SYRIZA ve Tahrir: İki 25 Ocak, iki seçenek

Şimdi içinde bizim de yer aldığımız Akdeniz Havzası’nda önümüzde iki seçenek, iki 25 Ocak var. Geçen pazar görünürleşen tam olarak bu çatallanmadır.

 

25 Ocak pazar günü Yunanistan’da seçimleri SYRIZA kazandı. Aynı gün Mısır halkının Mübarek diktatörlüğüne karşı ayağa kalktığı ve milyonların Tahrir’e aktığı bir tarihsel sürecin başlangıcının da yıldönümüydü. Mısır’da 25 Ocak 2011’de başlayan dikta karşıtı isyanın inişli-çıkışlı ilerlemesi sürecinde örgütlü bir yönetme seçeneği çıkaramayan öfkeli geniş halk kitlelerinin enerjisi önce, örgütlü bir güç olan Müslüman Kardeşler tarafından çalınmak istendi; ardından Temmuz 2013’te bu kez Mursi despotizmine karşı Tahrir’e akan milyonların enerjisi Mısır ordusu tarafından esir alındı, sokak büyük ölçüde dağıtıldı. Geçen hafta, 25 Ocak’ta başlayan ayaklanmada yaşamını yitirenleri anmak için Tahrir’e girmek isteyenlerin üzerine ordu güçlerince ateş açıldı ve 25 Ocak pazar günü Yunanistan’da SYRIZA seçimlerden galip ayrılırken Mısır’da aynı gün 20’den fazla insan yaşamını yitirdi.

İlgisiz mi? Hayır, değil. Burada SYRIZA’nın zaferine başka bir açıdan bakmayı; SYRIZA seçeneğini başka bir düzlemden değerlendirmeyi öneriyoruz. Karşımızda iki ülke, iki 25 Ocak, iki seçenek var; bizi politik olarak en çok ilgilendiren, SYRIZA ve Tahrir üzerinden bu seçenekleri görünürleştirmektir. Yoksa Yunanistan’a özgü koşullar içinden indirgemeci sonuçlar çıkarmak değil.

Neden ve nasıl? Birkaç yıl geriye gidelim, bir tarihsel krize ve bir coğrafi isyan yoğunlaşmasına bakalım.

AKDENİZ HAVZASI'NDA İSYANLAR

2000’li yılların sonu. Batı merkezlerini vuran 2008 finansal krizinin sert dalgaları Akdeniz kıyılarına ulaştı. Neoliberalizm krizdeydi; yönetenler açısından krizi fırsata çevirmek, faturayı halka kesmek en tanıdık seçenekti.  Neoliberalizmin krizinin en yıkıcı etkileriyle karşı karşıya kalan ülkelerde ekmek, iş, sosyal adalet ve hürriyet için isyan dinamikleri mayalandı. Özellikle Yunanistan’da Aralık 2008’de 15 yaşındaki Alexis’in polis kurşunuyla can vermesinin ardından başlayan sokak eylemliliği, krizin Yunanistan kıyılarına ulaştığı ve hakim sınıflar tarafından Yunanistan’ı tarumar etmek için bir fırsata dönüştürüldüğü 2010-2011 aralığında daha da radikalleşti. Kriz karşısında keskinleşen sosyal isyan dinamikleri 2011’de Akdeniz Havzası’nda yer alan farklı merkezlerde daha da belirginleşti. Bu süreçte İspanya’da 15 Mayıs 2011’de başlayan Öfkeliler Hareketi; 25 Ocak 2011’de başlayan Mısır’daki dikta karşıtı protestolar, Tunus’ta 2011 başında diktatör Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanan isyan zinciri, 2013 Haziran’ında Türkiye’ye de ulaştı. 

Neoliberal krizin, yağmanın en sert etkilerinin/saldırılarının biriktiği ve buna karşı sosyal, siyasal isyan dinamiklerinin sokak radikalizmi ve kitleselliğiyle görünür hale geldiği bir coğrafyadan söz ediyoruz: Akdeniz Havzası’ndan. 

