Soma gözlemlerim: "Umut ve umutsuzluk bir arada"

Yaklaşık 8 aydan beri Soma’da meydana gelen işçi katliamının sosyal, ekonomik, siyasal ve sendikal sebeplerinin anlaşılması ve ihmallerin ortaya çıkarılması için yaptığım araştırmalar, haberler, gözlem ve incelemeleri içeren kitabımın son hazırlıkları için iki gün boyunca Soma’daydım.

Onlarca işçiyle görüştüm, Soma’nın kömür kokan havasını kokladım. Yollarında kamyonların içinde yüzlerce tabut taşınmış bir kentten geriye kalanlar ne yazık ki hiç iç açıcı değil.

Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’nin işten çıkardığı 2831 işçiye tazminatlarını ödememiş olmaları, tek iş olanağı olan madende diğer firmalar tarafından iş alımı noktasında yeterli istihdamın yaratılamaması, yaşadıkları travmayı üzerinden atamayan işçilerin ekonomik buhranla tekrar yoksulluğun pençesine sistem tarafından nasıl da itildiklerinin resmini çiziyor, işçi sınıfının Soma’daki çaresizliği tüm çıplaklığıyla karşımda duruyordu.

Faciadan sonra tanıştığım üniversiteli bir genç beni yakalayıp; “Madende işe başladım abla” diyordu sevinçle.

İçimde o gencin sevincinin omzuma yüklediği ağır bir sızı konuşlanıyordu.

Kınıklı işçiler madenlere kendi ilçelerinden kimsenin işe alınmadığını anlatırken, bordrosunu gazeteye fax çekmesini istediğim işçinin, fax ulaşmadığında “İkincisini çekecek param yok abla” deyişini hatırlıyordum Güneş’i göremeden kazma sallayan emekçilerin yüzünde.

İsyan etmekten yorulan, dertlerini duyurmaktan umudu kesen işçilerin kentinde, ölü toprağı serpilmişliği hissettim her birinin yitik sesinde.

***

Sosyal Haklar Derneği’nin Soma’da temsilcilik açmasını bu yüzden bu kadar çok önemseyerek vardım o topraklara.

Derneğin binasının her bir taşını elleriyle döşeyen, emeği örgütlemek için umudu ilmik ilmik ören, emekle güzelleşen bir avuç insanın başardıklarını aidiyet duygusuyla sahiplendim.

Benimdi orası.

Tüm işçilerin.

Tüm emekçilerin.

Soma’da aynı ocakta, aynı ölüme yürütülen işçileri parasızlıkla ayrıştırmak isteyen sisteme karşı, görüşeceğim işçileri bir bir o derneğe çağırdım.

Kimseye de sormadım, “Gelsinler mi, burada oturabilir miyiz” diye.

O kadar benim, o kadar sizin yani orası.

Gelenler arasında orada bulunmaktan rahatsız olanlar vardı. Kulağıma birbirileri hakkında olumsuz düşünceler fısıldayanlar... Ama yan yana oturabildiler ve aynı sorunları rahatsız olarak da olsa anlatabildiler bana; aynı ve farklı sesleriyle.

DİSK'te örgütlenen işçi sayısı faciadan sona 1200'lere varmışken, yaklaşık 100'lere düşmüş durumda yeniden. Sebeplerini aylarca anlattık, aylarca daha anlatabiliriz.

İşte bu derneğin, Soma’da sistemin ayırdığı işçilerin bir arada olabilmek için yeniden ve tek şans olduğunu düşünüyorum artık.

Kaybedecek daha ne kaldı ki zaten?

***

Soma’daki ikinci günümde, faciadan sonra bölge ile yakın temaslarda bulunan ve ciddi bir akademik çalışmaya imza atan Boğaziçi Araştırma Grubu’ndan Prof. Dr. Fikret Adaman ile görüştüm.

Bulduğu her fırsatta Soma’ya gelen Adaman’la üniversite şapkasıyla hazırladıkları “Ge-li-yor-um diyen facia” adlı raporları ve değiştirilmesi planlanan zeytincilik yasasına ilişkin sohbet ettik.

Rapora ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, madenlerdeki ilkel çalışma koşullarını anlattı uzun uzun Adaman. Çok da önemli bir tespiti vardı; “Bu koşullarda bu facianın olmaması mümkün değildi zaten. Ancak 19. Yüzyılda böyle kömür çıkartılıyordu” dedi.

Facianın benzerlerinin başka ülkelerde olduğunu gösterebilmek için 1800’lerin İngiltere’sini örnek vermesinin nedeninin de bu olduğunu söylediğimde “fıtrat” tartışmasını hatırlattı. Bilim “fıtrat değil” diyordu işte.

Faciaya ilişkin onlarca rapor, yüzlerce açıklama yapıldı. Hepsini yakından takip ettim. İçlerinde en önemsediğim Jeoloji Mühendisleri Odası’nın raporu, Meclis Araştırma Komisyonu’nun raporuna yönelik hazırlanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin şerh raporu ile savcılığa olaylı bir şekilde aksettirilen Bilirkişi Raporuydu.

Şimdi Boğaziçi Araştırma Grubu’nun olaya çok yönlü bakan ve geniş çözüm önerileri barındıran raporunu listemde en başa ekleyebilirim.

***

Yırca’da zeytin ağaçlarının katledilmesinin ardından Kolin Şirketler Grubu’nun bölgede “ağaç dostu(!)” oldukları imajının yaratılması için oluşturulan algı yönetiminin ve Meclis’te Komisyon üzerinde iktidar milletvekilleriyle birlikte yürüttükleri lobi faaliyetlerinin neticesinde termik santral kurmalarının önündeki en büyük engel olan zeytincilik yasasının değiştirilmesi için yürütülen çalışmalarına karşı üniversite olarak da “ne yapabiliriz”in peşine düşmüş Boğaziçili akademisyenler.

Change.org’ta 200 bine yaklaşan imza kampanyasının ötesinde bölgede kooperatiflerin birleştiği bir üst platform hazırlığı fikri tartışılıyormuş şimdi. Gerçek Somalıların “zeytin hayattır” diyerek yola çıkacakları platformu yakından takip edip, Çağdaş Ses olarak elimizden gelen her türlü desteği vereceğimizi belirteyim.

Enerji Bakanlığının “enerji için kömür gerek” şeklinde basite indirgedikleri aciz enerji politikalarının alternatifi olarak, toprağı, zeytini ve doğayı koruyacakları akademik bir çalışmanın ilk ayağı da yine Boğaziçi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde 28 Şubat’ta gerçekleştirilecek panelde atılacak.

Yani bir kez daha gördüm ki...

Sistem varsa emek de var; sömürü varsa direniş de var, dayatma varsa alternatif de var!

Yeter ki inanmaktan vazgeçmeyelim.

Yorumlar