'Solcular ezilmiştir, Amerikan Filosu artık gelebilir'

Fransa'da başlayan ve 68 ruhu adı altında tüm dünyaya yayılan gençlik hareketi, dünyadaki örneklerinden daha da siyasallaşmış bir şekilde, Türkiye'de öğrenciler eliyle ve tam bağımsızlık talebiyle vücut buluyordu.

Üniversitelerde, öğrenciler kulüpler kuruyor ve o kulüplerde örgütlenme çalışmalarını sürdürüyorlardı. 1961 Anayasası'nın sağladığı özgürlükçü ortamın da bu kulüplerin çalışmalarında büyük katkısının olduğu göz ardı edilemezdi.

Ülkedeki ve dünyadaki siyasal gelişmeleri yakından takip eden üniversiteli gençler, kulüpleri aracılığıyla yayımladıkları bildirilerde önemli tespitlerde bulunuyor, yakın siyasi tarihe ışık tutacak öneriler getiriliyordu.

Anayasal sınırlar içerisinde sürdürülen bu eylemler, “tam bağımsız ve sosyalist Türkiye” şiarıyla silahlı mücadeleye dönüşmeden önce, hükümetin ve özellikle Nihat Erim’in fazlasıyla canını sıkıyordu.

Sendikal faaliyetlere ayrıcalık tanıyan ve örgütlenmenin önünü açan Anayasa Erim’in elini kolunu bağlıyor, ABD ile “gençlik sayesinde” bozulan ilişkileri nasıl düzelteceğini bilemiyordu.

ABD’NİN CANINI SIKAN İLK EYLEM: 6. FİLO DEFOL!

68 hareketine can veren devrimci gençlerin antiamerikancı eylemleri, 6. Filo’nun Türkiye ziyareti ile başlamıştı.

Gençler ABD’nin 6. Filoda yer alan askerlerini denize attıkları eylemlerde, Vietnam Savaşı’na atıfta bulunarak, FKF aracılığıyla yayımladıkları bildiride şöyle demişlerdi:

"Amerika'nın Vietnam'daki vahşetine, Türkiye'deki pervasızlığına dur demenin zamanı gelmiştir. Türkiye'de girebileceği iğrenç oyunların tasavvuru, insan bilincinin bu dev savaş makinesiyle mutlaka başedeceği inancımızdan bir şey eksiltmemiştir.”

Temmuz 1968’de 6. Filoyu karşılamaya gelen İTÜ Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz, Dolmabahçe’de boş duran bir bayrak direğine Türk bayrağını yarıya kadar çekerek asmış ve eylemin amacını şöyle açıkmıştı:

“Türkiye'nin tam bağımsız olduğuna inanmıyoruz ve onun için de bayrakları yarıya kadar çekiyoruz.”

POLİS ABD ASKERLERİNİ GENELEVİ KAPISINDA BEKLİYOR

Aynı Harun Karadeniz eylemden iki gün sonra Çetin Uygur ile birlikte Cevdet Sunay’a polislerin ABD’li askerleri genelevi kapısında beklediğini yazmıştı.

Gençliğin ABD’li askerlerin bu tutumlarından da oldukça rahatsız olduğu, İTÜ Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz'in "Olaylı Yıllar ve Gençlik" isimli kitabında şöyle yer bulmuştu:

"Bizim gezemediğimiz kendi vatanımızda Amerikan erlerinin gezmesini düşünmek bile insanı deli ediyor. 6.Filo düpedüz işgal ordusu konumunda geliyordu günümüzde. Biz sokağa çıkmaya korkuyorduk. Fakat yurdun hemen karşısındaki bir otelin karşısında bir İmpala taksi duruyordu ve içinden bir Amerikalı er ile bir Türk hanımı iniyor ve otele gidiyorlardı. Bu sahne yüzlerce defa öğrencilerinin ve polislerin gözü önünde tekrarlanıyordu. Polis otelin kapısında nöbet tutuyor ve yoldan geçen arkadaşları topluyorlardı..."

