Saray Rejimi’ne direnelim

AKP’nin başkanlık sistemi adı altında yürütmeyi tekelleştiren, diğer kuvvetleri yürütmeye (tek adama) doğrudan bağlayan, denetimsiz ve despotik rejimini kurumsallaştırmak istediğini uzun süredir biliyoruz. Biliyoruz, çünkü Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde yaşananlar ve bugüne kadar yapılanlar bunun göstergesi. “Başkanlık sistemi” adlandırmasıysa niyetin “süslenmesi”nden ve örtülmesinden ibaret. Saray merkezli despotik bir sultanlık arzuluyor; adını “başkanlık sistemi” olarak sunuyor; öyle tartıştırıyorlar. 

Böyle tartışmamalı, böyle adlandırmamalıyız. “Gerçek başkanlık sistemi bu değil” demek için ya da parlamenter sistemi övmek için değil; gerçekte neyin kurulmakta olduğunu, neyin gelmekte, bizi neyin beklemekte olduğunu açıklıkla saptamak ve ona uygun bir muhalefet/direnme hattını geliştirebilmek için gerekiyor bu netleştirme. 

O zaman netleşelim: Saray Rejimi bir sultanlık hayalidir. Kuvveti tek elde, Saray’da toplama, baskıyı merkezileştirme, dinci toplumsal dönüşümleri tamamlama, ilahileştirilmiş bir yöneticinin himayesinde yağma sürecini hızlandırma amaçlı bir dönüşüm sürecinin son aşaması bu. 

“Türk Tipi Başkanlık”
AKP kurmayları 2 yıl önce bu sistemi anayasal güvence altına alarak kurumsallaştırmak istediklerini ilan ettiler ve bir anayasa taslağı sundular. Adına da, hatırlayacaksınız “Türk tipi Başkanlık” dediler. 

İşin “bize özgü” kısmının ne olduğunu merak edenler, bu hafta Saray’da sergilenen müsamereye bakabilirler. Fakat diğer taraftan pek de bize bir özgü durum yok. AKP taslağında “Türk tipi Başkanlık” olarak açıklanan özelliklerin pek çoğu, tipik bir Latin Amerika otoriter şeflik rejiminin tüm özelliklerini barındırıyor. 

Bu “Türk Tipi Başkanlık” ya da gerçek ifadesiyle despotik Sultanlık rejiminde yarın, yani 19 Ocak’ta yeni bir aşamaya geçiyoruz. Yarın Tayyip Erdoğan’ın Saray’da Bakanlar Kurulu’na ilk kez başkanlık etmesine tanıklık edeceğiz. Bunun Saray merkezli yeni sistemin yoklaması, ön hazırlıkları olduğu açık. 

Zira Erdoğan Saray’a yerleştiğinden bu yana hemen tüm yolları deneyerek ve 12 Eylül darbe anayasasının Cumhurbaşkanı’na verdiği tüm istisnai yetkileri kurala çevirerek devleti ve devlet organları arasındaki ilişkileri, yukarıdan, Saray etrafında yeniden yapılandırıyor. 

Yürütmenin merkezi yarın perde arkasından perde önüne, Başbakanlık’tan Saray’a kayıyor. 

Yürütmenin parlamenter (yasama organı içinden) temellendirilmesi sisteminin üzerinde ise gölge kabinenin kılıcı sallanıyor. Çünkü bu resmi, Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde bir gizli kararnameyle Saray’ın iç kabinesini oluşturmak adına kurduğu yeni daire başkanlıkları tamamlıyor. Her biri ayrı bir bakanlığın ilgi alanına giren konularda bir iç kabine görüntüsü veren bu başkanlıkların Saray merkezli yeni rejimin Bakanlık sisteminin ön hazırlığı olduğunu tahmin etmek güç değil. Tablo şu: Haziran 2015 seçimlerinden sonra Anayasa’yı değiştirerek Saray merkezli despotizmi kaçaklıktan anayasallığa terfi ettirmeyi başaramazsa, yaratılan bu yeni mekanizma üzerinden kontrolü tamamen ele alacak ve fiilen böyle yönetecek. En azından istediği bu.

Dolayısıyla izlediğimiz bir fragman. 

Bu tabloyu tamamlayacak en önemli veri; az önce sözünü ettiğim AKP’nin Anayasa taslağı. Bu taslakla ilgili konuşmalıyız. 

Cumhuriyetin krizi
Ama önce bir uyarı: Saray merkezli yapılanmada temel mesele sadece yürütmenin gücünü arttırması, denetimsiz bir kuvvet olarak daha da otoriterleşmesi değil. Yürütmenin diğer kuvvetler karşısında güçlenmesi yeni bir olgu değil; kaldı ki bu hem ulusal hem de uluslararası düzeyde güçlenen bir eğilim. Dünyada temsili demokrasiye karşı artan “gerçek demokrasi” isyanları, temsil krizlerine karşı öfkenin açığa çıkışı da bundan bağımsız değil.

