TARIMDA ÖZE DÖNÜŞ: TOPRAKTAN SOFRAYA ÖRGÜTLENELİM!

Adam Smith 1776’da kaleme aldığı Ulusların Zenginliği kitabında, en zengin ile en yoksul millet arasında 4 ya da 5 kat fark olduğunu söylüyordu. Bugün ise bu fark 40 katın üzerinde. Bugün neoliberalizm olarak karşımıza çıkan sistemde derinleşen gelir uçurumu sistemin bir yan etkisi mi, yoksa zaten amacı mı?

Büyüme yalanıyla insanlara vadedilen ve hiç gerçekleşmeyen refah; doğanın ve canlıların yok olması, açlık ve yoksulluk olarak karşımıza çıkıyorsa, alternatifleri tartışmanın zamanı gelmedi mi?

Birleşmiş Milletler Örgütü, 2010 yılında açlık sorununu çözmek için yılda 80 milyar Dolar kaynağın yeterli olduğunu duyurmuştu. Bir yandan silahlanmaya harcanan para, yılda 1630 milyar Dolar’dı. “Kapitalizm emperyalizmi devreye sokmadan, emperyalizm savaş çıkarmadan, hegemonya da düşman üretmeden” sürmeyeceğine göre, son 5 yılda dünya silah ticaretinin %16 artmış olması, insan emeğinin enerji ve doğal kaynaklar ile yok etme araçları üretimine tahsis edildiği ortada.

Sanayi Devrimi’nin sonrasında şekillenen ve gözle görülmeyen bir sistem tarafından, insanların ve doğanın makinelerin uzantısı olarak sömürüldüğünü algılamak için rakamlara ihtiyacımız var mı?

Türkiye’de büyüme arttıkça nüfusla orantılı bir şekilde istihdam olanakları artmıyor. Kayıt dışı ekonomiyi dışarıda tuttuğumuz halde, büyüme arttıkça işsizlik rakamları da yükseliyor. IMF ve Dünya Bankası’nın Yapısal Uyum Programı neticesinde nüfusun en üst %20’sinin zenginliği en yoksul %20’nin 20 katına çıkmışken, ülke halklarının gelirleri %60 gerilemişken, “neden yoksuluz” diye sormanın zamanı gelmedi mi?

“Neden aç” olduğumuz sorunsalı başlı başına cevabı ortada olan ama pek de kimse tarafından dillendirilmeyen bir olgu olarak karşımızda duruyor.

Üretim artışını öngöremeyen, “desteklemenin ürünle irtibatlandırılmadığı” tarım politikaları, mali mülahazaların ipoteğine girmiş durumda.

Botanistler ve tarım tarihçileri, tarımın keşfedildiği neolitik çağın başından beri, uygarlıkların beslenmek ve giyinmek için 10 bin çeşit bitki türüne dayandığını tahmin ediyorlar. Şimdilerde ise tarım yalnızca 50 kadar türle yoluna devam ediyor. Dünyanın sayılı zenginlerin enerji ihracatında kullanacakları biyoyakıtlara ham madde olarak kullanılan soya ve palmiye monokültürü üretimine yönlendirilmesi de “temel ihtiyaçlar” için mi tarım, sermaye için mi tarım sorusunu beraberinde getiriyor.

İklim değişikliğinde payı %30 olan endüstriyel tarımla; kâr amaçlı üretim yapılıp, sağlıklı besin kaynaklarına insanların ulaşım hakkı ellerinden alınmasıyla birlikte, toprak da fakirleştirilerek, ürünün kalitesinden çalındığı gibi, mineral ve vitamin gibi temel unsurlardan yoksun meyve sebzeler elde ediliyor. Yani sermaye sahipleri zenginleşirken, toprak fakirleşiyor.