(Fotoğraflar o günleri yaşayan bir Amerikan askeri tarafından çekildi. ABD askerlerinin kaldığı Otelde deniz piyadelerine sunulan Türk dansözün görüntülerini çeken ABD askeri, "Türk hükümeti bize müthiş bir misafirperverlik gösterdi. Karşılama olarak hükümet otele dansözler getirdi. Lokum gibi Türk dansözlerde hepimizin gözü kaldı. Bizlere ilişkiye girebileceğimiz bile söylendi" notu düştü. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, ABD askerlerine Türk kızlarının sunulmasını komünist propogandası olduğunu açıklamıştı.)

Gece yarısı kadınlarla sarmaş dolaş yürüdüklerini gören Amerikan askerlerine gençler laf atınca, askerlerle gençler arasında kavga başmış; polisler de bir genci bu olayda gözaltına almışlardı. Ancak, komiserlerden biri devrimci gençlerin arasında kalınca, polisler komiser için pazarlık yapmak durumunda kalmış ve komiserle gözaltındaki genç takas edilmiş, ancak polisler bu durumdan hiç hoşnut kalmamışlardı.

Dönemin koşullarındaki toplumsal normlara aykırı davranan Amerikan askerlerini ölümüne koruyan polisler, gece 04:30’da İTÜ Gümüşsuyu’na saldırarak, bir öğrenciyi camdan aşağıya atmış; iznibat askerleri polislere müdahale ettikten sonra, yaralılar, hastaneye kaldırılmışlardı. Pijamalı, atletli, yarı çıplak öğrenciler Taksim Meydanı'na yürüyerek Atatürk Anıtı'na pankart ve dövizlerini bırakmış ve polisleri üniversiteye sokan Rektör’e tepki göstermişlerdi.

(İTÜ Yurdu'nun ikinci kat penceresinden dövülerek aşağı atılan genç, 1943 Konya doğumlu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi ve Türkiye İşçi Partisi üyesi Vedat Demircioğlu'dur. Demircioğlu, yaralı iki arkadaşı ile birlikte ağır yaralı olarak Beyoğlu İlkyardım Hastanesi'ne kaldırılır. Polisin vahşice saldırısı sonucunda 53 öğrenci ve 4 polis yaralanırken, 32 öğrenci de tutuklanır.)

Üniversite’deki öğrenci faaliyetleri kadar, Deniz Gezmiş’in önderliğinde gerçekleştirilen Altıncı Filo eylemleri de 68 hareketinin dönüm noktalarından birisi olmuştu. Altıncı Filo’nun Türkiye ziyareti, ilk kez sağ ve sol görüşlü öğrencilerin çatışmasının yanında, “ABD’yi küstürenlerin komünist, komünistlerin de ABD düşmanı” olduğu algısını ülke çapında yaymasının da fitilini ateşlemişti.

Bugün Gazetesi’nden Mehmet Şevki Eygi, tarihe Kanlı Pazar olarak geçen ve iki kişinin hayatını kaybedip, 200 kişinin yaralandığı provokasyonu başlatan şu yazıyı kaleme almıştı:

"Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir... Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim... Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz... Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.”

Komünizmle Mücadele Dernekleri Genel Başkanı İlhan Darendelioğlu ise: “Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin.” sözleriyle provokasyonu tetikleyecek cümleler sarfetmişti.

Amerikan taraftarı düşüncelerini “Milliyetçilik ve İslamcılık” kılıfıyla sunan çağrı sahipleri, tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen 16 Şubat 1969 tarihindeki 6. Filoya ve Amerikan emperyalizmine karşı yapılan gösterilere açık açık saldıracaklarını önceden ilan etmişti.

Ve ilan ettikleri gibi Amerikan emperyalizmini protesto eden gençlere saldırmış, bu saldırıda Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan polislerin gözü önünde öldürülmüştü.

