Bu yazıyı sadece vicdan sahipleri okusun

Birkaç gün sonra anneler günü...

Kuyumcular, beyaz eşyacılar, butikler, AVM’ler...

Annenizin sizin için değerini birkaç kelimelik sloganlarla camekanlarına taşıyarak, ürünlerini pazarlama amacıyla; belki de uzun süredir aramadığınız, hayat koşturmacasında halini hatırını soramadığınız, belki de hayata çoktan gözlerini yumduğundan ona gönlünüzde yarım kalan cümleleri kuramadığınız, hayalini kurduğunuz hayatı sunamadığınız annenize dair vicdanınızı rahatsız eden her gizli kıvılcımı söndürecek değeri her Mayıs ayının ikinci Pazar’ında sunuyor size:

“Para”.

Gecesini gündüzüne katan, uyanırsın belki diye uyumayan, sen karnını doyurmadan doymayan diye başlayan cümlelerle çıkmayacağım karşınıza. Bir annenin bu satırları okumaya ihtiyacı yoktur çünkü. O bilir, hisseder. Ama henüz anneliği hiç tadamamış birinin bu satırları okusa da anlaması mümkün olmayan, AVM’lerin parayla satın alamayacağı gerçek bir değerden söz edeceğim birazdan size;

“Evlatsız nefes alamama” güdüsü.

Karşılık beklemeden yapılan fedakârlığın insanda vücut bulmuş adıdır anne.

Sensiz bir anı geçsin istemez, o senin yanında değilken sanki hep başına kötü bir şey gelecekmiş gibi atar her adımını, ölümden korkarsa ‘senin yalnız kalacağından korkacağı için’ korkar.

Her anne aynı korkar yavrusundan ayrı kalmaktan.

Her anne aynı koklar yavrusunu boynunun kıvrımlarından.

Her anne aynı kokar yavrusunun burnunun direğindeki sızıdan.

Minicik ikizler Özgür ve Lorin’in annesi Zeyno (Mülkiye) ayrılığın kokusunu aylardır göğsünde geçmeyen yara gibi taşıyan bir anne.

Hukuksuzluğun nizama dönüştüğü ülkemizde sokaktan herhangi birisinin başına gelebilecek kadar saçma sapan bir sebepten ötürü ceza aldı.

Hukuksuzluğu bile tartışmıyor, ertelensin istiyor. En büyük destekçisi eşiyle birlikte kucaklarında yavruları kapı kapı adalet arıyor, yüksek binaların kalın kolonlarının yanındaki süslü sandalyelerin arasına dökülen vicdan tanelerini ayıklıyor, tek tek...

Annesi yaşlı ve bakıma muhtaç Zeyno’nun. İkizlerden sadece birisine “o da sağlık durumuyla bugün pek mümkün görünmüyor” bakabileceğini belirtiyor. Prematüre doğan Özgür ve Lorin bebeklerin özel bir ilgiye ihtiyaçları var.

Onların “anne”ye ihtiyaçları var.

Annenin de onlara.

Nefes alabilmek için...

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan iki kadın gönderiyorlar Zeyno’nun evine. İstersen bir kuruma verebiliriz çocuklarının bakılması için deniliyor. Zeyno kabul edemiyor, nasıl etsin? Biz iyi biliyoruz o kurumların çocuklarımız için nasıl kurumlar olduğunu.

Bakan “biz elimizden geleni yapıyoruz, anne hem suçlu hem de kabul etmiyor, bizden günah gitti” edasıyla, bir kadın olduğunu unutarak “Hem kurum teklif edildi hem de gündüzleri kreşte kalsın, geceleri yanında teklifiyle gidildi. Fakat anne hiçbirini kabul etmedi” diyor.

Yalan.

Kreş teklifiyle hiç gidilmedi.

Adalet Bakanlığının devreye sokulduğu söyleniyor.

Yalan, koca bir yalan.

Zeyno küçücük bebekleriyle suçsuz yere cezaevine girecek.

Ben uyuyamıyorum.

