CHP'de önseçime giren aday adaylarına büyük haksızlık

CHP’de 45 ilde önseçim kararının PM tarafından alınmasının ardından binlerce aday adayı seçim maratonu için kolları sıvadı.

Cep telefonlarımıza gelen SMS’ler, örgüt toplantılarında yapılan kısa tanıtımlar, il ve ilçe başkanlıklarına gerçekleştirilen ziyaretler ve ücretli radyo programları aday adaylarının örgütten oy isteyebilmeleri için partililere ulaşabilecekleri sınırlı yöntemler.

Tüm aday adaylarına ayrılan süre ise sadece bir ay.

Son yerel seçimlerde de ortalama bu kadar bir süre kala adaylarını belirleyen Cumhuriyet Halk Partisi, yaşadığı hezimetlerden ders çıkarmamayı alışkanlık haline getirmiş durumda.

Ön seçim süreci daha uzun bir takvime yayılsaydı, aday adaylarına da hakkaniyetli propaganda yapabilecekleri bir imkân sunulsaydı daha adil olmaz mıydı?

Konuya ilişkin fikrini aldığım eksiksiz her CHP’li yönetici; “Bu bir süreç ve biz emekliyoruz. Demokrasiyi işletiyoruz, olur bu tarz eksiklikler” diyor.

Bugün katıldığım bir örgüt toplantısında eski bir partili de bu sözleri çok duymuş olacak ki; “Ne süreci? Kaç yıllık geçmişimiz var! Türkiye’ye demokrasiyi kurduk, parti içinde kuramadık. Sevinecek miyiz yani sıralı - kısmi irade lütfettiniz diye? Tüzüğü dolaşarak bu kadar kontenjan kullanmak niye?” diye isyan etti kürsüden.

Yönetici kadroya benzer sorularla gittiğim zaman da genel olarak; “Genel Başkan’a iktidar olmamız durumda Kabine’yi oluşturacağı, birlikte çalışmayı istediği insanları da seçme hakkı vermeyelim mi” cevaplarıyla karşılaşıyorum.

Genel Başkan’a Kabine’deki Bakan sayısın yaklaşık iki katı kadar vekili bizzat yazma hakkı veren Parti Meclisi, örgüt iradesiyle seçilecek milletvekillerinin Kabine’de “Siyasi arenanın hiçbir noktasında yer almadan, Genel Başkan’ın davetiyle partiye geldiğini söyleyen onlarca vekil” kadar yer alabilecek liyakatte olmayacak mı yani?

Buna kim, hangi kriterle karar verebilir?

Verilen karar siyasal etik perspektifinden bakınca ne kadar meşru olabilir?

İktidar olmaya “olmayan inancı” da tartışalım ayrıca.

Baykal’a yıllarca “başarısızlığı kabul etmeme” noktasında çok ağır bir şekilde yüklendik.

Kılıçdaroğlu ve değişen sayısız MYK’sının, aday belirleme yöntemlerinin ve iletişim – stratejiden yoksun seçim kampanyalarının sonucunda hep aynı hüsranla karşılaşmanın sorumluluğu kimde sizce?

Kılıçdaroğlu’nda mı?

MYK’da mı?

Parti Meclisi’nde mi?

Örgütlerde mi?

Kim başarısız?

Parti içerisinde siyasi rekabete mesnet olması ve kaybedeni ekarte edebilmek adına “O isim yüzünden başarısız olduk” tartışmalarının haricinde, gerçek analizlerle masada ter döküp, şapkasını koyan ve bu doğrultuda yeni seçime yönelik çalışmalarda bulunan bir ekip gördünüz mü hiç?

Ben görmedim.

Sistem şahsi menfaatler üzerine örülü çünkü. Sadece CHP’de değil, tüm siyasi partilerde böyle.

Ancak zaten bu sarmal yüzünden karanlığa sürüklenen 76 milyonun AKP’nin karşısında en güçlü alternatif olarak gördüğümüz CHP’yi seçmesi için ne sunulabildi?

1 Mart tezkeresini daha az sandalye ile Meclis’te “geçirtmemeyi başaran” ve Erdoğan’ı ABD karşısında hayli zor duruma düşüren CHP, neden Suriye’de aynı başarıyı sergileyemedi?

İç Güvenlik Yasa tasarısı görüşmeleri sırasında neden hep aynı CHP’li vekillere saldırılıyor, neden kürsüde hep aynı isimler konuşuyor, neden her zora düşenin yanında aynı isimler yer alıyor?

Neden CHP’li belediyeler taşeronlarla çalışmaya devam ediyor, işçiler CHP ilçe binalarını neden işgal ediyor?

Anlatalım.

Ercan Cengiz’den başlayalım mesela.

Çağdaş Ses’te her gün TBMM’deki tüm yazılı – sözlü soru önergeleri, araştırma önergeleri, Komisyon ve Genel Kurul tutanakları takip edilir, haber değeri olan tüm konular, Meclis kategorisinden okuyuculara aktarılır.