Kanlı Pazar’ın bir gün sonrasında Günaydın gazetesi’nde Ali Turgut Aytaç'ın bıçaklandığı anı gösteren bir fotoğraf yayımlanmıştı. Cinayetin birkaç metre ötesinde bulunan polis ise olayı sadece seyrediyordu.

Aralık 1969’da da aynı filonun komutanı Downey, önce Cumhuriyet Alanı'ndaki Atatürk Anıtı'na çelenk koymaya, ardından Kordon'daki NATO karargahı önünden karaya çıkmaya niyetlenmiş ama ellerinde taşlarla bekleyen gençleri görünce denizde kalmayı tercih etmişi. Çıkan olaylarda daha sonra THKO üyesi olacak olan Deniz Gezmiş ve THKP-C’yi kuracak olan Mahir Çayan’la birlikte pek çok devrimci genç gözaltına alınmıştı.

“TÜRK DEĞİL, AMERİKAN MİLLİYETÇİSİ”

Antiamerikancı duruş, beraberinde “Antikomünist görünümlü Amerikancı” tepkiyi yeniden alevlendirmişti. 1950’lerde Halkevleri, Köy Enstitüleri, CHP, Atatürkçü üniversite hocaları ve aydınlar Komünizmle Mücadele Birliği tarafından “moskof uşağı” ilan edilirken, 1960’larda ise “komünist, dinsiz, vatansız” olanların ölüm listeleri uzamış; sendikalar, devrimci-milliyetçi gençler, Atatürkçü askerler; kısacası ABD’ye karşı çıkan kim varsa “komünist” ilan edilmişti.

Nihal Atsız’ın yol arkadaşı Fethi Tevetoğlu’ndan Necip Fazıl’a, Alparslan Türkeş’ten, Said-i Nursi’ye ve Necmettin Erbakan’a kadar tüm isimleri birleştiren, ortak bir payda haline gelen “ABD muhipliği”, “milliyetçilik-muhafazakarlık” ismiyle dillendirilmişti.

“Aşırı solcu gençler yüzünden müttefikimiz ABD ile aramız bozuldu” diyen Nihat Erim’le paralel seyreden Tevetoğlu’nun görüşleri oldukça dikkat çekiciydi:

“Tarihi ve ananevi dost ve müttefiklerimiz İngiltere, Fransa ve Batı Almanya ile olan ilişkiler, Türk halkının gerçek dostluğa dayanan maddi, manevi huzur ve güven kaynaklarından en mühimmini teşkil eder… Bilhassa Birleşik Amerika’ya olan içten samimi bağlılığımız ve inancımız, bu milletin insan hak ve hürriyetlerinin muzafferiyeti için, tarihte örneği görülmemiş fedâkarlık ve mesuliyeti istekle üzerine almasını takdir edişimizdendir.”

Alparslan Türkeş’e göre ise, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının verdiği tam bağımsızlık mücadelesi ve NATO karşıtı eylemler, komünizm tarafından körüklenmekteydi:

“Gittikçe çoğalan anarşi ve NATO aleyhtarı hareketlerle, komünistler tarafından ustaca körüklenen Amerikan düşmanlığı, müttefikimizle olan münasebetlerimize gölge düşürmüştür.”

NATO eylemleri, ABD’yi küstürmekteydi, ABD’yi küstüren komünistti, komünist ABD karşıtıydı, “milliyetçi” komünist karşıtıydı; o zaman “milliyetçi” ABD dostuydu, ABD için gerekirse kan dökebilirdi. Bu “milliyetçi” çizgi, Başbuğ’un sistematik düşünce örgüsünü yansıtmaktaydı. Zamanında Doğan Avcı, bu düşünceyi savunanlara “Türk değil, Amerikan milliyetçisi” yorumunu yapar.