Bir yaşındaki kızımı kucağıma alıyor, kokluyor ve “bu benim de başıma gelebilirdi” diyorum.

O yüksek koltukları işgal eden koca koca erkekleri geçtim,

Hayret etmekten başka hiçbir yetkisini kullanmayan Cumhurbaşkanı’nı geçtim,

Bir oğlunu güvenmediği bir savcıya kurban etmemek için memlekette yerini değiştirmediği hakim, savcı, polis bırakmayan Başbakanı geçtim,

Yavrun okuldan beş dakika geç gelse yüreğin yürüdüğü sokakta çarpan senin vicdanına sesleniyorum:

11 Mayıs’ta sen çocuğuna bir hediye ver, alma kapitalizmin bir kez daha sömürüsünü üzerinden yürüttüğü mecburi hediyeyi...

Tut çocuğunu elinden, tam saat 14:00’da Galatasaray Lisesi’nin önüne gel. Gel ki aydınlık bir gelecek armağan et evladına, karanlığa hapsetmek istedikleri bir anneyi çocuklarından ayırmak isteyen karanlık düzene bir çelme tak.

Gel ki tutuşturalım şafağı minik ellerin masumiyetinden,

Gel ki Zeynoların çaresiz olmadığını anlatalım tüm dünyaya Taksim’in göbeğinden,

Gel ki annelerin yasa yapanlardan daha üstün olduğunu hatırlatalım Meclis’e en değerlisinden.

Gel ki güzel kardeşim, gel ki cezaevlerinde anneleriyle büyümek zorunda kalan Barışların uçurtmalarını vuramasın zalimler.

Bizi birbirimize bağlayan annelik bağının gücüyle gel.

Her Cumartesi evladına ağlayan annelerin hasretiyle gel.

Ali İsmail’in o eli öpülesi annesi Emel Anne’nin yüreğiyle gel.

Ve tüm diğer giden güzel çocukların.

Hepsinin dikenini bir hançer gibi yüreğinde taşıyarak gel.

Sen gelince bayırı tanıyacak çocuklar, gökyüzüne parmaklıksız bakarak selamlayacak, senin pencerene düşen Güneş’le sabahları.

Sen gel ki o Güneş her sabah Özgür ve Lorin için de doğsun.

Ben annemi alıp geleceğim, kızım da beni.

Ben biliyorum ki, her anne yüreği kavrularak dinledi Zeyno’nun serzenişlerini.

Küçücük çocukları annelerinden ayrı bırakan sistem de bilsin ki, Zeyno’yu o güzel bebeklerini cezaevinin soğuk duvarlarında, Güneş’e hasret büyütmek zorunda bırakanlar da bilsin ki, bizler buna izin vermeyeceğiz.

Olur da Zeyno’nun cezasını erteletemezsek, eşimle birlikte Özgür ve Lorin’e biz bakmak istiyoruz. Kendi kızımızdan ayrı tutmadan, sisteme kurban etmeden, annesine hasret, bize emanet.

Annem...

Anne olunca daha bir farkına vardığım...

İki şehir arasında çocuklarına “hiç yetemediği” duygusu ile bir o yana bir bu yana savrulan emekçi kadın.

Zeyno’nun çaresi olur da uzatır bereketli ellerini iki yavruya daha tazecik filizlerinden.

Ben ne hediye verebilirim ki ona burada kaleme almaya çalıştığım hislerimi anlatmaktan başka?

Eşim ne hissedebilir ki 11 Mayıs’ta rahmetli anneciyle geçiremediği günlerini tahayyül etmekten başka?

Gücümüz ne kadarına yeterse o kadar varız bu ülkede.

Şu sıralar en büyük duam ve direnç sebebim bu.

Cezaevlerinde tecavüze uğrayan, sokaklarda mendil satmak zorunda bırakılan, yağmur yağanda bir bankın altında uyumaya çalışan çocukların sesi, nefesi, elinden tutabileni olabilmek için Rabbim güç versin bizlere.

 

Yorumlar