Gezi direnişi - 2

2 - HUKUKİ BAKIŞ

31 Mayıs 2013’te Takim Gezi Parkı’nda yapılması planlanan Topçu Kışlası projesi kapsamında ağaçların sökülme işleminin önüne geçilmesi amacı ile küçük çaplı başlayan protestonun, sabah 05:00’te emniyet güçlerinin orantısız güç kullanımı ile eylemcilerin çadırlarını söküp, biber gazı ve tazyikli su ile püskürtülmelerinin ardından toplumun vicdanını yaralayan, devlet görevlilerinin hukuk dışı uygulamalarının görüntüleri kamuoyuna yansıdı. On altı gündür süren ( 31 Mayıs  - 16 Haziran ) eylemlerin, Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak yurt genelinde gece gündüz devam eden toplumsal bir reflekse dönüşmesi ile birlikte, hükümet aleyhtarı söylemlerin ve protestoların karşısında hükümetin güvenlik güçleri aracılığı ile uyguladığı yaptırımlar dünya gündeminde önemli bir yere oturdu.

Halkların haklarının yargılanıp yargılanamayacağı hukuk felsefesinde ele alabileceğimiz ve felsefenin doğası gereği kesin bir kanaate varamayacağımız bu noktada, Türkiye’deki tüm halkların ellerinden alınmak istenen, uluslararası hukukun da desteklediği değerlerine, yaşam tarzına, haber alma hürriyetine, kendisini ifade biçimi gibi pek çok nefes alma alanına müdahaleye tepki olarak doğan ve bir domino etkisi ile özellikle sosyal medyanın yükselişi ile birlikte, eskinin yukarıdan aşağıya ve tek yönlü ilerleyen “iletim”inin yerini, çok yönlü, etkileşimli, demokratik ve eşdüzeyli “iletişim”in alması ile internet üzerinden dünyadaki gelişmeleri takip eden ve yazılı ve görsel medyanın aksine talep edilen bilgiyi, kirli bilgilerin arasında kendi imkanları ile temizleyerek alan internet kullanıcılarının örgütlenmesi ile toplumsal bir reflekse dönüşen ‘direniş’, karşısında seçimde aldığı oy oranını kitlelere endeksleyerek, kendisine hukuk dışı her türlü uygulamanın içerisinde bulunabileceklerini düşündürmesi ile birlikte insan haklarına ve evrensel hukuka aykırı müdahaleler ile birlikte ortaya çıktı. Direnişçilerin kitap okuması, T.C. içerisinde bir parkta konuşlanması, üç kişinin yan yana bulunması, deniz gözlüğü ve baretle dolaşılması, basın açıklaması yapılması, hükümet lehine yayın yapmayan olmayan bir yayın organı çıkarılması, Twitter ve Facebook üzerinden bilgi alışverişinde bulunulması, “durmak suretiyle polise şiddet ve hareket kullanmadan direnme” gibi pek çok hukuk dışı gerekçe gösterilerek yüzlerce insan gözaltına alınıp, savaş koşulları mevcutmuş ya da III. Reich döneminde olduğu gibi spor salonlarına tıkılmış, saatlerce işlem yapılmadan bekletilmiş, sadece haber yapmak amacı ile Valilik tarafından izin verilmeyen yürüyüşlerde bulunan gazeteciler tartaklanmış ve sürüklenmiştir. Kullanım talimatına uygun olarak kullanılmayan biber gazları pek çok direnişçinin başından hayati tehlikesi olacak şekilde, sayısız direnişçinin ise ağır ve hafif yaralanmasına sebep olmuş, pek çok MOBESE kamerası kayıt dışı bırakıldığı, emniyet güçlerinin ise kask numaralarının silinerek olaylara müdahale ettikleri ve yalnızca vatandaşların ve basın mensuplarının kayıt altına aldıkları görüntülerin kamuoyuna yansıması durumunda, -İzmir Kordon’da genç kadınlara şiddet uygulayan polis memurlarına olduğu gibi- işlem yapmak ‘durumunda kalınılmış’, Başbakan Erdoğan’ın söylemi sertleştikçe ve talimatı kendisinin verdiğini Kazlıçeşme’deki mitinginde olduğu gibi birinci ağızdan dillendirdikçe, emniyet güçlerinin de tutumu sertleşmiş, tüm dünyaya işkencenin ne boyutlara ulaştığının resmi Türkiye’den çizilmiştir.

