Baykal'a 'özgür', Tanju'ya 'sansür'

Kılıçdaroğlu Adana mitinginde Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan'ın da aralarında bulunduğu "bir grup" tutuklunun ismini sıraladı ve meydanda bulunan partililere "burada" dedirtti. Kendisi "bir grup gazeteci" dediği için bu tabiri kullandım. Bu grubu on binlerce tutuklu arasından kim seçti bilen yok. O "bir grup" arasında Mehmet Baransu da bir bavul arasında sıkıştırılsa garip kaçmayacakmış.

Saydığı isimlerin hepsi gazeteci değil bu arada. Kurultayda karşı listesinden PM üyesi adayı olan Atilla Taş'ı muhalif olduğu için tutukladıklarında sesini çıkarmayan da Kılıçdaroğlu'ydu. Danışmanı Fatih Gürsul da FETÖ kapsamında önce ihraç edildi, şimdi de gözaltına alındı. Neden "Benim danışmanım Fethullahçı değil" demiyor Kılıçdaroğlu? Ya da o da "kandırıldım" desin. Alıştık kandırılmışlar tarafından yönetilmeye nasılsa... Öyle değilse sahip çıksın diyeceğim ama bu sahip çıkma noktasında pek iyi olduğunu söyleyemeyeceğim.

Kılıçdaroğlu, Nazlı Ilıcak ve şürekâsının arasına Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ya da Turhan Günay gibi sayılan listeden çok çok alakasız isimleri de sıkıştırarak eksiğini tamamlamayı planladıysa bile fazlasıyla eline yüzüne bulaştırdığı kesin.

Buradan basın özgürlüğü için gazetecilerin tutuksuz yargılanması talebi çıkmıyor da, kumpas davalarda medya tetikçiliğini yapan insanların mağdur edilenlere emrivâki bir şekilde alkışlatılması durumu göze çarpıyor.

AKP’nin Gülen cemaati ile kol kola oldukları dönemde Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalardaki sahte delillerle insanlar mağdur edilirken o delilleri bavuluna dolduranlar o saydığı isimlerin çoğu…

Ben gazeteciyim. Haber için belge kovalarım, belgenin doğruluğunu teyit etmeden haber yazmam. Şimdiye kadar da toplumu bir kez olsun kandırmadım, yüzlerce haberimden biri bile “yalana” ya da bir “kumpas”a hizmet etmedi.

Ama Nazlı Ilıcak cezaevine gönderildiği gün “kandırıldım” dedi. Aynı şekilde ilginç olansa, Ahmet Altan’ı operasyon haberleri için değil, darbe önce “subliminal mesaj veriyordu” diyerek tutuklamış olmaları.

Bana zulmedeni bile zalime teslim etmem, hukuk isterim onun için. Adil yargılansın isterim. Mağduriyetler giderilsin, devletin ve diğer tüm yaşamsal alanlara sirayet eden tarikatlerin ve başka dini örgütlerin faaliyetleri soruşturulsun isterim. Bunları hep birlikte isteyelim hatta.

Yargının siyasallaşmanın zirve noktasına vardığı bugünlerde AKP’nin siyasal hesaplaşmasına boğazlanan hukuku alet etmesine tabi ki karşı çıkalım.

CHP Salih Mirzabeyoğlu'nun da Sarp Kuray'ın da başına gelen hukuksuzluklara aynı anda tepki verdiğinde avuçlarımız patlayana kadar alkışladık. Kimliğine, inancına bakmıyor, doğru olan budur işte dedik. 

Ancak...

Yapılan bu değil ki!

Dün gemisine bindikleri Gülen cemaatinin dümeniyle toplumu yönlendirmeye çalıştığı kendi ifadeleriyle de açıkça ortada olan isimleri meydanlarda alkışlatmak nedir?

Birbiriyle alakalı alakasız isimleri aynı çuvala koymak nedir?

Bir de millete bu isimleri alkışlattıktan sonra şöyle buyuruyor mevcut Genel Başkan Kılıçdaroğlu:

“Onlar şu anda hapiste, ama onlar aynı zamanda Adana meydanında, yüreklilerin bulunduğu meydanda, cumhuriyete, demokrasiye sahip çıkan meydanda, Mustafa Kemal’in meydanında onlar şimdi”

Mehmet Altan’a sorsan; “Yok yahu, benim ne işim var o meydanda” der, o derece yani…

Haliyle CHP içinden de yoğun bir tepki geldi Adana mitinginde yaşanan bu duruma.

Önceki Genel Başkan Deniz Baykal şöyle konuştu miting için:

“Bizim bunu kabul etmemiz için bir neden yok. Özellikle Ergenekon sürecinin mimarları konumunda olan, Ergenekon davasının bavulla getirilmiş uydurma delillerini sahiplenip ballandırarak herkesin inanmasını sağlayan, bunu, hiçbir inandırıcı delil olmadan bizzat kamuoyuna aktararak büyük bir komplonun aktif unsuru olarak görev yapmış olanların ödüllendirilmesini, topluma saygıdeğer bir hedef olarak gösterilerek alkışlanmasının sağlamasını haklı bulmak mümkün değil. Sayın Genel Başkan dikkat etmeden, bir ayrım yapmadan ve toplumun bu duyarlılığı göstereceğini de muhtemelen dikkate almadan bunu yapmıştır. Bunu büyütüp böyle içinden çıkılmaz bir olay haline getirmemek lazım. Yanlış olabilir, bunu toparlamak lazım.”

