Birleşik Haziran Hareketi ve laiklik mücadelesi

Birleşik Haziran Hareketi umudu ve mücadeleyi büyütmek, bu “hayasızca akın”a teslim olmamak için yola çıktı, ayaktayız.  Hareket ülke geneline yayılan forumlar ve meclislerde biriken enerjiyi kurucu bir irade olarak örgütleme yolunda en önemli adımlardan birini 27-28 Aralık’ta Ankara’da, ülke genelinden gelen yaklaşık 1500 delegenin katıldığı Türkiye Meclisi toplantısında attı, yönünü daha da belirginleştirdi; mücadele azim ve kararlılığını somut bir direnme programına dönüştürdü.

Artık ilkeleri, durum teşhisini, hangi tehditlerle karşı karşıya olduğumuz tartışmasını aştık. “Ne Yapacağız?” sorusuna verilecek somut, pratik yanıtlarımız var. Haziran, Türkiye’de rejimin AKP eliyle dönüştürüldüğünü; bu rejimin talan ekonomisiyle dinci karakteri harmanlayan bir Saray despotizmine doğru evrildiğini saptıyor. Yağma/talan ekonomisine, dincileşme saldırısına ve saray merkezli dikta yapılanmasına karşı mücadelede bir alanı diğerinden koparmadan; birbirleriyle ilişkilendiren birleşik bir mücadele programına sahibiz. Buradan yürüyeceğiz. Diktaya, yağmaya ve dinciliğe teslim olmayacağız.

Laik-bilimsel eğitim  mücadelesi yükseliyor
Hareketi nasıl anlamalı, seçimlerde ne yapmalı, nasıl bir muhalefet ve inşa programıyla ilerlemeliyiz? Onlarca soru var aklımızda; biliyorum; bunları da yazacağız, tartışacağız. Ama bugün değil. Çünkü bugün, yani 11 Ocak, Haziran’ın mücadele tarihi açısından yeni bir eşiği temsil ediyor. BHH eğitimdeki gericileşme; akla, bilime dönük saldırılar karşısında Laik-Bilimsel Eğitim mücadelesini yükseltmek için bugün ülke genelinde meydanlara çıkıyor; kararlılığını sergiliyor. 9 Şubat’taki bir günlük okul boykotuna kadar bu kampanya daha da gelişecek, hep birlikte geliştireceğiz.

BHH daha önce İstanbul’da Yatağan işçisinin yalnız olmadığını göstermek için sokağa çıktı; Perşembe akşamı “Hepimiz Charlie Hebdo’yuz” demek için yürüdü ve şimdi en çok da emekçi çocukları öldürülmesin, ölüme mahkum edilip sömürünün sınıfsal karakteri “kader”le, “fıtrat”la görünmez hale getirilmesin diye barikatı laik-bilimsel eğitim cephesinde kuruyoruz.  Eşitlik-özgürlük-kardeşlik bayrağını düştüğü yerden alıyor ve yükseltiyoruz. 

Birleşik Haziran Hareketi laikliği ve laik-bilimsel eğitim mücadelesini önemsiyor, haksız mı? 

Hayır değil. Nedenlerini açalım: AKP eliyle yerleştirilmek istenen yağmacı-despotik Saray rejiminin ideolojik çimentosunun dincilik olduğu açık. Dincilik, AKP’nin toplumsal yaşamı düzenleme ve halkı, ama en çok da emekçileri denetleme stratejisinin adı. Bu strateji karşısında durmak ezilenlerden yana bir kurtuluş mücadelesini yükseltmenin olmazsa olmazı. 

Bu sayfalarda defalarca yazdım; laiklik bugün emekçi karakterde bir mücadele gündemidir. Laiklik mücadelesi işçiler madende, inşaatta öldürüldüğünde “kader, fıtrat” denilerek cinayetlerin üzerinin örtülmesini, “kurtuluş”un mümkün olmadığı fikrinin halk arasında yaygınlaştırılmasını; toplumun kanaat etmeye, var olana rıza göstermeye manevi yollarla da zorlanmasını karşısına koyuyor. Koymak zorundadır.

