Haziran seçimi, Haziran seçeneği

AKP döneminde politikleşme her alana ve özellikle de seçim dışı zamana yayıldı. AKP siyasal müdahale ve denetleme sahasını doymak bilmez biçimde genişlettikçe, daha önce siyasetle ilişkilenmemiş alanların ve kesimlerin de politikleştiği bir dönem bu.

Diğer taraftan ülke birkaç hafta içinde seçim gündeminin içine girecek. Türkiye’de siyasal meselelerin gündelik hayat içinde daha da belirginleştiği, tartışıldığı, konuşulduğu dönemler seçim dönemleridir. Partiler, hareketler seçimin gündeme getirdiği politik tartışma zemini içinde kendi tezlerini daha fazla seslendirir, görünür kılmaya çalışır, güç biriktirir. Kuşkusuz bu saptama, eşit demokratik imkânlar varsa daha da geçerlidir. Bu anlamda birkaç ay seçim gündemine denk gelecek bu politikleşme patlamasında pasif bir görüntü vermemek, seçeneksiz, ortalamacı, soyut ve hazırlıksız sözler etmemek şart.

Görüyoruz: 12 yıllık AKP iktidarında diktatörlüğün kurumsallaşması, suçun ve suçluların koruma altına alınması aşamasına gelindi. Geçen hafta, inşa edilmekte olan yeni Saray Rejimi’ne dair yazıda AKP’nin siyasal hedeflerini ele almıştık. Saray merkezli despotik sultanlık rejiminin kurumsallaşması ya da Saray Darbesi olarak nitelenebilecek süreçte AKP için son büyük dönüm noktası ise Haziran 2015 seçimleri.

Haziran seçimi
İki nedenle: birincisi, 2015’ten 2019’a kadar başka bir seçim yok; 4 yıl boyunca despotik-dinci inşa sürecinin tamamlanması yolunda gerekli adımları engelsizce atmayı planlıyorlar. İkincisi, sözünü ettiğimiz saray merkezli sultanlık sistemini anayasal güvence altına almak; devleti ve devlet-toplum ilişkilerini bu yeni sistem çerçevesinde zorla tanzim etmek istiyorlar. Bu ise AKP’nin yeni bir anayasa yapacak çoğunluğa kavuşmasını gerektiriyor.

AKP hem 7 Haziran’a hazırlanıyor hem de 8 Haziran’a. 7 Haziran sonrasında her koşulda daha da saldırganlaşacak. Her türlü itiraz ve muhalefeti bastırmaya dönük yeni iç güvenlik paketi de buna hazırlandığının kanıtı. Dolayısıyla AKP için bu en kritik seçim.
Peki sadece AKP açısından mı? Tablo açık: Halk diktayı durdurmak istiyor ve Gezi’den bu yana gözlemlediğimiz olgu; AKP karşıtı geniş halk kesimlerinde sandık ile sokak arasında ya da parlamenter muhalefet ile parlamento dışı muhalefet arasında zıtlık görüldüğünü gösteren bir kanıt yok. Aksine, Gezi sonrası gerçekleşen ilk seçimde katılım oranının %90’ları bulması AKP karşıtı kitleler nezdinde sandığın AKP’nin geriletilmesi yolunda önemli bir imkan olarak görüldüğünü, değerlendirildiğini gösteriyor. Bunun bu seçimde böyle olmayacağına dair bir işaret de yok. Ve hatta, seçim sürecinde muhalefet hattının AKP’nin diktacı yeni anayasa yapmasını engellemek üzerine kurulacağı, siyasal saflaşmanın buradan derinleşeceği dikkate alınırsa seçmenlerin sandık seferberliğinde ciddi bir artışı da öngörebiliriz.

Böyle bir tablo karşısında Haziranca muhalefet hattı bu seçimleri nasıl ele almalı?