KOMER’İN ARABASININ YAKILMASI

1968 sonbaharında Vietnam'da görev yapmış CIA uzmanı Robert Komer, Türkiye'ye büyükelçi olarak atanmıştı. Vietnam devrimcilerinin Honço (Vientam Kasabı) adını verdikleri Komer’i ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş, yetkili kurullardan herhangi birine haber vermeden 6 Ocak 1969'da kendisini ODTÜ'ye çağırmıştı.

Komer’in üniversitelerine geldiği haberini alan ODTÜ’lüler, ABD Büyükelçisinin arabasının park halinde bulunduğu Rektörlük binasının önünde toplanmaya başlamış, sayıları gittikçe artan öğrenciler, Komer’in arabasını devirip, ters çevirmişlerdi.

Sinan Cemgil, Taylan Özgür, Ulaş Bardakçı, Tuncay Çelen ve İbrahim Seven’in başını çektiği Komer eylemi böylelikle tarihte yerini almış ve Sinan Cemgil’in atkısı arabanın deposundaki benzine batırılarak ateşe verilmişti.

ODTÜ’nün bu eylemi yurt çapında büyük yankı bulmuş ve “Yakan 11 kişi değildir, ben de yaktım” diyen 3 bin kişi Savcılığa dilekçe vererek kendileri hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

YÖNTEM DEĞİŞTİ, HEDEF DEĞİŞMEDİ

1968 ile hareketlenen ve Anayasal sınırlar çerçevesinde yürütülen öğrenci eylemlerinin özünü oluşturan ABD karşıtlığı, silahlı mücadeleye dönüştüğünde, THKO ve THKP-C’nin kurulmasıyla da eylemleriyle antiamerikancı özelliğini korudu.

THKO’NUN EYLEMLERİ

25 Aralık 1970’te, THKO ilk eylemini Ankara’daki ABD Büyükelçiliği'ne düzenleyerek, Büyükelçilik önündeki güvenlik görevlilerine yaylım ateşi açmıştı. Ardından ABD Ordusu’na bağlı çalışan Tuslog’lar THKO için Amerikan işgaline karşı direnişte önemli bir hedeft olunca, İstanbul Esentepe’deki Tuslog binası bombalanmıştı.

Ankara’da Deniz Gezmiş’in başında bulunduğu bir grup ise Balgat’taki Amerikan üssünü basarak Amerikan silahlarına el koymuş ve Amerikalı Çavuş Finley rehin alınmıştı.

Bir sonraki eylemde Gölbaşı’nda NATO Üssü’nde görevli dört Amerikan askeri, içinde bulundukları otomobil durdurularak rehin alınmış, eylemde tek hedef Amerikan askerleri olduğu için otomobilin şoförü Türk asker serbest bırakılmıştı. 4 Amerikan askerini bulmak için Demirel hükümeti seferber olsa da, Deniz’lerin ODTÜ’de saklandığı düşünülerek okula düzenlenen jandarma baskınında devrimciler bulunamamış ve eylem büyük yankı yaratmıştı.

Ancak Demirel hükümeti ABD’nin de isteğiyle fidye konusunda bir pazarlık yapmayınca, Deniz’ler dört Amerikan askerini öldürmemiş ve tüm Türkiye’de aranmaya başlanmışlardı.

Deniz’lerin Şarkışla’da yakalanmasıyla sona eren kovalamaca bu eylem sonrasına denk geliyordu. Şehirlerdeki bu eylemlerle sınırlı kalmak istemeyen THKO, dağ gerillası da kurmuştu. Deniz’lerin idamını engellemek isteyen THKO’luların hedefinde yine Amerikalılar vardı ve Adıyaman Nurhak’taki Amerikan üssü hedef alınmıştı. Ancak eylem gerçekleşemeden gerilla grubu pusuya düşmüş ve Nurhak dağlarında çıkan çatışmada Sinan Cemgil, Kadir Magna ve Alparslan Özdoğan öldürülmüştü.