Laiklik mücadelesi, yoksul halkı “hayırseverlik” cenderesine mahkum eden kapitalist denetim ilişkilerine karşı, emekçilerin “hak temelli” bir politika mücadelesini yükseltebilmesinin; tarikatların denetimine karşı emekçi örgütlenmelerinin sınıf mücadelesinde öne çıkabilmesinin, demokratik bir yaşamın da olmazsa olmazı.

Laiklik mücadelesinin en acil sahası ise eğitim. Dincilik bugün en örgütlü saldırı yığınağını eğitim alanına yapıyor. Yeni rejim, MEB Şura’da da ilan ettiği program dahilinde “anaokulundan başlayarak farklı bir hayat tarzı”nı yerleştirmek; isyansız, sorgulamayan, itaatkar kullar yetiştirmek istiyor. Kadınları, emekçileri ve çocukları hedef alıyor. Ezilenlerden yana bir kurtuluş programı; saldırının bu karakterini görmeden ve püskürtmeden ilerleyemez.

Laiklik: TÜSİAD’ın değil Halkın İhtiyacı
Rejimin dincilik gündemine karşı mücadele emekçi karakterde, halkçı bir gündemdir. Hala “elitist gündem” diyenler var, Konya’da aşçılıkla geçinen, 2 aydır işsiz bir annenin “laiklik” mücadelesini sahiplendiği için okuldan polislerce gözaltına alınan 16 yaşındaki oğlu Mehmet Emin midir elit; annesi midir yoksa? Tam tersine; Türkiye hakim sınıflarının gelişme tarihi, laik-bilimsel eğitime ihanetin de gelişme tarihidir. Bugün laik-bilimsel eğitim, Mehmet Emin’in; Medeni’nin, Berkin’in, Ali İsmail’in; güvencesiz, sendikasız emekçilerin, saraylarda bir kadehe ödenen 1000 TL’den daha düşük ücretle “asgari” olarak geçinmenin yollarını arayan milyonların ve onların çocuklarının yakıcı gündemidir. Bu gündemi dışlamak, görmemek olmaz.

Bilmem okudunuz mu? Geçenlerde TÜSİAD Başkanı Dinçer’in Hürriyet’te bir söyleşisi yayınlandı. Dincileşme gündemine dair Dinçer “kadınlar için endişem yok; benim de bir kızım var, yetiştiriyorum. Ben kızımın geleceğiyle ilgili böyle bir korkuya kapılmıyorum.” diyor. Dinçer haklı; çünkü dincileşme özel okullarda “laiklik” adalarında okuyanları ya da çocuklarını eğitim için yurtdışına gönderme imkanı olan aileleri doğrudan tehdit etmiyor, şimdilik. Türkiye hakim sınıfları bir yandan ülkenin yoksullarını, emekçilerini “dinle denetleme” stratejisine bu cümlelerle desteğini açıklarken; diğer yandan da kendi çocukları için bu tehlikeyi bertaraf edecek imkanlara sahip olduğunun bilinciyle konuşuyor. Sınıf bilinci bu, şaşırmıyoruz. 

Peki ya yoksul halk çocukları? İmam-hatipleşmiş okullara mahkum edilen, dinselleştirilen eğitim gündeminin içinde devlet okulları dışında seçeneği olmayan aileler ne yapacak? İşte tam da bu nedenle laiklik ve kamusal eğitim gündemleri birbirlerini bütünlüyor. İşte tam bu nedenlerle laik-bilimsel eğitim mücadelesi yoksulları, emekçileri ilgilendiriyor. Sınıf mücadelesini görmek için, bir talebin ya da saldırının içinde mutlaka “sınıf” sözcüğünü geçirmek gerekmiyor. Bugün AKP Rejimi’ne karşı laiklik ve laik/bilimsel eğitim talebindeki sınıfsallığı görmemek; en çok da emekçi çocuklarının mahkum edileceği “kader”e karşı sessizliği seçmek oluyor. Hala bir talebin ya da mücadelenin taşıdığı sınıf özünü anlamak için tabelaya kalın kalın, altını çize çize “sınıf” yazmak gerektiğini düşünenler, hiç değilse Dinçer’in sözlerini yeniden okuyabilir, üzerine düşünebilirler. 