Haziran seçeneği
Her şeyden önce Haziranca muhalefet, dinci diktayı durdurma ve yeni bir kurucu iradeyi açığa çıkarma özlemlerini birleştirmek zorunda. Bu açıdan geniş halk kitlelerinin bu seçimlerde dinci diktayı durdurma adına taşıyacağı umudu “çare sokak”, “seçimle olmaz” ya da “boykot” gibi tavırlarla karşılamak başlı başına hata. Bu sözlerin doğruluğunu, yanlışlığını tartışmıyorum; yaptığım, stratejik hesap düzleminde bir saptama ve uyarı. Hatanın kriteri bellidir. 7 Haziran seçimdir; 8 Haziran ise bir direnme seçeneğidir. Temel kriter, Türkiye’nin 7 Haziran akşamı uyanma ihtimali yüksek olduğu siyasal tablo karşısında, 8 Haziran sabahı muhalefetsiz, dirençsiz ve seçeneksiz kalmasını önlemektir. Seçim sürecinde Haziranca muhalefetin siyasal tavrını, dinci dikta karşısında konumlanan geniş halk kitlelerini 8 Haziran sabahına güven, samimiyet ve dayanışma hissiyle uyandırmak, çaresizlik hissini dağıtmak, yan yana gelişleri çoğaltmak kriteri belirlemelidir.  Öyleyse 8 Haziran’ın en kötü tablosu AKP’nin kazanması değil, AKP’nin kazanmasına muhalefet güçlerinin yol açtığı düşüncesinin yaygınlaşması olacaktır.

2019’a kadar önüne yeniden sandık konulmayacak geniş halk kitlelerinin AKP’nin anayasa yapacak çoğunluğa erişmesiyle diktatoryal baskıyı, dincileşmeyi, emeğe ve yurttaşlık kimliğine saldırıları arttıracağını bildiği ortada. Haziranca muhalefet, bu gerici faşizm sürecinde yan yana durma, dayanışmayı yükseltme, 4 yıl boyunca artacak saldırılar karşısında birlikte mücadele etme ve kazanma ihtiyacının üzerinde yükselecektir. İhtiyaç da budur, mecburiyet de. Türkiye halkları seçeneksiz ve dikta karşısında dirençsiz bırakılamaz, bırakmayacağız. O halde 7 Haziran kriterimiz, bu direncin örgütlenmesine ne oranda katkı sunduğumuz, 8 Haziran’a ne kadar güç aktardığımız ile belirlenmelidir.

Geniş Haziran kitleleri “sokağı fetişleştirmemekte”, AKP diktatörlüğünü durduracak her aracı sahiplenme eğilimi göstermekte. Bu açıdan Gezi’deki milyonların tavrının “sandıksa sandık, sokaksa sokak” olarak özetlenmesi daha mümkün. Böyle bir tabloda; bir yandan politika alanını, devlet aygıtlarını; diğer yandan toplumsal yaşamı, sivil toplumu tanzim etmeyi ve denetlemeyi amaçlayan AKP’nin ahtapot tipi iktidarı karşısında, aynı anda hem toplumsal alanda hem de siyasal sahada mücadeleleri birleştiren, harmanlayan ahtapot gibi bir muhalefet hattının gerekli olduğu görülmelidir.

Parlamento tartışmasına nasıl bir müdahale?
Ara not: AKP’yi parlamentoda durdurabileceğine inanan her analiz, kuşkusuz ki parlamentarizm hatasındadır. Buna karşın, toplumsal muhalefetle bütünleşecek, toplumsal muhalefetin, sokağın örgütlü mücadele ve kazanımlarını siyasal alana yansıtacak, duyuracak, görünürleştirecek bir parlamenter varlığın eşzamanlı inşası parlamentarizm olarak görülemez. Zira toplumsal muhalefetin ilerici unsurları açısından parlamento başat, toplumsal muhalefet ikincil değildir. Fakat tersi doğrudur.