THKP-C’NİN EYLEMLERİ

THKP-C’nin ilk eyleminin hedefi de aynen THKO’daki gibi bir emperyalist ülkenin büyükelçiliği olmuştu. THKO’nun ABD’nin Ankara’daki Büyükelçiliği’ne yaylım ateşi açtığı tarih olan 25 Aralık 1970’te, Mahir’ler Ankara’daki Fransız Büyükelçiliğini bombalamışlardı.

12 Mart Muhtırasıyla birlikte, eylemlerini durdurmak yerine artırmaya karar veren THKP-C’nin en büyük eylemleri ise İsrail Başkonsolosu Elrom’u kaçırmak olmuştu. Gençlerin hedeflerinde ise hapisteki devrimcileri kurtarmak vardı. İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırmış, Elrom’un hayatı karşılığında Deniz Gezmiş başta olmak üzere bütün devrimcilerin hapisten salıverilmesini şart koşmuşlardı. İsrail ve 12 Mart cuntası pazarlığa yanaşmayınca, devrimci gençlerin üzerindeki hükümet baskısı daha da artmış ve Nihat Erim’in emriyle “Balyoz Harekâtı” başlatılmıştı.

12 Mart ile adeta Elrom’a karşılık Türkiye’nin aydın birikimini rehin alınıyor, ancak bu baskıların karşısında Mahir’ler Elrom’u serbest bırakmıyordu.

İstanbul’da genel aramanın başlaması üzerineyse, Elrom THKP-C adına öldürülmüştü. Elrom’un cesedini bulan emniyet kuvvetlerine kadar kimse böyle bir şeyin gerçekleşebileceğine ihtimal vermiyordu. Çünkü, ilk kez yüksek düzey bir İsrail devlet görevlisi, İsrail dışındaki bir eylemde öldürülmüştü.

KIZILDERE KATLİAMI          

Deniz’lerin idam kararı Meclis ve Senato tarafından onaylanınca, Deniz’leri kurtarmak için tek şanslarının büyük bir eylem düzenlemek olduğunu düşünen Mahir’ler harekete geçmişti. Cihan Alptekin ve Ömer Ayna gibi THKO’lularla birlikte Mahir önderliğindeki THKP-C’liler ortak eyleme karar vermiş, Ünye’deki NATO’ya ait radar üssü hedef alınmıştı. İdam edilecek üç devrimciye karşılık üç İngiliz tekniker rehin alınıp, Kızıldere’ye götürülmüştü.

Evin ve köyün sarılması üzerine evde sıkışıp kalan THKP-C üyeleri Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy ile THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna teslim olmamayı, taleplerine olumlu karşılık verilmez ve üzerlerine ateş açılırsa İngiliz rehineleri, bıraktıkları ültimatomda belirtildiği biçimde öldürerek sonuna kadar çarpışmayı kararlaştırmışlardı.

Evin giriş ve çıkışlarını hububat ve un çuvalları, dolap, yastık ve yataklarla tahkim ederek, evin çatısında delikler açarak çevreyi gözetlemeye başlamışlar; "Teslim ol" çağrılarını reddetmişlerdi. Komutanların megafonla yaptığı teslim olun çağrılarına Mahir Çayan tarafından "Erleri geri çekin, rütbeliler gelsin" ve "Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik" sözleri ile karşılık verilmişti.

Öğleden sonra saat 14.00 sularında İngilizlerin kendilerine çatıdan gösterilmesi ve kendileriyle konuşturulmasını isteyen çevreyi kuşatmış binlerce asker ve polisten oluşan birliklere İngilizleri gösterip konuşturmalarının ardından, kısa bir süre sonra içlerinden birinin çatıya çıkması ve görüşme yapılması isteğine uyarak çatıya çıkan Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Saffet Alp görüşmek üzere beklerlerken, ansızın üzerlerine önce tek tek, daha sonra çevredeki makinalı tüfek yuvalarından yaylım ateşi açılmıştı.

