İktidar bloğunda Merkez Bankası çatlağı: Ne oluyor?

Erdoğan Merkez Bankası eleştirilerinde dozu arttırdı. 16 Ocak’tan bu yana yaptığı 6 konuşmada Merkez Bankası’nın faiz politikasını eleştirdi; son konuşmasında da işi “vatana ihanet” suçlamasına getirdi. Faiz inmeli mi, inmemeli mi; tartışmamız bu değil. Bu tartışma başka bir çatallanmanın sadece sahne önü. Merkez Bankası kavgası, sınıfsal ve siyasal açıdan çatlakların artık sıvanamaz hale gelmesinin ürünü.

Ama önce bir tarihsel hatırlatma.

Yıl 2001. Bir büyük kriz; fatura ağır ve her zamanki gibi halka çıkarılıyor. Egemen sınıf uzun süredir beklediği “yapısal reform”ları uygulatma niyetinde; yukarıdan basınç var. Sonuç; önce Kemal Derviş eliyle sermaye lehine, tekelleşme “reformları”. Üst kurulların oluşturulması, Merkez Bankası’nın “bağımsız” hale getirilmesi; en çok bastırılan “reformlar”, “kırmızı çizgiler” bunlar.  IMF-Dünya Bankası nezdinde sermaye, krizden “çıkış” reçetesini kesmiş: “ekonomik kararlarınızı siyasetten arındırın”. Böyle sunuldu; sorunun kaynağı “siyaset” gibi yansıtıldı;  o halde çözüm karar süreçleri içinde, yürütmede sermayenin doğrudan temsil gücünün arttırılması ve ekonominin tartışma dışı hale getirilmesiydi. “Reform” sözcüğü işin ambalajıydı; sermaye, halkı ekonomik kararların tamamen dışına çıkararak karar süreçlerine doğrudan, kurullar aracılığıyla el koyuyordu.

“Reformlar” yapıldı; köylü mülksüzleştirildi; özelleştirme saldırısı yoğunlaştı, emekçi yoksullaştı. Derviş ve temsil ettiği sınıf kesimleri artık rahattı; ayrılırken “otomatik pilot” vurgusu yapmış ve artık hiçbir hükümetin bu otomatik pilot uygulamasından vazgeçemeyeceğini ilan etmişti.

Nitekim hikaye böyle ilerledi. AKP bu özel konjonktürde iktidar oldu. Kabinede ekonomi politikalarının ayrıcalıklı sorumluluğu Ali Babacan’a devredildi. Kemal Derviş’in her fırsatta övgü dolu sözlerle andığı Babacan; kabine içinde uluslar arası sermayenin, finansal sermayenin, ağırlıklı olarak da TÜSİAD’da temsil edilen tekelci sermaye fraksiyonlarının temsilcisi olarak işlev gördü. Derviş “reformları”nın bir tür güvencesi; AKP’nin de bu reformlara bağlılığının teminatı, “sigorta” gibi değerlendirildi. Nitekim AKP de kendisini klasik Milli Görüş partilerinden ayıran bu niteliği özel olarak korudu ve iktidar yapısı içinde hakim fraksiyonun temsilini güvence altında tutarken, diğer yandan da bu kesimle doğrudan çelişme ve çatışma içine girmeden, kendisinin üzerinde yükseldiği İslami-muhafazakar-Anadolu burjuvazisinin iktidar bloğu içindeki temsil kabiliyetini genişletecek hamlelere girişti. Bu açıdan zaman zaman ortaya çıkan görüş ayrılıkları parti içi olmaktan ziyade, sermaye içi çelişkilerin dışavurumuydu. AKP tek parti iktidarı olmakla birlikte, kabinede iki sermaye partisinin koalisyonu gibi işliyordu. Bu stratejide her iki fraksiyonu birbirine bağlayan ana eksen ise halka, emekçilere karşı izlenen saldırgan tutum, özelleştirmeler, emeği baskılayan despotik siyasal yapılanma ve bunu tamamlayan tampon tedavi politikalarıydı. İki fraksiyon halka karşı birlikti; AKP bu birliğin siyasal-ideolojik harcı olarak işlev gördü.

