Suruç’tan Sonra

7 Haziran’dan sonra Saray’ın yeniden inisiyatifi ele geçirmeye başladığını belirtmiştik geçen yazıda. Arada Suruç Katliamı yaşandı; 32 gencin katledilmesiyle başlayan yeni bir süreçle karşı karşıyayız.  Artık 7 Haziran sonrası dönemi  “Suruç’tan Önce” ve “Suruç’tan Sonra” şeklinde okumak yararlıdır. Bu yazıda “Suruç’tan Sonra” kısmına bakalım.

Suruç’ta IŞİD ilk kez Türkiye topraklarında kitlesel bir katliam gerçekleştirmiş oldu; aslında “sınırları anlamsızlaştıracağız” diyenlerin Yeni Osmanlıcı düşlerinin Türkiye ve bölge halklarına ödettiği acı faturaydı bu. Davutoğlu önderliğinde geliştirilen ve “Stratejik Derinlik” olarak makyajlanan Yeni Osmanlıcı – mezhepçi dış politika, Suriye’de Esad’ın devrilmesi hedefine kilitlenerek, Suriye’yi İslamcı temelde tanzim edip rüştünü ispatlamaya sabitlenerek Esad karşısındaki tüm unsurları açıktan ya da dolaylı olarak destekledi. Türkiye toprakları, komşu ülkeye ve halklarına karşı silahlarını doğrultan, barbarlıklarını sergileyen cihatçı çetelerin üssüne ya da geçiş noktasına bu süreçte dönüştürüldü. Katar ve Suud gericiliğinin desteğiyle ve ABD’nin gözetim ve bilgisi dahilinde yürüdü bütün bu işleyiş.

Sonuç ne oldu? Stratejik Derinlik sefaleti ya da Yeni Osmanlı fantezisi çöktü, Esad kaldı, Suriye Direnişi ve arkasındaki uluslar arası kuvvet bloğu kazandı; Kürtler bölgesel ve uluslar arası etki güçlerini Kobane direnişi ile birlikte daha da pekiştirdi; hem Suriye’de hem de Türkiye’de oyun kurucu nitelik kazandı ve bu arada bölgesel etki gücü iyiden iyiye artan İran’ın ABD ile gerçekleştirdiği son nükleer anlaşma da bir dönemin sonuna gelindiğini gösterdi; İran’ın bölgesel açıdan daha da güçleneceği bir süreç başladı.

Suruç Katliamı, uluslar arası alanda yalnızlaşan ve artık sıkıştığı görülen (değerli yalnızlık), bölgesel etki kapasitesi dibe vuran; üstüne de Suriye’de ne kadar kanlı-cihatçı çete varsa bunların arkasındaki güç olarak algılanan AKP tarafından bu denklemi biraz olsun tersine çevirme ve hatta uluslar arası denkleme yeniden girme fırsatı olarak okundu. Bu açıdan dönüm noktası koalisyondur.

AKP’nin Yeni Koalisyonu: Dışarıda ABD, İçeride MHP

Koalisyon denince aklınıza AKP ile CHP arasında yürüyen koalisyon görüşmeleri geldiyse bu işin bir boyutu. Kastımız, ABD’nin başını çektiği “IŞİD karşıtı” uluslar arası koalisyondur. AKP uzun süre bu koalisyona girmenin ve Türkiye topraklarını IŞİD’le mücadelenin merkez üssü haline getirmenin bedelini üstlenmek karşılığında, Esad’ın devrilmesi ana hedefini şart koşuyor ve özetle IŞİD karşıtı koalisyona girmiyordu. Suruç sonrasında yaşanan en önemli değişim, AKP’nin bu sıkışmayı aşmak düşüncesiyle ABD ile İncirlik Mutabakatı’nı gerçekleştirmesi, Erdoğan’ın talebi üzerine Obama’nın uzun süre sonra Erdoğan’ı arayarak Meclis’ten ve kamuoyundan gizlenen mutabakatı tamamlaması oldu. Meselenin İncirlik’in ABD savaş uçaklarına açılmasından daha kapsamlı, uzun erimli olduğuna, mutabakatın çok daha geniş ayrıcalıklar içerdiğine dair önemli işaretler var. Obama’nın mutabakattan sonra verdiği bir mülakatta “başta Türkiye ve Ürdün olmak üzere” açıklaması yapması da içinde 60 ülkenin yer aldığı “IŞİD Karşıtı” koalisyonda Türkiye’nin cephe ülke haline geldiğini gösteriyor. Anlamı nedir? Anlamı, Suruç sonrasında AKP’nin Esad’ın devrilmesi direncinin kırıldığı; terör-güvenlik ve uluslar arası ittifaklar bakımından kendisini yeniden ve açık şekilde ABD tezleri etrafında güncellediğidir. Aynı strateji içinde sürdürülemez hale gelen taktik ayrılıklar, ABD lehine giderilmiş görünüyor. Bunu AKP’yi iktidarda tutan uluslar arası ittifaklar siyaseti açısından Büyük Ortadoğu Projesi’nden sonraki ikinci yeni uyumlulaşma süreci olarak görebiliriz. Nitekim 5 Kasım 2007 Bush-Erdoğan mutabakatı da ilki kapsamındaydı, sonucu ise içeride bu kez “darbelerle mücadele” mazereti üzerinden AKP’nin önünün açılması oldu. Dolayısıyla biliyoruz ki AKP ile ABD arasında Ortadoğu siyasetine dair her yeni ortak mevzilenme mutabakatı, içeriye dönük baskıyı arttırma ve AKP’nin devletleşme sürecinde elini sağlamlaştırma fırsatına dönüşür. Bu ikili ilişkinin tarihinde alan el olmadan, veren el olmuyor. Bu nedenle sonuçları iç siyasete de yansıyacaktır.