Özellikle solda parlamento tartışmasının bu açıdan iki hatalı saptama ile yürütüldüğünü belirtmeliyiz. Bunlardan ilki; Türkiye’de parlamenter muhalefetin zayıflığının ya da zayıflamasının sadece AKP’nin yürütmeyi tekelleştiren, yasamayı etkisizleştiren, 12 Eylül anayasasından devraldığı yetkileri sonuna kadar kullanan tepeden inmeci karakterine bağlanmasıdır. Oysa parlamenter muhalefetin zayıflığı sadece yukarıdan AKP diktasına bağlı değil. Aynı zamanda aşağıdan toplumsal ve örgütlü muhalefetin zayıflığı da bunda etkilidir. 4+4+4 sistemine geçildiği dönemde sendikalar, kitle örgütleri, veliler, öğrenciler hayatı durdurdu da bunun önüne parlamenter muhalefet mi geçti? Bu soruları parlamenter muhalefetin savunusu için sarf etmediğim bilinir; mesele parlamenter muhalefet eleştirimizin toplumsal muhalefet güçlüymüş de parlamento onu yumuşatıyormuş ya da onun önüne geçiyormuş gibi yapılmaması gerektiğinin altını çizmek ve parlamenter muhalefet seçeneği tamamen etkisizleşince parlamento dışı muhalefetin güçleneceğine dair indirgemeci bakışlardan kaçınmamızı sağlamaktır. AKP’nin bugünkü diktacı gücü parlamenter muhalefetin zayıflığı kadar, toplumsal muhalefetin zayıflığının da ürünüdür. Teşhisi doğru koyalım.

İkinci yanılgı ise parlamentonun yükselişe geçtiği dönemlerin doğru kavranamaması ile ilişkilidir. Bizde parlamentonun/yasama organının yürütme karşısında güç kazandığı dönemler iyi tahlil edilmelidir. Gerek Abdülhamit despotizmi karşısında 1908 Devrimi, gerekse padişahın yürütme organında hak iddia etmesini önlemek için Meclis hükümeti sistemini benimseyerek yasama organını güçlendiren 1920 Devrimi, Türkiye’nin padişahlığa karşı demokratik devrim sürecinin iki temel ilerlemesidir. Bu açıdan parlamentonun güç kazandığı dönemler despotik padişahlığa karşı demokratik devrimlerin; parlamentonun ortadan kaldırıldığı ya da etkisizleştirildiği dönemler ise karşı devrimler sürecinin uzantısıdır. Bu nedenle tarihsel bakış ile parlamentoyu dikta karşıtı mücadelenin karşısında konumlandırmak yerine, halkçı-demokratik güçlerin yeni kurucu iradesini görünürleştireceği bir alan olarak görmek ve mücadele araçları içine katmak da taktik olarak mümkündür. Bunun yolları, olanakları ise ayrıca tartışılır ve tartışılmalıdır. Mesele sokağı, hayatı, direnişi örgütlemek ve siyasal alanda sözünün boşlukta kalmasını engellemek, görünürleştirmektir.

Birleşik bir mücadele, halkı birleştirirken mücadele araçlarını da birleştirmeyi başarabilmelidir.

Öyleyse Haziranca muhalefet hayatın, sokağın, işyerinin, mahallenin içinde baskıya, yağmaya, dinciliğe karşı yan yana gelişleri örgütlemekle, kazanımları ve dayanışmayı genişletmekle ve buradan biriktirilen enerjiyi bir yeni kurucu irade seçeneği olarak siyasal alanda görünürleştirmekle de ilgilenmelidir. Ahtapot tipi muhalefetle kastım budur. Düzeniçi muhalefetin etkisizleşmesine bakarak değil, kendimize bakarak araçlarımızı belirlemeliyiz. AKP diktası er ya da geç püskürtülecektir, sürdürülebilir olmadığını göreceğiz. Yerine ne koyacağımıza dair politik tartışmaya müdahil olmak ise acil gündemlerden birisi. Gezi’nin aşağıdan ilkeleri doğrultusunda laik, halkçı bir cumhuriyeti örgütleme mücadelesi her alana yayılmalı; Haziranca muhalefet, seçim dönemini kendi ilke ve asgari programının görünürleştirilmesi yolunda bir imkân olarak değerlendirmelidir.

Seçim tartışmasını, ittifaklar ve mücadele araçlarını birleştirme gündemini bir de bu gözle değerlendirmekte, Haziran’ı her alanda, asla ezdirmeden, fakat ısrarla büyütecek araçlarla geniş bir siyasal-toplumsal muhalefet odağı olarak görünürleştirmekte ve asla sözünü boşa düşürmemekte yarar var. Hedef hem 7 Haziran akşamı Türkiye’yi dikta karşısında seçeneksiz bırakmamak, hem de 8 Haziran sabahı Haziranca muhalefetin AKP karşıtlığını aşan bir kurma iradesi tartışmasına müdahil olmasını sağlayacak birikimi oluşturmak olmalıdır.

Yorumlar