2002-2015: Kabinede değişmeyen tek isim Babacan
Ve bu nedenle Ali Babacan 2002’den 2015’e kadar geçen 13 yıllık sürede, farklı konumlarda, bakanlıklarda da olsa, kabinede adı değişmeyen tek isim oldu. İkame edilemezdi; temsil gücü de, sembolik önemi de farklıydı.  Bu tabloda AKP uzun süre Derviş “reformları”na açıktan dokunmadı. Buna karşın “teğet geçti” dedikleri 2008 krizi sonrasında özellikle kamu ihalelerini düzenleyen mevzuatta, “torba yasa”larla değişiklikleri süreklileştirdi ve ilkel birikimci, yeni palazlanmakta olan sermaye kesimlerine imar-inşaat odaklı bir büyüme stratejisi temelinde destek çıktı; devletin yürütme gücünü ve kamu kaynaklarını bu eksende açıkça seferber etti. Zaman zaman çeşitli üst kurullara müdahalelerde bulundu; Kamu İhale Kurumu’nu pas geçti; ihaleleri, tekelci kesimin “yönetişim” diliyle söylersek, giderek “şeffaf” olmaktan çıkardı.

Diğer yandan kurullara “paralel” bir ekonomi yönetimi mimarisi hazırladı ve özellikle kanun hükmünde kararnamelerle doğrudan ilkel-yağmacı birikimcilerin temsil gücünü arttıracak yeni bakanlıklar kurdu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kuruluşu ve bu bakanlığa sağlanan olağanüstü imar, inşaat yetkileri; yine inşaat ve enerji yağması için devletin zor gücünün “acele kamulaştırma”larla devreye sokulması böyle hızlandı. Buna karşın bu yapılanlara tekelci kesimin en hassas noktası olan Merkez Bankası “bağımsızlığı”na dokunulmadığı sürece sertçe ses çıkarılmadı; iktidar bloğu hiç açıktan çatlamadı. Zaman zaman bu iki fraksiyon arasında başgösteren “fren mi gaz mı?” tartışması; sadece bu çatlaklara dair iç sinyallerdi. AKP, sermaye içi çatışmaları kabinede dengeleme görevini sürdürüyordu. Tekelci sermayenin kazançları yerindeydi; finansçılar iyi kazanıyordu; diğer fraksiyon Merkez Bankası’na dokunmuyordu; Babacan da kabinedeki ayrıcalıklı yerini koruyordu. İnşaat yağması, kredi mekanizmalarını, tüketimi körüklüyor, banka karları da artıyordu. Çelişkilerin büyük bir çatışmaya dönmesini engelleyen kriterler bunlardı.

Ne değişti?
Bu arada yağmacı birikim modeline karşı kamucu bir ayaklanma gelişti. Gezi’den başlayan ve AKP diktasına karşı bir halk isyanına dönüşen aşağıdan, halkçı karakterli Haziran’ı; AKP’nin “şeffaf”lıktan uzak ihalelerle kamu kaynaklarını doğrudan, palazlanmakta olan “yandaş” sermaye kesimlerine aktarmasının iktidar bloğu içinde sorun kaynağı haline geldiğini gösteren, tepeden, 17-25 Aralık “yolsuzluk” operasyonları izledi. Böylece iktidar bloğu içindeki mutabakatta çatlaklar daha da görünürleşti. Krizin etkileri artmış; AKP’nin Yeni Osmanlıcı dış politikasının çökmesi nedeniyle dış pazar olanakları daralmış ve içerideki pasta, kamu kaynakları üzerindeki rekabet de kızışmaya başlamıştı. Yolsuzluk operasyonları bu açıdan tekelci fraksiyonun, “denetimsiz yağmacı”lara uyarısı niteliğindeydi: “kaynaklar daralıyor; kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması sürecinde artık böyle tek taraflı davranamazsın”.  Mesaj buydu.