Düşüncenin özgürce ifadesi ve toplanma özgürlüğünün demokrasi ile yürütülen ülkelerde temel hak olmasına ve polis devletlerine karşın, hukuk devletlerinde güvenlik güçlerinin kanunlar çerçevesinde ve orantılı hareket etmesi gerektiği Türkiye’de unutulmuş durumdadır. Türkiye genelinde yüzlerce Baro mensubunun ve yönetimlerinin ortaklaşa düzenledikleri yürüyüşler, yine demokrasinin bir gereği olan erk sahiplerine görevlerini hatırlatma ve çeki düzen verme amaçlı protesto niteliği taşımasına rağmen, üzerine hiç alınmayan hükümet yetkililerinin telkinleri ve emniyet güçlerinin direktifi ile Çağlayan Adliyesi’nde elli avukatın alkışlı eylem yaptıkları gerekçesi ile adliye içerisinde şiddete maruz bırakılarak yaka paça gözaltına alınmasının ardından, toplumsal barışın sekteye uğradığını ve meslektaşlarına yapılan hakareti hukuka ve kendilerine karşı yapıldığını savunarak Çağlayan Adliyesi’nde bir araya gelen avukatların bu tutumu, polisin şiddetini eleştirirken şiddet mağduru olan yüzlerce direnişçinin hukuka olan inancını zedelemesinden ötürü endişe vericidir. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre; yakalama işlemi ancak tutuklamanın şartları var ise uygulanabilir. Kimlikleri belirli olan bu eylemci avukatların kaçma veya delilleri karartma ihtimali göz önünde bulundurulduğunda, yakalama emrini veren makamın kararı bir hukukçu olarak vicdan muhasebesi yaptığımda sınırı geçememiştir. Adliyelerde adalet yerine terör örgütü arayan zihniyetin varlığı, eylemcilerin kayıp bir çocuk bulduklarında ailesine teslim etmek üzere eylemcilere emanet ettiği, kayıp çocukların polise emanet edilmediği dönemleri beraberinde doğurmuştur.

Taksim Gezi Parkı’nda yapılması planlanan projeye ilişkin olarak İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararını vermesinin ardından alevlenen tartışma, konuyu siyasiler ve protestocular paralelinden bir üst aşamaya taşıyarak, zincire hukuki açıklığın getirdiği sorunları da eklemiştir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan karara ilişkin olarak, “Dün bu kadar sıkıntıların olduğu bir anda idare mahkemesi bakıyorsunuz ki bir karar veriyor. Karar da çok enteresan. İdarenin savunması alınıncaya kadar yürütmenin durdurulması diyor. İdare kim? Kültür Bakanlığı. Tamam da böyle bir günde mi bunu yapıyorsun? İnşaat mı başladı? Projeyi mi ilan ettik? Şu anda bununla ilgili ihale mi yaptık? Ne oldu da sen bunu geldin dün akşam saatinde böyle bir açıklama yapıyorsun? Burada soru işaretleri doğuyor. Bu ülkede kimsenin attığı adımı bu kadar dikkati bir kenara koyarak atması doğru değil. Hele hele yargı” değerlendirmelerinde bulunarak karar ile idari işlem arasında uyum olmadığını düşündüğünü belirtti. Başbakan’ın bu sözlerinin üzerine yürütmeyi durdurma kararına itirazı inceleyecek olan İstanbul 1.İdare Mahkemesi’nin vereceği kararın da tartışmaya açık olacağı nettir. Ayrıca İdare Mahkemesi’nde sürmekte olan bir dava varken, yürütme organı temsilcilerinin ısrarla “Her ne olursa olsun oraya inşaat yapacağız” ve “Gerekirse konuyu referanduma taşırız” şeklindeki açıklamalarını, yargılamanın sonucunu önemsememek olarak değerlendirmeyi söz konusu yapacaktır.

Anayasamızın 34. Maddesi, “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” demesine rağmen, polis 30 Mayıs sabahı saat 05:00'te, Gezi Parkı'nda üç gündür hiçbir şiddet eğilimi göstermemiş insanların üzerine gaz bombaları atmış, tazyikli sularla müdahale etmiştir. Emniyet güçlerinin Gezi Parkı’nda uyguladığı şiddet Anayasamızın “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar” hükmünü içeren 26. Maddesi’nde olduğu gibi, “Temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” diyen ve bu bağlamda Türkiye’nin yargılama yetkisini tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarını iç hukuktan üstün sayan Anayasamızın 90. Maddesi’ne de aykırıdır. AİHM toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılacak yeri seçme özgürlüğünü de kapsadığına hükmediyor olması, hem Başbakan’ın hem de mülki amirlerin “benim gösterdiğim yerde toplantı ve gösteri yürüyüşü yapacaksın” iddiasının evrensel hukuk ve AİHM kararları karşısında bir hüküm ifade etmediğinin göstergesidir.

- See more at: http://arsiv.cagdasses.com/yazar/2258-ece-s-ozturk-gezi-direnisi-2.html#sthash.QV7d0cTi.dpuf

Yorumlar