Ülkeye Yansıması

Yansıyor da. Özellikle Suruç’un hemen ardından geniş bir barış ve demokrasi cephesinin inşa edilme şansı varken Ceylanpınar’da 2 polisin evlerinde uyurken katledilmesinin PKK tarafından üstlenilmesiyle birlikte, Saray güvenlikçi bir siyaset ve “terörle mücadele” gündemi üzerinden ülke içinde polisi, ülke dışı operasyonda da askeri kendi etrafında seferber edecek ve kuvvetleri yeniden etrafında tekelleştirecek bir zemin yakaladı. Tarihteki bütün örnekler gibi. Bir yandan kuvvetin yeniden Saray etrafında toplanmaya başlaması; diğer yandan da içeride başlayan kitlesel gözaltı dalgaları, artan savaş söylemi, beraberinde Saray’ın fiili başkanlık yönetiminin bir tür daimi olağanüstü hal gündemiyle birlikte mümkün olduğunu düşündüğünün artık şüphe bile uyandırmayan işaretleri.

Diğer taraftan, 7 Haziran’dan bu yana ülkeyi Meclis çoğunluğunu yitirmiş, 26 bakanından 12’si milletvekili olmayan AKP yönetiyor ve bunu siyasal ittifaklarını savaş etrafında kuracak hamlelerle gerçekleştiriyor. Ama özellikle Suruç ve Ceylanpınar sonrasında AKP,  “terörle mücadele” söylemi üzerinden başlayan ve Ergenekon’da olduğu gibi ucu tüm muhaliflere uzanabilecek bir torba dava ve operasyonlar siyasetiyle iç siyaset üzerinde basınç arttırıyor; fiilen Saray’ın Meclis’e ve sivil siyasete dönük müdahaleleriyle yürütme darbesi süreci “kamu düzeni ve güvenlik” söylemi üzerinden pekiştiriliyor.

Yürütme darbesinin bir boyutu bu. Fakat Suruç sonrasında AKP, sadece parlamentoyu değil, aynı zamanda parlamento içi muhalefeti de etkisizleştirmiş durumda. Bir yandan MHP ile savaş-terörle mücadele gündemi üzerinden fiili bir koalisyon kuran ve sahne arkasında her desteği alan AKP, diğer yandan da “koalisyon görüşmeleri zarar görmesin” apolitizmine düşmüş CHP’yi bu olağanüstü darbe işleyişinde esir alıyor, sessizleştiriyor, etkisizleştiriyor.  Bu noktada Meclis’teki diğer siyasal aktör HDP ise, AKP tarafından açıkça “barış”ın önündeki engel olarak sunuluyor.  Saray’ın en yakın ismi Akdoğan’ın açıklamalarında da bu görülüyor: Öcalan in, Demirtaş out.

 Taktik: “Terörle Mücadele”, Strateji: Diktatörlük

MHP’yi yanına yedekleyen, CHP’yi koalisyon müzakereleriyle eylemsizleştiren AKP, parlamento içi muhalefetin diğer unsuru ve silahsız-şiddetsiz çözümün muhatabı olabilecek HDP’yi de “terör”ün baş sorumlusu ilan ederek; ittifaklarını da, düşmanlarını da artık bu taktik temelde belirliyor. Asıl öfke ise Kürt siyasetinin Suriye’de Yeni Osmanlıcılığa yönelmemesine ve Türkiye’de başkanlığı engellemesine. Saray gelinen noktadan Kürt hareketini sorumlu görüyor. Bu yüzden Suruç’tan sonra AKP/Saray için taktik “terörle mücadele”, strateji ise diktatörlüğü kurumsallaştırmak. Katliamdan sonra “süreç bitti” aşamasına gelinmesini bu nedenle “artan terör” üzerinden açıklamak yetmiyor; “terörle mücadele” söylemi, AKP’nin hem uluslararası alanda kendisini yeniden ABD ittifakına yaklaştırarak yalnızlığını kısmen aşmasına, hem de içeride kaybettiği iktidarı elinde tutarak/daha da pekiştirerek bu süreci fiili OHAL başkanlığına bağlaması senaryosuna hizmet ediyor.

Öte yandan yükselen “kaos, çatışma, güvensizlik” söylemi, artan operasyonlar, gündelik yaşamı felç eden bomba uyarılarıyla metronun, sokakların, kamusal alanların boşaltılması: yurttaşlara dayatılan bu sürekli teyakkuz siyaseti, Suruç’tan sonra AKP politikalarına artacak tepkilere karşı sokağın hem kriminalleştirilmesi hem de kalabalıkları korkutarak kitlesel demokratik protestoların altını boşaltma hedefiyle de uyumlu. Pazar günü Barış Bloku’nun yürüyüşüne bu gerekçeyle izin verilmemesi tabloyu tamamlıyor. Parlamento içi muhalefeti Suruç sonrasında iyiden iyiye etkisizleştiren AKP, bir yandan da parlamento dışı, demokratik muhalefetin tüm katmanlarını da ya “terör”le özdeşleştirerek ya da “Suruç’taki gibi saldırı olabilir” türü “koruma” gerekçelerinin arkasına saklanarak sahadan uzaklaştırıyor. Cılız sesler olsa da yaşananların büyüklüğü karşısında duyulur gibi değil. Zaman yine bu suç örgütüne karşı demokrasi, barış ve yeni bir cumhuriyetin inşası temelinde dayanışmayı yükseltmeyi dayatıyor.

*2 Ağustos 2015, Yurt Gazetesi

Yorumlar