Tekelci fraksiyonun “yolsuzluk” operasyonu üzerinden yeniden devreye soktuğu Dervişçi reform dili, yani yönetişimcilik iç çatışmaların yükseldiğinin işaretiydi. Bu çatışmaların daha da ilerlememesi için teminat beklentileri sürüyordu. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra kurulacak yeni kabinede Ali Babacan’ın mutlaka yer almasını ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığına dokunulmamasını ısrarla talep ettiler ve bu yine gerçekleşti. Ancak mızrağın çuvala sığmadığı bir aşamaya da girildi. Büyüme oranlarındaki düşüş, işsizliğin yükselişi ve yeni istihdam yaratılamaması; inşaata dayalı birikim modelinin duvara toslamak üzere olması; konut arzının talebin üstüne çıkması, ihracatta gerileme, artan hayat pahalılığı; diğer yandan Soma’da, Ermenek’te, Mecidiyeköy’de görüldüğü gibi inşaata ve enerjiye dayalı yağma modelinin toplumsal “maliyet”lerinin görünürleşmesi AKP içinde doğrudan Erdoğan’ın temsil görevine soyunduğu yağmacı sermaye fraksiyonunun birikim olanaklarını zora soktu.

Buna verdikleri yanıtsa yağma saldırısını daha da arttırmak oldu; öyle ki bunu Soma’dan sonra Enerji Bakanı Yıldız ilan etti. Fakat yağmayı derinleştirmek yetmiyordu; işte bu noktada Erdoğan’ın Merkez Bankası’na dönük baskıları arttı; Merkez Bankası üzerinden Ali Babacan’a, Derviş-Babacan programına-hattına saldırılar yoğunlaştı, sermaye içi rekabet artık açık hale geldi. Faizlerin düşürülmesi; özellikle inşaata dayalı büyüme modelinden beslenen kesimlerin beklentisi. Bu sayede, inşaata dayalı yağma modelinin düşük faizli kredi mekanizmalarıyla yeniden ayağa kaldırılması; istihdamın ve talebin arttırılması, durgunluğa ve yıkıma doğru giden “ekonomi”nin yeniden canlandırılması arzulanıyor. Hükümetin son konut teşvikleri de, Ağaoğlu’nun “hükümet” adına konuşma yaparcasına “her şeyi devletten beklemeyin” teşvikleri açıklaması da bunun ürünü. Çatallanmanın böyle KESKin bir karakter kazanması bundan.

Erdoğan’ın tüm bunları yaparken aynı zamanda açık bir siyasal hedefi var. Erdoğan yaklaşmakta olan ekonomik çöküntünün siyasal faturasını, kendi denetiminde olmadığını ısrarla vurguladığı, “faiz lobisi” ile ilişkilendirdiği Merkez Bankası-Babacan politikalarına kesmeye; krizin faturasını finansçılara dışsallaştırmaya çalışıyor. Durgunluğun, artan hayat pahalılığının, işsizliğin nedeninin AKP politikalarında aranamayacağını; sorunun “faiz lobisi”, kendisine bağımlı olmayan Merkez Bankası politikaları olduğunu ima ediyor. Bu sayede seçime kadar ekonomi minderinde AKP’ye yönelecek eleştirileri göğüslemek; seçimde ekonomik tartışmayı yine AKP’nin açacağı “faiz lobisi” minderinde kurmak, buradan yönetmek ve bunu “ancak her kurumu doğrudan denetleyen, belirleyen bir Başkanlık anayasası ile çözeriz” propagandasıyla da diktatörlük projesine bağlamak istiyor.

Özetle tekelci fraksiyonun ilkel birikimcilere “yolsuzluk” operasyonu üzerinden başlattığı sermaye içi eleştiriye; ilkel birikimciler de şimdi Merkez Bankası tartışmasıyla yanıt veriyor. Bu nedenle Merkez Bankası tartışması sadece “faiz” tartışması değil; AKP’nin sermaye içi çatlakları dengeleyen koalisyon karakterinde de sona doğru gidildiğinin göstergesi. İktidar bloğundaki çatlaklar artık sıvanamıyor. Erdoğan “benden sonra tufan” diyor. Sadece izlemek değil; emekçi, halkçı bir mücadele programıyla müdahaleyi yükseltmekse zorunluluk. Aksi, restorasyona çıkıyor.

Yorumlar