2.7 MİLYON ÇİFTÇİ TARIMDAN UZAKLAŞTI

Uluslararası Tarımsal Üreticiler Federasyonu (IFAP) araştırma raporuna göre Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren 2,7 milyonluk bir nüfusun tarımdan uzaklaştı. Rapora göre, 2016 itibariyle Türkiye’de geçimini tarım ile sağlayan nüfus yaklaşık 15 milyon. 2000’li yıllarda tarımsal nüfus içerisindeki oran yüzde 35’lerde iken, şu an ise bu oran Türkiye’de yüzde 19,8’a düştü. Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı olan kişi sayısı 2,2 milyon. Rakamlar ise, Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren 2,7 milyonluk bir nüfusun tarımdan uzaklaştığını söylüyor.

Türkiye nüfusunda aynı zaman dilimi içerisinde %2’lik bir artış olmasına rağmen, çiftçilerin tarımdan uzaklaşmasının pek çok nedeni var. AKP hükümetinin “büyüme” adı altında dayattığı enerji politikaları, jeotermal yatırımlar ile bu kaybı tetikliyor. Ancak “büyüme” gerçekleşirken, istihdam olanaklarının gelişmemesi ve kentlerde “büyüyen” işsizlik, tarımdan vazgeçmek zorunda kalarak ve kente göç eden köylülerle birlikte daha da artıyor.

ÇİFTÇİLER NEDEN TARIMDAN VAZGEÇİYOR?

Çiftçilerin tarımdan vazgeçmesinin gerekçeleri çok boyutlu. Ancak, son dönemde bu denli yüksek kopuşların oluşması, 2012’de getirilen Büyükşehir Yasaası’na mercek doğrultma zorunluluğumuzu doğuruyor.

AKP’nin getirdiği ve köylüleri tarımdan uzaklaştıran Büyükşehir Yasası’nın etkileri uzun vadede sürüyor. Çevre kirliliğini de beraberinde getiren Büyükşehir Yasası, toprağın gerçek sahibi köylüleri kente sürerken, sermayeyi de köylere rant alanları oluşturmaları için davet ediyor.

2001 ile 2010 arasında tarım arazilerinin amaç dışı kullanımına izin verilen alan 827 bin hektarı bulurken; bu yasa sayesinde kırsal arazi kentleşiyor, kentsel arazi arsalaştırılıyor ve arsalardan da imar yoluyla rant alanı açılıyor.

11 MİLYON KÖYLÜ BİR GECEDE KENTLİ OLDU

TÜİK rakamlarına göre, 34 bin 434 olan köy sayısı yasa sonrasında 18 bin 214’e düştü. 11 milyon köylü bir gecede kentli olurken, 16 bin 220 köy ve 1583 belde mahalle yapılarak şehirlere bağlandı. Bir anda Türkiye’deki kırsal nüfus %23’ten %9’a düşürülürken, bu değişimin yansımaları hiç tartışılmadı.

AKP’nin Büyükşehir Yasası ile, daha önce “köy” olan alanlar “mahalle”ye dönüştürüldü. Bir gecede “kentli” yapılan 11 milyon köylüden söz ediyoruz. Bu durumun sosyolojik etkilerini tartışmak bir yana, ekonomik tarafına bile ışık tutulmaması, medyada yer bulamayan köylülerin seslerini duyuramamasıyla birlikte tarım ve hayvancılık alanında derin yaraların açılması da kaçınılmaz oldu.

Yasa, hayvancılık üzerinde oldukça büyük bir sorunu da beraberinde getirdi. Kent yaşamı öncelikli tutulup, kırsalın ihmal edildiği düzenlemeye göre; daha önce köy olan alanlar mahalleye dönüşmesiyle birlikte yeni kurulacak hayvancılık işletmeleri ruhsat alamaz hale getirildi. Yani, şikayet halinde besicilik yapan işletmeler birer birer kapatılırken, vatandaşların ithal hayvanlara bağımlılığı daha da pekiştirildi.

BAHÇEDEKİ SU MALİYETE TABİ OLUNCA...