Kızıldere'den sağ kurtulmayı başaran sadece Ertuğrul Kürkçü olurken; teorisyen Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna ve Saffet Alp hayatını kaybetmişti.

Bu ateşin kimin emriyle açıldığı ve neyi amaçlamış olduğu bugün de açıklığa kavuşmuş değilse de, teknisyenleri ve devrimcilerin tümünü uzun bir kuşatmadan sonra sağ olarak yakalamanın askeri olarak mümkün olduğunu konuyla ilgilenen hemen hemen her uzman belirtmiştir.

Kuşatmada jandarma güçlerinin yanı sıra MİT ve CIA ajanları da bulunmaktaydı. Mahir’lere yönelik askeri operasyonların tümünde yer alan ve MOSSAD – CIA ilişkileri ile gündemde olan Hiram Abas’ın da Kızıldere kuşatmasında yer alması, dönemin tanıkları tarafından “İsrail’in işi sıkı tuttuğu ve Elrom’un intikamının alınmasını çok güvendiği isimlerle denetlediği” yorumlarına yol açmıştır.

1968 yılında başlayan öğrenci hareketlerinden, THKO, THKP-C gibi silahlı propagandaya kadar ilerleyen gençlik direnişleri, başından sonuna kadar ABD emperyalizmini hedef alan eylemleri örgütlemiştir.

Hükümetin ABD’nin emrinde olduğunu her fırsatta dillendiren gençler hayatlarını kaybedip, aydınlar tutuklanırken; 44 yıl önce bugün gerçekleştirilen Kızıldere katliamının ardından sosyalist sol uzun bir süre nefesini tutmuştur.

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin tarihinde "Kızıldere Katliamı" olarak bilinen olay, gerçekleşmesi ve gelişmesi sürecinde Türkiye'de ve Türkiye dışında büyük tepkilere yol açmış; ancak yapılan bütün yanlış bilgilendirme, saptırma ve spekülasyonlara karşın devletin bu "katliam"ı savunması ve meşrulaştırabilmesi mümkün olmamıştır. Halkın vicdanı Kızıldere'de öldürülenlerin yanında yer almış ve Kızıldere’de hayatını kaybedenler 44 yıl boyunca törenlerle anılmış ve öldürüldükleri ev ziyaret edilmiştir.

“SOLCULAR EZİLMİŞTİR, AMERİKAN FİLOSU ARTIK GELEBİLİR”

Amerikan Ajansı Associated Press muhabiri Nick Ludington’a demeç veren Nihat Erim, “Türkiye’de aşırı solcuların baskısı ile bozulan Türk – Amerikan münasebetleri düzelme yolundadır” demiş, Günaydın gazetesinde de bu demeç “Solcular ezilmiştir, Amerikan filosu artık gelebilir” manşetiyle yer bulmuştur.

Erim’in bu açıklamasından bile THKP-C lideri Mahir Çayan’ın, THKO Lideri Hüseyin İnan ile Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın idamının önüne geçebilmek için gittiği Kızıldere’de, Erim’in ve Demirel’in emri ile sıkılan siyasi kurşunlara hedef olduklarını göstermektedir.

Siyasi idamlar ve siyasi cinayetler, Türk siyasetinin yakın tarihine sayısız kez damga vurmuş olsa da, “ABD’yi mutlu etmek için” hükümet eliyle örgütlü bir şekilde yapılan bu tarz sistematik bir karşıt savaş ile sadece bu dönemde karşılaşılmaktadır.

Kaynak: Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV), Harun Karadeniz (Olaylı Yıllar ve Gençlik), Vehbi Moğol (6. Filoyu Protesto Eylemleri ve Kanlı Pazar), Ali Özsoy – Özgür Erdem (Türk Solu, Sayı:76, 21), Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (İletişim Yayınları, Cilt 7, sf. 2185-88)

Yorumlar