Kılıçdaroğlu'nun canı Abdullah Cömert'inkinden daha mı değerli?

CHP’nin mevcut Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun ayaklarının önüne, katıldığı şehit cenazesinde kurşun bırakıldı. Bu ağır tehditte bulunan zavallının Başbakan Binali Yıldırım’la konuşurken fotoğrafı çıktı. Demokratik bir hukuk devletinde yaşıyor olsaydık, Başbakan’ın o koltukta artık oturamıyor olması gerekirdi, ancak böyle bir beklenti bile oluşmuyor artık.

Gelelim meselenin özüne..

Şehit cenazesindeki olayın öncesinde Kılıçdaroğlu, Ahmet Hakan’ın programında şöyle bir açıklama yapmıştı:

"Biz kadına da saygı duyarız, çöpten kağıt toplayan insana da saygı duyarız. Kimin sorunu varsa ilgileniriz ve hiç ayrım yapmayız. Biz hapiste hasta yatan PKK'lıya da gittik, DHKPC'liye de gittik, kader mahkumlarına da gittik, kendini İslami kesimden tanımlayıp hapiste yatan, sağlığı zorda olan insanlara da gittik. Hiçbir ayrım yapmadık."

Bakın, bu sözlerin hepsinin altına imzamı atarım, tanıklık ederim. Sayısız rapor hazırlayan CHP Cezaevi Komisyonu, ayrımcılığa ve haksızlığa maruz kalan her kesimden hükümlüyü ve tutukluyu ziyaret edip, sorunlarını Meclis gündemine taşıdı. “Evrensel hukuk işlemiyor” dedi ve gereğini yaptı. Salih Mirzabeyoğlu’na da gitti, Sarp Kuray’a da gitti.

Ancak...

Erdoğ*n’ın “Ya başkanlıktan yanasın, ya terörden” diyerek, toplumu olduğu gibi siyasi dinamikleri de iki kutup haline getirmek istediği son “büyük kurgusunda” Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin rolü belli olduğu için, ağzıyla kuş tutsa dahi “terörle yan yana” gösterilecek.

O yüzden, bu koşullarda; iletişim araçları iktidarın tekelindeyken “Siz İmralı’dan çıkmıyordunuz” diye söylem üretip, bunu anlatabilmek yerine (ki görüşmelerin olmasını eleştirdiğim için söylemiyorum, o ayrı bir yazının konusu) oyuna hapsolmak ve iktidarın eline malzeme vermek kadar saçma bir şey olabilir mi?

Ensar skandalında kadın Bakan için farklı algılanabilecek bir cümle kullanmanın, öncesinde söylenen tüm haklı cümleleri ekarte etmesi gibi, “PKK’lıları da ziyaret ettik” ifadesinde bulunulunca, karşısında gelişen söylemin altından kalkabilecek gücü var mı Kılıçdaroğlu’nun?

Yok.

E, kullanmayacaksın o zaman. PKK’lıları da katmayıver bi zahmet cümleye. Sonra da partili gençler faili belli billboardlardan konuşmanı yırtmak zorunda kalmasın.

Ayrıca, mesele CHP’nin Cezaevi Komisyonu’nun çalışmalarıyla övünmek noktasına gelecekse...

Dokunulmazlığa “hayır deyin” diye CHP’li milletvekillerine “yakardığım” yazımda, Kılıçdaroğlu’nun milletvekillerini azarladığı grup konuşmasına da yer vermiştim, hatırlarsanız.

O gün “Gazeteciler cezaevine girmiş, gideyim onları cezaevinde ziyaret edeyim... Yetmez efendim, sen de yatacaksın. Bedel ödeyeceksin!” diye bağıran Kılıçdaroğlu, CHP/CK’nın şevkini kırıp, emeklerini boşa çıkartırken, bugün ne olmuş da övünç kaynağı edinmiş?

Fırsat buldukça gelmiş / geçmiş komisyon üyelerinin kendilerine de söyledim, söyleyemediklerime de buradan ileteyim:

Kılıçdaroğlu o gün sizin emeklerinizi yok sayarken, Cezaevi Komisyonu üyeleri olarak sesinizi çıkarmadığınız, “İşte kitabımız, işte raporlarımız. Bizim çalışmalarımızı tüm örgütümüz, tüm kamuoyu biliyor. Size cezaevlerinden gelen teşekkür mektuplarını ne çabuk unuttunuz” diyemediğiniz için siz de suçlusunuz.

***

Şu protesto / provokasyon meslesine ufak bir pencere daha açayım.

Erdoğan’ın onayladığı dokunulmazlık(!) düzenlemesinin ardından, milletvekilleri her an polis Meclis’e dayanabilir teyakkuzundayken, şehit cenazesinde yaşanan olayın ardından Kılıçdaroğlu, İstanbul İl Başkanı’nı alarak ekranların karşısına geçti.