Hayatını tarımla geçindiren köylüler ise, maliyetleri daha da arttığından “astarı yüzünden pahalı hale gelen” baba mesleklerinden birer birer vazgeçmek zorunda kaldılar. Bunun nedenleri çok yönlü aslında. Köylerde içme suyu, sulama suyu, atık su giderleri, altyapı yatırımları, vb. giderler için zamanla “bedel, katılım payı” alınmaya başlandı. Bahçedeki, tarladaki, yayladaki, meradaki su ücrete tabi olmaya başlayınca maliyetler de çoğaldı.

KENTLİLEŞTİRİLEN AMA KENT İMKANLARINDAN YARARLANAMAYAN KÖYLÜLER

Köylüler de bir anda kentlileştirildikleri halde, kentin imkanlarından yararlanamadıkları gibi, bir de maliyetlerine katlanmak zorunda bırakıldılar.

Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Bülent Gülçubuk şu sözlerle, bugün çiftçilerin yaşadığı sıkıntıya ilişkin 2012 yılında şu uyarıda bulunmuştu:

“Türkiye’de suyun %75’inin tarımda kullanıldığı düşünülürse, çiftçi ve kırsaldaki aileler ağır ve maliyetli bir durumla karşılaşacak.”

Üzüm Sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu da, Büyükşehir Yasası’nın “sermayenin ‘parasını vererek’ meraları betonlaştıracağı”na dair şöyle bir öngörüde bulunuyor:

“AKP’nin idari yapıyı merkezileştirmek istemesinin nedeni 21. yüzyılda sermayenin merkezileşmesinin en önemli araçlarından olan gıda, su ve doğanın metalaştırılmasının önündeki her türlü engelden kısa yoldan kurtulmak ve sermayenin önünü açabilmek. Bu yasa ile mera ve yaylak alanlar da ranta açıldı. Çünkü köy tüzel kişiliklerinin malı olan otlak ve meralara merkezi yönetim el koymuş, özelleştirmenin yolu açılmıştır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından hızla yeni mera ve otlak yönetmeliği hazırlandı. Geçmişte yürürlükte olan Mera Yönetmeliğinin 8. maddesi, kadimden bu yana mera, yaylak ve kışlak olarak kullanılan arazilerin ihtiyaç fazlası olan bölümlerini talep edilmesi durumunda öncelikle hayvancılıkla uğraşan yöre halkına ihale yoluyla tahsis edilmesini sağlıyordu. Yönetmeliğin ilgili maddesi, 25 yıllığına yapılabilen tahsislerin, arazinin yalnızca hayvancılık amacıyla kullanılması koşulunu hükme bağlarken, her beş yılda bir ilgili komisyonca yapılan değerlendirmeyle meraların kullanılmasını denetim altında tutuyordu. Meraların betonlaşmasının yolunu açan yeni düzenlemeyle, 20 yıllık ot parasını yatıran inşaat firmaları, bugüne kadar keçi, koyun ve ineklerin otladığı arazilere kolaylıkla el koyup yatırım yapabileceklerdir.”

Çobanoğlu pek de haksız sayılmaz. Zira Büyükşehir Yasası'na göre özetlersek:

-Yeni rantlar yaratılabilir,

-Meralar amaç dışı rahatlıkla kullanılabilir,

-Doğal kaynaklar üzerindeki baskı arktabilir,

-Kırsaldan kente yeni bir göç dalgası daha yaşanabilir,

-Sermaye için ucuz işgücü ortaya çıkabilir,

-Kırsal araziler kentsel arazilere dönüştürülebilir,

-Kırsal bölge topraklarının imara açılması kaçınılmaz olabilir.

KÖYDEN KENTE YENİ BİR GÖÇ DALGASI

Bu yasa ile spekülatörlere ve küresel sermayeye tahsis edilebilecek olan tarım topraklarında, daha önce üretim yaparak geçimini sağlayan çiftçiler, ucuz işgücü olarak çalıştırılmaya devam edebilirler. Ya da artan maliyetlerle tarımdan vazgeçmeye zorlanan işçiler, kentlere göç ederek oralarda işsizler ordusunun bir parçası olabilirler. Tarımdan vazgeçirilen 2.7 milyon çiftçinin kent ve koşullarında nasıl hayatlarını idame ettirdikleri ve bu göç dalgalarının kent yaşamına etkisi mutlaka araştırılması gereken bir olgu olarak karşımıza duruyor.