Dindarlığa değil, dinciliğe karşı
BHH laik-bilimsel eğitim mücadelesinin bu halkçı karakterini net olarak saptıyor ve mücadeleyi buradan da yükseltmeye, örmeye çağırıyor.  Dinciliğe karşı mücadele yağmaya karşı mücadeleden de; diktaya karşı mücadeleden de bağımsız değil. Laiklik; bu yağma, dincilik ve dikta üçlemesinin karşısında yeni ve demokratik bir yaşamın imkanlarının kesişim kümesinde yer alıyor. 

Dahası var. Laiklik mücadelesi aynı zamanda demokratik bir cumhuriyetin de önkoşulu. Saray despotizmine karşı laik, eşit yurttaşlık haklarıyla donatılmış demokratik ve halkçı bir cumhuriyetin örgütlenmesi mücadelesi ise dindarların karşısında değil; dinciliğe karşı dindarların özgürlüklerinin de garanti altına alınmasını ifade ediyor. Bu açıdan belirtelim; karışıyor; zaman zaman bu karışıklık nedeniyle “dincilik demeyelim” sözleri duyuluyor. Yeri gelmişken açalım: dindarlık ile dincilik aynı şey değil. Bir insan dindar olup laikliği savunabilir; dinsiz olup sınıf çıkarları, siyasi çıkarları gereği dinciliğe meyledebilir.  

Mesela ABD emperyalizmi, mesela NATO’cular: Müslüman değillerdir, fakat 60 yıllık süreçte en fazla Türkiye’de ve Ortadoğu’da sola karşı, emekçilere karşı, sınıf mücadelesinin örgütlü araçlarına karşı dincilik elbisesini dayatanlar da bu kuvvetlerdir. Mesela tekelci sınıflar; emin olun “dindar” oldukları görülmemiştir; fakat halka karşı 12 Eylül darbesinden bu yana artan oranda dincilik dayatılmasına, zorunlu din derslerine, tarikat örgütlenmelerinin emek örgütlenmelerinden doğan boşluğu doldurmasına en çok onlar destek vermiştir. Bu yüzden dincilik, dindarlığın ötesinde, bir sınıfsal-siyasal denetim stratejisidir ve hedefinde en çok da emekçiler, yoksullar vardır. 

Dincilik; inançların iş cinayetlerinde, yazar-çizer katliamlarında, iç savaş kışkırtmalarında, yolsuzluk ve hırsızlıklarda örtü olarak kullanılması; halkın yoksulluğa, baskıya mahkum edilmesi ve her tür dünyevi, sınıfsal, siyasal kötülüğün dinle açıklanması, dinle aklanması stratejisidir. Ve bu stratejiyle mücadele; inançlarının her tür kötülüğü, yolsuzluğu, cinayeti, işçilerin Soma’da, Ermenek’te topluca kıyıma uğratılmasını aklamak adına kullanılmasının karşısında duracakların da mücadelesi olmak zorundadır. Bu açıdan dindar ile dinci ayrımı önemlidir. Dincilik karşısında dindarlar da Gezi’de inşa ettiğimiz özgür, demokratik birlikte yaşamı çağıran bir laiklik mücadelesini sahiplenecek; ülke de dünya da bu gerçekliğe doğru gidiyor. Zaman alacak, ama göreceğiz.

Dinciliğe karşı laiklik mücadelesi, emekçilerin, yoksulların, dindarların ve demokratik bir yaşamı birlikte örgütleme arayışında olan her kesimin yükseltmesi gereken bayraklardan birisi bugün. Birleşik Haziran Hareketi bu inançla, bu kararlılıkla yola çıkıyor; yola çağırıyor. Saldırıya direnmek, geçit vermemek mümkün. Berkin’in, Ali İsmail’in, Abdocan’ın, Medeni’nin öldürülmediği, Mehmet Emin’in laikliği savunduğu için okuldan alınmadığı bir ülke; Soma’nın, Ermenek’in yaşanmadığı bir düzen. Haziranca. Geç değil, saate bak ve bulunduğun ilde BHH bugün nerede toplanmış hemen öğrenip el ver, katkı ver. Birlikte ve birleşerek kazanacağız. Biz haklıyız, biz kazanacağız.

 

 

*Deniz Yıldırım'ın yukarıdaki yazısı BirGün Pazar'da yer almıştır.

Yorumlar