Bu havza bugün altındaki derin sosyal-siyasal fay hatları nedeniyle hem ezilenler için olağanüstü/devrimci çözümlere, kırılma olasılıklarına kapıyı açan; hem de egemenler açısından olağan yönetme biçimlerini rafa kaldırmayı neredeyse zorunlu kılan bir sürecin içinden geçiyor. Ve isyanlar karşısında krizin faturasını halka kesen teknokrat görünümlü, atanmış hükümet biçimlerinden iç savaş, darbe, dinci diktatörlük gibi olağanüstü yönetme (aslında yönetememe) seçeneklerine kadar genişleyen bir yukarıdan basınç ile yüz yüzeyiz. İsyanların ardından baskının daha da artması, halkçı bir siyasal seçeneğin örgütlenememesi ve saydığımız olağanüstü baskıcı seçeneklerin daha da yerleşmesi, sokak radikalizmiyle yeni tanışmış geniş halk kitlelerinin zihninde “isyan ettik de ne oldu?” hissini pekiştirdi; bu durum, isyan sularının göreli geri çekilmesini de tetikledi. Bunu Türkiye’den de biliyor ve gözlemliyoruz. İşte SYRIZA’nın zaferi; Akdeniz Havzası’ndaki inişli-çıkışlı bu isyan dinamikleri içinden ilk kez halkçı bir yönetme seçeneğinin örgütlenmesi umudu anlamına geliyor. 2011’den bu yana iç savaş, darbe, dinci diktatörlükler, cihatçı terör, teknokrat/atanmış hükümetler gibi seçeneklerle baş başa olan Akdeniz Havzası isyanları, ilk kez Yunanistan’da bu seçeneklerin dışında bir siyasal ihtimalle taçlanıyor, yenilik ve umut burada. Hem egemenlerin olağanüstü yönetme biçimlerine karşı bir bariyer; hem de havzadaki “isyan ettik de ne oldu?” karamsarlığını dağıtabilecek bir işaret fişeği. Olgunun bizim kıyılarda böyle sevinçle karşılanmasını, Türkiye’de uçları hala açıkta duran isyan enerjisinden böyle bir seçenek örgütlenmesinin mümkün ve hatta zorunlu olduğunu düşünenlerin sayıca hiç de az olmamasıyla ilişkilendirebiliriz.

Bugün Yunanistan’ı, Mısır’ı, İspanya’yı ya da Türkiye’yi değerlendirirken işte bu bütünlük içinde okumakta ve karşılaştırma yapmakta yarar var. 

İSYANLARIN NEDENLERİ     

Kuşkusuz Akdeniz Havzası’nda yükselen, sönümlenen veya çalınan isyan dinamiklerinin farklı besleyici dinamikleri var. Buna karşın mücadelelerin iki temel eksende ortaklaştıkları söylenebilir: Birincisi; neoliberalizmin krizine karşı iş, ekmek ve sosyal adalet taleplerini görünürleştiren sosyal karakter. İkincisi, bu ülkelerin siyasal rejimlerinin krizle “mücadele” stratejilerine dönük tepkiden kaynağını alan, özgürlük özlemini yansıtan politik karakter. Bu ikinci karakter Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerdeki meydan işgal ve isyanlarında “gerçek demokrasi” talebi etrafında görünürleşti; Tunus ve Mısır gibi Havza’nın güneyinde yer alan ve dikta ile yönetilen ülkelerde ise “halk rejimi devirmek istiyor” talebi etrafında, diktatörlüğe/tek adama ve onun kurduğu yozlaşmış, yolsuz rejimlere karşıtlık temelinde gelişti.