“Sakin güç” olarak 10 Mayıs kurultayında “gönülleri fetheden” Kılıçdaroğlu, son zamanlardaki sert sözleri ile dikkat çekiyor olsa da, az evvel ölümle tehdit edildiği için sinirlerinin bozuk olması son derece kabul edilebilir bir durumdu. Ancak bir siyasetçi; örgütün seçtiği milletvekillerine “bedel ödeyeceksiniz, hapse gireceksiniz” diye bağıran bir siyasetçi, bu tarz durumlarda soğukkanlığığını koruyamıyorsa kameraların karşısına geçmemeli.

Şöyle ki...

Bu siyasetçi; bedel ödeyeceğini, “feriştahı gelse korkmayacağını” ilan ederken; canlarıyla bedel ödeyen Mehmet Zeki Tekiner’in, Ersin Çıldır’ın, Abdullah Cömert’in ve daha nice kahramanların partisi olan Cumhuriyet Halk Partililerin elini taşın altına koymayı bırakın, gerekiyorsa o taşı gediğine doğru fırlatmaktan çekinmeyeceğini bilir elbet.

Ancak...

Bu partinin bayrağını asan Abdullah Cömert öldürüldüğü Salı ismini ağzına almıyorsan, "Birkaç marjinal grup var, eylemleri onlar yapıyor. Hatay halkı buna destek vermiyor" diyen adamı AbdoCan’ın kentinden belediye başkanı yapıyorsan, Ersin Çıldır’ın adına salon açtık deyip tabeladan ismini kaldırıyorsan, kadınlar sokakta kurşunlanırken, 55 bin çocuk sibyan mekteplerinde bağnaz bir eğitime maruz bırakılıyorken, milletvekillerin Erdoğ*n’a hakaretten 14 ay hapisle yargılanıyorken, Parlamento işlevsizleştirilmişken, madencinin barınmak, giyim, ulaşım ve eğitim gibi giderleri için sadece elinde 51 TL para kalıyorken, Kilis’te evinde oturan kadın başına gelen topla hayatını kaybediyorken, Cizre’de 15 yaşındaki çocuk TOMA’nın altında can veriyorken ağzına almadığın “özsavunmayı”, Başbakan’la görüşen bir soytarı senin ayağına mermi bıraktı diye alıyorsan, “Hoooop, Sayın Genel Başkan, bir dakika” derler.

Senin canın Abdullah Cömert’in canından daha mı çok değerli ki, polis o gencecik çocuğu katlettiğinde “Polise de güvenmiyorum. Kendi güvenliğimizi kendimiz alacağız” demedin? O gün niye aklına gelmedi bu cümleyi kurmak?

Ayrıca bu cümleyi kurabilme yetkisini sana kim verdi?

Cumhuriyet Halk Partisi, şu anda hukukun üstünlüğüne artık hiç ama hiç inanmayan bir parti haline geldiyse, polise ifade vermeyi, dava açarak hakkımızı aramayı, vs. pek çok hukuksal hakkımızdan feragat etmeyi ve elimize silah almayı düşünüyoruz demektir.

Bu cümlenin başı da buraya gidiyor, sonu da buraya gidiyor. Ben bir eyleme gitsem, basın açıklaması yapsam, o sırada karşıt görüşten birinin saldırısına uğrayıp, özsavunma geliştirsem, sonra da Genel Başkanımız buna işaret etti desem, nasıl olur mesela?

Bunun sorumluluğunu kendi başına nasıl üstlenebiliyorsun?

Cumhurbaşkanı adayını kendi başına belirledin, kaybettin.

Hep birlikte kaybettik.

Dokunulmazlık krizinde tüm parti topyekûn “hayır” diyorken, tek başına “evet” dedin, kaybettin. İlhan Cihaner Antalya’daki PM toplantısında “oylayalım, biz karar verelim” dedi, ısrarla reddettin.

Dur, daha da kaybedeceğiz.

Şimdi ayağının önüne bir mermi atıldığı için (küçümsemek amaçlı söylemiyorum, ciddi ve kınanılası bir tehdittir) “kendi güvenliğimizi kendimiz alacağız” diyorsun.

Örgütünle tartıştın mı bunu? Parti Meclisi’ni toplayıp, “Artık CHP kadroları özsavunmayı düşünmelidir, seçimsiz kurultay toplanıp bu konuyu değerlendirmelidir” dedin mi?

Hayır.

O zaman geçmiş olsun Sayın Genel Başkan. Size tavsiyem o kurşunu polise de teslim etmemenizdir, kriminal incelemesini de kendiniz yaparsınız.

Yorumlar