSK nın yapmış olduğu e-muhtırayı akıllara getiriyordu.

 

Şahsi kanaatimdir ki dönemler arasındaki bu benzerlik yine siyaset tarihimizde bir mağdur yaratma çalışmasının ilk adımlarıdır. Anayasa Mahkemesinin ilerleyen süreçte takınacağı tavır ve vereceği kararlar bu süreçte etkisini gösterecektir. Oysa bunu belirleyecek olan ne AYM kararları ne de bir başka idari güç olmalıdır.  Kainatın özü insan, insanın özü ise eşdeğeri bulunmayan onurudur. İşte bu güç ile hareket etmesi gereken insan, kimi ve neyi seçeceğinin kararını kendi vicdanıyla yüzleşerek vermelidir. Gerçek bir dindarı mı seçmeli yoksa yıllardır onun maneviyatını kullanan dini dar birini mi. Hırsızımı seçmeli yoksa arsızımı. Kendisini nohuda makarnaya muhtaç edeni mi seçmeli yoksa onun haklarını savunanı mı? Gencecik fidanların ölümlerine sebep olan azmettiricileri mi seçmeli yoksa onlardan hesap soracak olanı mı seçmeli. Bunun kararını halk kendisi vermelidir.

 

Yorumlar