NE YAPILABİLİR SORUSUNU SORMAK: GIDA MÜŞTEREKTİR, TOPRAKTAN SOFRAYA ÖRGÜTLENELİM!

Gıda üzerinden el konulan hayatlarımızı, ürünlerimizi, bedenlerimizi geri alırken mevcut gıda rejiminin alternatiflerini kurmak, yeni ilişkiler tasarlamak amacıyla yola çıkan örgütlenmeler Türkiye’de de sahada yerini almaya başladı.

Köylünün emeğini kooperatifler aracılığıyla dolaysız bir şekilde kentli ile buluşturmaya çalışan girişimlerin yanında, akademik çevreler de müşterekler ve kolektif mülkiyetler üzerine çalışmalarını yoğunlaştırdı. David Harvey’in, Marx’ın “meta fetişizmi”nden aldığı ilhamla, içinde bulunduğumuz çıkmazı “gıda fetişizmi” olarak kavramsallaştırdı. (Akbulut)

GIDA ÜRETİMİNDE GÜÇ İLİŞKİLERİNİN EŞİTSİZLİKLERLE ÖRÜLDÜĞÜNÜ GÖREBİLMEK

Ekoloji Kolektifi üyesi, feminist ekonomistlerden Bengi Akbulut, gıda mücadelesinde kadın emeği perspektifinden kaleme aldığı “Sofradaki Yemeğin Ötesi: Gıda Müşterekleri ve Feminizm Üstüne” başlıklı makalesinde, gıdanın bu meta halinin üzerini örttüğü süreçleri ifşa edebilmek için gıdayı üretiminin başlangıcından tüketim noktasına kadar uzanan, farklı aktörler içeren bir süreçler bütünü olarak görmekle başlayabileceğimizi belirterek; bu bütünün içerisinde tarımsal üretimde kullanılan tohumların nereden ve nasıl tedarik edildiğinden, sulama suyunun nereden elde edildiğine; gıda üretiminde ne tür emek biçimlerinin kullanıldığından üzerinde ekim yapılan toprağın mülkiyetine bir dizi boyut bulunduğunu, gıdayı bu şekilde birçok coğrafyayı ve özneyi birbirine bağlayan bir süreçler zinciri olarak görmenin, bu süreçlerin belli toplumsal, ekonomik, politik ilişkilerden müteşekkil olduğunu ve dolayısıyla güç ilişkileri ve eşitsizliklerle örüldüğünü görünür kılmanın yolunu açtığını kaydetmişti.

ÖZYÖNETİM MESELESİ: KÖY / KENT MECLİSLERİ

Çiftçi Sen Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem, de “ne yapılabilir” sorusu üzerinde ciddi bir şekilde duran isimlerden:

“Bilindiği üzere her melanetten bir çıkış yolu mutlaka vardır. Aranırsa bulunur. Çözüm için köyün ortak mallarının rantiyeye açılması, talancılara verilmesi yerine, tarımsal üretim yapan çiftçilere yeniden fakat bu kez daha da güvenceli kazandırılması üzerinde düşünülmesiyle işe başlanabilir. Belediyeler, çiftçiler ortak çözümler üretme amacıyla bir araya gelebilir. Sorunun sahibi köylüler ve çözümün parçası olabilecek belediyeler ortak mücadele ile çıkış yolu bulabilir. Çiftçilerin ekonomik örgütlenmeleri yok denecek düzeyde. Piyasayı tüccarlar ve sanayiciler istedikleri gibi evirip çeviriyor. Yapacağımız bütün çalışmalarda doğrudan katılımınızı sağlayacak olan sizin oluşturacağınız köy meclisleriyle birlikte kararlaştıracağız.”

TARIMDA ÖZE DÖNÜŞ MANİFESTOSU

Marksist ekonomist Fikret Başkaya, geçtiğimiz günlerde Yordam Kitap’tan çıkan “Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto” eserinde sermayeleştirilen tarım toprakları ve kapitalist sömürü düzeni üzerinde dikkatli bir şekilde duruyor.