Dolayısıyla Saray merkezli rejim sadece “tek adamlık”, “otoriterleşme” gibi eleştiriler içine hapsedilemez. Saray etrafında inşa olunan yeni devlet düzeni ve onun etrafında örülen dincilik, Davutoğlu’nun “100 yıllık parantez”; hafta içi AKP’li bir başka vekilin “90 yıllık fragman” dediği Cumhuriyet sürecinin de sonuna işaret ediyor. Cumhuriyetin son kazanımları, dinci-despotik sultanlığın elinde can çekişiyor. Tam da bu nedenlerle Saray başka bir inşanın sembolü olarak merkezi önem kazanıyor. Despotik, gerici ve yağmacı bir rejim, Saray etrafında, Sultan’ın kutsallaştırılan kişiliği temel alınarak, Erdoğan üzerinden bir imparatorluk kültü yaratılarak restore ediliyor. Hamidiye (Abdülhamit) Rejimi de diyebiliriz.

Hatırlayalım, AKP il ve ilçe başkanlarıyla Kızılcahamam’da gerçekleştirdiği bir toplantıda Erdoğan, Başkanlık sistemini “ecdadımıza baktığımızda, Osmanlı bunu yaşamış” sözleriyle açıklamıştı. Saray merkezli yeni sistemin tarifi bundan iyi yapılamazdı. 

Başkanlık sistemi değil, Despotik Sultanlık dememizin ilk nedeni budur. Sultanlık, çünkü cumhuriyeti tasfiye ediyor. Tarihsel olarak cumhuriyetin içine düştüğü krizi, imparatorluklar çağının kapandığı bir evrede yeniden imparatorluk referanslarına yaslanarak derinleştiren bir diktatörlüğü kurumsallaştırıyor. Sezar’dan Bonapart’a, Hitler’den Mussolini’ye uzanan bütün tarihsel pratik; cumhuriyet krizlerinden doğan despotik rejimlerin böylesi imparatorluk heveslerine işaret ediyor. Buna uygun dinsel ve emperyal ritüeller de tamamlayıcı faktör olarak devreye sokuluyor, sokulacak. Sadece Çamlıca’ya kendisi adına yaptırdığı “sultanlar” anlamına gelen “Selatin Camii”si’ni buraya not edelim ve geçelim.

Başkanlık değil Despotik Sultanlık
Gelelim “başkanlık değil, sultanlık inşası” dememizin ikinci nedenine. Başta da belirttim. AKP’nin önerdiği Anayasa taslağı kuvvetler ayrılığını sertleştiren ABD örneğinin tam tersine; kuvvetleri tek elde ve tek kişide, denetimsizce toplamayı amaçlıyor. Bu açıdan yasama ve yargı karşısında zayıf bir yürütme yerine; yasama ve yargı denetiminin dışına çıkmış, tekelleşmiş bir yürütme düzenini anayasal güvence altına almak, yargının ve yasamanın kalan son dişlerini de sökmek istiyor. Öyleyse planı “başkanlık sistemi” diyerek tartışmak, siyaha beyaz demekten farklı değil. 

Bunu AKP’nin Haziran 2015 seçimlerinde Anayasa yapacak çoğunluğa ulaşması durumunda önümüze getireceği taslak üzerinden temellendirelim. 

Bir; taslağa göre yürütmenin başı olarak Saray, Meclis dışından istediği kişileri bakan olarak atayacak, bu kişiler hakkında Meclis denetimi yapılamayacak. Bugüne kadar yasama organı içinden çıkan Bakanlar Kurulu ve genel olarak yürütme aygıtı, yasama organının dışına çıkarılıyor ve tamamen denetimsiz bırakılıyor. Sonuçlarını yaşıyoruz, daha kötüsünü tahmin edebiliriz. Daha pervasız, daha yağmacı, daha baskıcı olacaklar; daha çok işçiyi ölüme yollayacaklar. Durdurmalıyız.

İki; taslağa göre Başkan istediği zaman Meclis’i feshedip ülkeyi seçime götürebiliyor. 

Üç; taslağa göre Başkan Meclis denetimi ve onayı aranmaksızın olağanüstü hal, sıkıyönetim kararnamesi yayınlayabiliyor. Nitekim bir yandan MİT’in iç politika üzerinde kazandığı ayrıcalıklı konum; diğer yandan Valiler’e savcı, polise “makul şüphe” yetkilerini devreden despotik İç Güvenlik Paketi de bu temelde tamamlayıcı yasal düzenlemeler olarak hazırlanıyor.