Ercan Cengiz’in istifa haberi geldiğinde gazetede aldığımız haber toplantısında hepimiz birbirimize baktık mahcubiyetle.

Kimdi bu adam, nasıl tanımayız?

Hem de İstanbul milletvekili adam, ya hu!

Kontenjanın dayanılmaz güzelliği.

Genel Kurul’a gelme, örgüt toplantılarına katılma...

O sandalyeye oturdun bir kere, kalk diyecek değiller ya!

Daha kaç tane Ercan Cengiz var CHP içerisinde?

Daha kaç tane Salih Fırat var?

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun davetiyle geldiğini defalarca kere dillendiren Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün yeniden aday olmayacağını ilk biz yazdık.

“Zaten davet edilmiştim, tekrar istemiyorum” dedi yakın çevresine. Parlamento içi ve dışı faaliyetlerine değil sözüm, hakikaten çalışkan bir milletvekiliydi.

Benim sözüm aday belirleme yöntemine.

Dün yanlış dediğine doğru, doğru dediğine yanlış diyenlerden, rotası hiçbir dönem belli olmayanlardan dertlenmiş bir başka CHP’li milletvekili benzer bir isyanı dillendiriyor.

O isim Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk...

Tekrar aday olmayı henüz düşünmediğini söyledi. Gerekçe olarak da tüm partinin tartışması gereken bir noktaya parmak bastı ve “Kendileri aday olamayınca CHP'ye ihanet eden insanlar, CHP’den milletvekili olsalar ne olur? Partiye ihanet edenler, dersini almalı. Gençlik kollarından yetişmemiş, partinin tozunu yutmamış kimse de listelerde yer almamalı” dedi.

Herkes gençlik kollarından gelmek zorunda değil, partiye sonradan katılan çok fazla önemli değer var, ön seçimle gelen ve şahsi menfaatinden başka hiç kimseye hizmet etmeyen de...

Fakat yöntem tartışmasının fitilini ateşleyen iddialı cümleler kurabilmek artık bu partinin en büyük meselesi olmalı.

Kimse ideoloji konuşmuyor.

Kitle partisi olma yolunda “emin adımlarla(!)” ilerlenirken, kitleleri bir arada tutan ideolojiler ve değerler, oy kazanabilmek adına geniş yelpazelerde yok ediliyor.

Renklerin güzelliğine farklılıkla; mozaik yerine alaşımla varılsın elbet ancak çıtaları birleştirecek ip oya tahvil edildiğinde partici anlayış, yerini şirket yöneticiliğine teslim ediyor.

Anlatalım dedik, devam edelim.

Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal Ergenekon’dan tutukluyken milletvekili yapıldılar, malumunuz.

Arkasından “milli irade tutsak edildi, vekillerimiz Meclis’e gelmeden yemin etmeyeceğiz” denildi ve bizim de gönülden desteklediğimiz; “TBMM’de yemin krizi” olarak adlandırdığımız süreç başladı.

Dönemin Başbakanı Erdoğan, Simav’da kürsüye çıktı ve “CeHaPe’liler arkadaşlarımız yemin etmedikçe biz dört yıl da olsa yemin etmeyeceğiz dediler. Bu sözü unutmayın, tükürdüklerini yalayacaklar” dedi.

O süreçte “Ya Meclis’e giremezsek? Ya vekilliğimiz düşerse? Yemin edelim” diyerek Genel Başkan’a direkt ve dolaylı yollardan yapılan baskıyı hepimiz biliyoruz.

Krizi yönetemeyenler, sürecin kazanımsız yeminle sonuçlanmasının ardından AKP’ye karşı ilk siyasi çıkışlarında Elitaş’ın “Onlar eğer bu konuda daha farklı giderlerse bizim perde arkası konuları açıklamak zorunda kalırız. Onun için kuzu kuzu gelip tükürdüklerini yaladılar, diz çöktüler ve TBMM'de yemin ettiler. Artık bunu içlerine sindirsinler, hataları ile yüzleşsinler” cevabının altında ezilen parti örgütüne kulak tıkayanlar değil miydi?

Attıkları her adımın sorumluluğunu taşıyabilecek, dik duracak, Parlamento’daki karanlıkla aydınlık için savaşabilecek isimler mi yer alacak kontenjan kadrolarında?

Yoksa grip olsa telefonla geçmiş olsun dileğinde bulunulduğu CHP Basın Birimi’nden mail olarak biz gazetecilere haber geçilen ricacıların sanayici dostları mı?

Hangi yol izlenilirse izlenilsin, olası bir başarısızlık durumda yine tek bir sorumlu bulunmayacak, orası kesin.

Gerçi, Kılıçdaroğlu sorumluları* şu sözlerle tespit etmişti:

“Tatilciler sandığa gitmediler, rahatlarını bozmak istemediler.”

Yorumlar