Gıda, fidan, tohum ve kimyasallların her sektöre hakim az sayıdaki çok uluslu şirketlerin elindeyken gıda güvenliğinden ve egemenliğinden söz edilemeyeceğini söyleyen ünlü iktisatçı, Brezilya, Paraguay, Arjantin gibi ülkelerde %90’ı GDO’lu olan soya üretimine dayalı tarımın bölge çiftçilerine dayatıldığını hatırlatıp, köylülerin topraklarında ne üreteceklerine çok uluslu firmaların karar verdiğini kaydediyor.

“Tarımda Öze Dönüş Manifestosu” olarak özetleyebileceğimiz bir başlıkla, Fikret Başkaya’nın tarım sorunsalına, kapitalist sistemin dışında yer verdiği çözüm önerilerini şöyle sıralayabilirim:

  • Tarımsal üretimi piyasanın insafına terk etmeyeceksin.
  • Sermayenin saltanatına tarım reformuyla son vereceksin.
  • Doğayı ve sağlığı esas alan gübrelendirmeyi kullanacaksın.
  • Tarım ve hayvancılığı birlikte yürüteceksin.
  • Gıdaların uzun süre bozulmaması için kimyasal kullanmayı değil, “yerinde üretim ve tüketimi” esas alacaksın.
  • “Toplum destekli üretim” ile, üretenle tüketen arasındaki yabancılaşmayı bitireceksin.
  • Nüfusu coğrafyaya dengeleyecek, “ucube” mega kentlerin oluşumunu engelleyeceksin.
  • Kârı ve verimi değil, insani ihtiyaçları gözeteceksin.
  • Sanayi gübresi ve zehir kullanmayarak, “emek yoğun” üretimlere döneceksin.
  • Daha çok et için hayvanlara kimyasal vermeyi bırakacak, “çok” değil, “ihtiyaç oranında” et tüketimini teşvik edeceksin.

“Mülksüzleştireni mülksüzleştireceksin” diyen Başkaya’nın da işaret ettiği gibi, ortak yaşam alanlarını değişim değerine indirgemeyen görüşler, son zamanlarda oldukça dikkat çeken bir yükseliş sağladı.

LATİN AMERİKA’DAN YÜKSELEN “TOPRAKSIZ KÖYLÜ” HAREKETLERİ

Özellikle Latin Amerika’da 80’lerin başından beri yükselen ekolojik tarım hareketleri, kolektif mülkiyet ve müşterekler temelinde yükselerek ciddi başarılar elde etti.

Brezilya Topraksız İşçiler Hareketi (MTS), 1984’ten beri 400 binden fazla sayıdaki topraksız aileyi, işgal ettikleri 3 bin araziye yerleştirdi mesela. Spekülatörlerin dayattığı “soya monokültürünü” ve soya üretimini yaygınlaştıran hakim tarım politikalarını geri püskürtmeyi genel olarak başardıkları bile söylenebilir.

Gerçi MTS toprak işgalindeki meşruiyeti özel mülkler ekilmediği, mülk sahibi ve işçiler arasında çelişkiler doğduğu ya da çevresel zararlar olduğu takdirde kamulaştırılma gerçekleştirilebileceği yönündeki Brezilya Anayasası’ndaki bir maddeden alıyorlar. Ancak, merkezi hükümetlerin ve sermayenin desteklemediği bu “topraksız köylüyü topraklandırma” çalışmalarının Anayasa’ya aykırı bir şekilde işletildiği ülkeler de mevcut.

Honduras Aguan Köylü Hareketi (MUCA)’da köylülere dayatılan palmiye monokültürünü reddeden topraklı / topraksız köylüler, uzun süredir bölgede geniş bir hakimiyeti bulunan Miguel Facussê’ye karşı mücadele veriyorlar. Kapsamlı bir tarım reformunu talep eden köylüler, biyoyakıt üretiminin karşısında müşterekleri savunuyorlar. 2005’te Honduras Devlet Başkanı Manuel Zaleya, köylülerin bu talepleri karşısında var olan ama uygulanmayan bir yasayı devreye koymaya niyetlenince sermayenin de baskısıyla görevden alınmıştı.