Nitekim ekonomik kriz İspanya ve Yunanistan kıyılarına vurduğunda  isyanın politik dinamiğini ortaklaştıran ve pekiştiren şey; iktidardaki sosyal demokrat partilerin krizin faturasını halka, emekçilere kesmesi ve neoliberal kemer sıkma politikalarını kararlılıkla uygulamaya çalışmaları oldu. Bu durum; diktatörlükten “demokrasi”ye geçildiği 70’li yıllardan bu yana iktidarın merkez sağ ile merkez sol arasında el değiştirdiği bu iki ülkede, merkez sol ile sağ arasındaki tüm programatik ve sınıfsal ayrımların ortadan kalktığını; iktidara gelen her partinin aynı neoliberal programı, tartışmaksızın, otoriter bir dayatma ile sermaye adına uyguladığını açıkça görünürleştirdi. Bunun sonucunda kriz karşıtı mücadelelerde bir yandan halkın gerçek ekonomik ihtiyaçlarının siyasal tartışma konusu yapılmasına izin vermeyen bu sahte demokrasiye karşı “gerçek demokrasi” talebinin önünü açan bir otoriterleşme karşıtı çizgi belirdi. Yani krize karşı tepki/öfke/isyan, neoliberalizmin “başka alternatif yok” dayatmasına karşı neoliberalizm dışı alternatif arayan ve bunu “gerçek demokrasi” talebi etrafında inşa eden bir karakterle siyasallaştı. Meydan işgalleriyle, kamplarla, aşağıdan, özyönetimci bir yönetsel modeli bizzat yaşamın içinde örgütleyen yeni biçimler Akdeniz Havzası’na (Gezi’ye de) yayıldı; Occupy eylemlerine ilham verdi. Bütün bunlar, yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği bir dönemin başlangıcına işaretti. 

SYRIZA’NIN ESAS "YENİ"LİĞİ 

İşte SYRIZA’nın zaferi, tam da bu tablo içinde, öfkenin/isyanın sokağın enerjisini/ihtiyacını ve programını bir yönetme seçeneğine dönüştürmesi üzerinden okunmalı; sokak ile siyaset arasında; toplumsal muhalefet ile siyasal seçenek arasında bağı kurarak enerjinin daha sağ ve baskıcı seçeneklerce çalınmasının önüne geçebileceği umudu/ihtimali ile de değerlendirilmeli. SYRIZA’nın yolunun üstünde epey zorluk ve risk var; bu doğru. Fakat SYRIZA’nın Akdeniz Havzası’nda açığa çıkan sosyal-siyasal öfke dinamiklerini bir yönetme seçeneği, bir kurucu iktidar seçeneğine dönüştürme yolundaki ilk örnek olduğu da ortada. Dolayısıyla karşılaştırılması gereken sonuç; öfkenin, sokak dinamiklerinin, toplumsal-siyasal isyan eğilimlerinin bir yönetme seçeneğine dönüştürülemediği, örgütlü bir seçenekle iktidara el koyamadığı Mısır’da yaşananlardır. 

25 Ocak’ta Akdeniz Havzası’nın kuzeyinde Yunan halkı birkaç yılın biriken öfke dinamikleriyle, özyönetim, dayanışma örgütlenmeleri ve neoliberalizmi dışarıda bırakan yaşam pratikleriyle aşağıdan bir seçenek olma ihtimali yüksek SYRIZA’nın zaferini kutlarken; isyanın nedenlerinin hiçbirinin ortadan kalkmadığı Mısır’da halkın öfkesine ipotek koyan düzen güçlerinin askeri kuvvetleri halka ateş açmakta, katliam yapmaktaydı. 

Kıssadan hisse: Ya dinci-yağmacı diktaya karşı öfkemizi, isyanlarımızı, toplumsal karşı duruşlarımızı taçlandıracak bir siyasal seçeneği ülkenin temel ihtiyaçlarına dokunacak bir programla birlikte örgütleyeceğiz; ya da öfkemizi bastıracaklar, bizi teslim alacaklar. Ya sadece “sokak” vurgusuna ve “karşıtlık” hattına sıkışacağız, ya da öfkeleri birleştirerek karşıtlığı da aşan kurucu bir seçenek yaratacağız. Şimdi içinde bizim de yer aldığımız Akdeniz Havzası’nda önümüzde iki seçenek, iki 25 Ocak var. Geçen pazar görünürleşen tam olarak bu çatallanmadır.

Akdeniz Havzası’na bu eksenden bakmaya, SYRIZA ve Podemos’u; en çok da “biz”i buradan okumaya devam edeceğiz. 

Yorumlar