Neoliberal Sultanlık
Dört, yine taslağa göre Yargıtay ve Danıştay kaldırılarak yerine Temyiz Mahkemeleri kuruluyor. Bu önerinin özellikle yağma düzeninin önünde engel olarak duran ve Erdoğan’ın sıkça saldırılarına maruz kalan idari yargı kararlarını hedef aldığı ve idareyi tamamen yargısal denetimin dışına çıkarmayı amaçladığı açıkça görülüyor. Erdoğan’ın şehir hastaneleri konusunda Danıştay’ın kararlarını hedefe oturtarak “kuvvetler ayrılığı önümüzde engel” dediği; geçtiğimiz günlerde Din Şurası’nda Danıştay’ın Galataport kararını “vatana ihanet” olarak niteleyip İdari Yargı’yı kriminalleştirdiği ortada. Zaman zaman yazdık; AKP ekonomik olarak toprağın, kentin ve doğal kaynakların daha da yağmalanması, emeğin daha fazla sömürülmesi, bu yağmanın daha denetimsiz ve daha hızlı olması, yeni Somaların yaşanması dışında bir seçeneğe sahip değil. Enerji yağması ve Soma’da, Ermenek’te yaşananlar bu olgunun dışavurumu. Dolayısıyla bu yağma politikalarının önünde durabilecek her türlü yargısal fren imkânını tasfiye edecek, yargıyı da bu açıdan Saray’a tam bağımlı hale getirecek bir planlamanın ürünü ile karşı karşıyayız. Zaten yok denecek bir “kuvvetler ayrılığı” sistemi karşısında despotik bir Saray rejimi arzusu bu sınıfsal karakterden ve talan ekonomisinin ihtiyaçlarından asla bağımsız okunamaz. Geçtiğimiz günlerde Soma-Yırca Köyü’ndeki termik santral inşaatıyla ilgili olarak Danıştay’ın aldığı bağlayıcı karara karşı AKP’li Manisa milletvekilinin “o santral yapılacak” sözüyle ifade ettiği özgüven de, kesinleşmiş yargı kararına rağmen Taksim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılmasının İBB 2015-2019 planlarına yeniden konulması da bu planların dışavurumu. 

Beş, taslağın en önemli maddesi Saray’a Meclis’in yasa yapma yetkisini devreder nitelikte başkanlık kararnameleri çıkarma hakkının verilmesi. Burhan Kuzu’nun “zavallı Obama, Kongre önünde ağlıyor; Türk tipi Başkanlık’ta Başkan kararları hızlı alabilecek, gerektiğinde kararname çıkarabilecek” anlamına gelen sözleri burada anlam kazanıyor. Yasama organı olan Meclis’in yasa yapma yetkisini AKP Meclis’te çoğunluktayken neden gasp etmek istesin peki? Bir, kendisiyle çelişen bir parlamento yelpazesi oluşması ya da denetim dışına çıkarılması istenen bir idari işlem arzulanması halinde bu başkanlık kararnameleri istisna olmaktan çıkacak ve kurala dönüşecek. İki, “acele kamulaştırma” örneklerinde gördüğümüz gibi, yağmanın hızlandırılması, kararların meclis görüşmelerine takılmadan hızlıca alınması için. Bu kez Saray hiçbir denetime tabi olmadan keyfice “acele yasa” çıkaracak, kararnamelerle yönetmeye başlayacak; “torba yasa”dan daha acelesi, şaka değil.

Nereden mi biliyoruz? Latin Amerika’daki örneklerden. En çok da Arjantin ve Brezilya’da, 20. yüzyılın son çeyreğine hâkim olan despotik, yolsuz başkanlıklar döneminde, başta neoliberal saldırıyı, özelleştirme yağmasını pekiştirmek için bu kararnamelerin kullanıldığına ve başkanların yasama organıyla yargı organlarının tüm yetkilerini gasp ettiğine dair yüzlerce kaynak mevcut. Neoliberal Sultanlık dememizin nedeni de budur.

Tablo açık. İlkel/yağmacı ekonominin saray merkezli, fetihçi/yağmacı sembollerle daha çok beslenecek, dincilikle yumuşatılacak, tarihsel askeri şiddet aygıtlarını arkasına alarak bugünü tanzim edecek zorba bir siyasal rejim.

Peki bu durumda ne yapmalı? Düzen içi fren-denge ve katılım/temsil mekanizmalarının tasfiye sürecinin tamamlanmak üzere olması bize nasıl bir muhalefet hattında konumlanmayı öğütlüyor? Haziran seçimi,  Haziran seçeneği; sandık-sokak tartışması. Haftaya.

*Yazarımız Deniz Yıldırım'ın bu yazısı Birgün Pazar ekinde yer almıştır.

Yorumlar