Paraguay Köylü Hareketi, Arjantin Ulusal Köylüler Hareketi, vs... Dünyada köylülerin yerinde üretim, özyönetim ile karar verilen bir üretim – tüketim ilişkisi ve çevreye zararsız bir şekilde örgütlenilen ortak kullanım alanlarını oluşturan kaynakların organizasyonunu gerçekleştiren pek çok örnek var.

Nobel ödüllü ekonomist Ostrim’in müşterekleri ön plana çıkartan ve kendisine ödül kazandıran çalışmasında, Alanyalı balıkçıların organizasyonunu da örneklendirmişti. Neyi ne kadar üreteceklerine ve tüketeceklerine kendilerinin karar verdiği alternatif örgütlenmelerin oluşturulması ve desteklenmesi, tarım sorunsalının yegâne çıkışı olabilir.

KÖYLÜ – SİYASET İLİŞKİSİ BİRLİKTE YÜRÜTÜLMELİ Mİ?

James Petras, 2005’te kaleme aldığı makalesinde; “Doğrudan eylem mi, seçim siyaseti mi?” diye sorarak şu tespite dikkat çekiyordu:

“Ekvator’da CONAIE, iki noeliberal başkan devirdi, seçim siyasetine dönüp de Başkan Gutiernez’i destekleyince siyasi baskılar arttı, harekette kopmalar oldu.”

Ne zaman “merkez – sol” seçim siyasetine güvenilse, kolektif örgütlenmelerin hüsranla karşılaştığına işaret eden Petras, Brezilya’daki Lula rejiminde MTS’nin toprak işgallerini azaltmaya başladığını, spekülatörlerin saldırısına maruz kaldıklarını ve Bolivya’da da kokaleroların (koka üreticileri) koka ekimini yasaklayan proramlarla, gerici bir petrol yasası ve tutulmayan sözlerle karşı karşıya geldiklerini hatırlatıyordu.

Venezuela’da Chavez başkanlığında köylülerle hükümet arasında iyi sayılabilecek ilişkilerin olması, Chavez’in toprak reformuna sıcak bakması şeklinde yorumlanabilse de, kolektif mülkiyet temelinde yükselen köylü hareketlerinin siyaset ile ilişkisini ne boyutta tutması gerektiği henüz Türkiye’de olmasa da dünayda tartışılan bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.

YENİ OLAN ESKİYİ KONUŞMA ZAMANI

Üretimle ihtiyaçlar arasındaki bağın koparıldığı ve üretim eyleminin üretim için üretime evrildiği sistemde, üretmek için emeğe, doğal kaynaklara, hammadeye ve enerjiye ihtiyaç olduğunu göz önüne aldığımızda ve doğal kaynakların sınırsız olmadığını hesaba kattığımızda sistemin tıkandığını görmek zor değil.

Ancak bu tıkanıklık, iklim krizi ile birlikte ekosistemin yok olması anlamını da üzerinde taşıyarak tökezliyor. Sınırsız üretimin ve sınırsız tüketimi sürdürmenin imkânsızlığıyla birlikte, özellikle “insani ihtiyacımız” olan “beslenmeyi” ve gıda müştereklerini daha bir konuşmamız gerekiyor.

Siyasetin devreye girdiği alanlarda, neoliberalizmin etkisi altında, insani ihtiyaçlara değil de kâr arttırımına yönelik endüstriyel tarım sürdürüldükçe, var olan kaynakların tüketilmesi ve binlerce yıldır sürdürülen tarımsal faaliyetlerin sona ermesi kaçınılmaz olacak.

Tam da bu yüzden böyle bir tarımın “sürdürülebilir” bir yanı yok.

Şimdi alternatifleri konuşma zamanı.

Yorumlar