Parti Meclisi üyesi Bolu Milletvekili Tanju Özcan da çıktı ve şu açıklamayı yaptı:

“Ilıcak, Altan, Bulaç'ın isimlerini Adana mitinginde hangi mantıkla okuyup kitleye alkışlatmaya çalışıyorsunuz? Benim için artık bardağı taşıran son damlaydı. Artık CHP, oraya buraya savrulan, hiçbir konuda net duruşu olmayan, hiçbir krizi yönetemeyen bir duruma geldi. Siz yaptıklarınızla, söylediklerinizle ve daha önemlisi tutarsız davranarak, bugün söylediğinizin yarın arkasında durmayarak bu haksız algıların oluşturulmasına zemin hazırlıyorsunuz. Sıkıntı bu. CHP'nin neredeyse hiçbir konuda kırmızı çizgisi kalmadı. Biz öyle İçişleri Bakanlığına iki satır dilekçe verilerek kurulmuş bir parti değiliz, cumhuriyet kurmuş bir partiyiz. Elbette bizim ilkelerimiz olur, cumhuriyete her zaman sahip çıkarız. Herhalde Ali Bulaç da şaşırmıştır. Cumhuriyete düşmanca tavır takınan, uzun yıllar halkı Cumhuriyetten soğutmaya çalışan bir adam bile Adana meydanında CHP'lilere niye alkışlatıldığını anlamamıştır. Bugüne kadar tutarsız tavrımız yüzünden her krizden zararlı çıktık. Şimdi en büyük kriz kapıda. Başkanlık sitemi. Bugüne kadar hiçbir krizi yönetemedik, bundan sonra en büyük krizi yönetebileceğimize dair bir emare göremiyorum.”

Kılıçdaroğlu’nun kimsenin anlam veremediği bu tavrına ilişkin verilen iki net tepkiyi yazdım size. Sağlıklı analiz edebilmeniz için tavır koyanları kulaktan duymayın, kendiniz dinleyin istedim.

Dinleyince göreceksiniz ki... Baykal da Özcan da aynı şeyi söylüyor ancak Baykal’ın üslubu biraz daha yumuşak. Tanju Özcan diyor ki; “Genel Başkan’a mektup yazdım, Parti Meclisi toplantılarında, grup toplantılarında derdimi anlatmaya çalıştım ancak gördüm ki dikkate almıyor Kılıçdaroğlu.”

Partisinin ve ülkesinin geleceğinden endişe duyan ve bu endişesini her platformda dillendirmesine karşın bir adım atılmadığını gören bir parlamenter ve PM üyesi, kamuoyunun önünde konuşmayacak da nerede anlatacak derdini?

Başkanlık sisteminin kapıda olduğunu söyleyen ve partisinin bu gidişat çerçevesinde asla bunun karşısında duracağına inanmadığını, böyle bir vizyonu mevcut yönetim anlayışı içerisinde görmediğini belirten Tanju Özcan kamuoyuna anlatıyor, “bakın bu yanlış” diyor. Baykal da aynısını yaptı, çıktı Ahmet Hakan’da konuştu.

Ancak…

Bizim böyle okuduğumuzu yönetim başka bir alfabeyle okuyormuş anlaşılan. Tanju Özcan'ın disipline verileceği konuşulmaya başlandı kulislerde.

Grup Başkanvekili Özgür Özel’den disiplin söylentilerine yanıt geldi.

Baykal’ın açıklamalarında “eleştiri sınırları çerçevesinde kaldığını” ve disiplin noktasında bir hamleyi gerektirecek bir durumun olmadığını, ancak Tanju Özcan’ın o sınırı geçtiğine inandığını söyledi "kişisel olarak" Özgür Özel.

Keşke kimin hangi eleştiriyi hangi cümlelerle kuracağına ilişkin bir yönetmelik hazırlasa Özgür Özel, partiyi yöneten parti meclisi üyeleri de o yönetmeliğe göre konuşsa.

“Genel Başkan’ın ortaya koyduğu ‘belki de ironik’ yaklaşım” diye tarif ediyor Özel Adana’daki durumu. Bu alkışlatma seremonisinin ironik bir tarafının olmadığını kendisi de biliyordur sanırım.

Parti yönetiminin ne kadar “demokratik olduğunu ve disiplin kurumunun diğer partilerdeki gibi “sopa amaçlı” kullanmadığını da vurguluyor.

Peki, gerçekte öyle mi?

Tabi ki öyle değil.

Milletvekillerine baskı kuran Genel Başkan Yardımcısını haber yaptım. Dedim ki, “milletvekillerini disiplinle tehdit ediyor”. Bu sebeple beni de disiplinle tehdit etti bu isim, hatırlatabilirim size.

Ben yalan mı söylüyorum Sayın Grup Başkanvekili?

Fikri Sağlar “MYK aracılığıyla eğer hayır oyu vermezsen yeniden milletvekili olamazsın mesajı gönderiliyor” diyordu. Dedikodu yazmıyorum, Fikri Bey’in sözlerini haberleştirdim aynı zamanda, hepsi arşivde.

Fikri Sağlar yalan mı söylüyor Sayın Grup Başkanvekili?

Mahmut Tanal’ın “sen bana öyle bağıramazsın, tombaladan vekil” diyerek tavır koyduğu grup başkanvekili bir milletvekilini arayıp, “Genel Başkan dururken eleştirmek sana mı düştü, bir daha milletvekilliğini rüyanda görürsün, disiplin de kapıda” dediğini ben biliyorum, sizin kulağınız tıkalı mı bunlara?

Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu mahkeme kararıyla tescilli olan partinin meclis başkanının tavrına tavır koymak için mitingler başlatıldığında Balıkesir İl Başkanını arayıp tehdit eden MYK üyesini de yakından tanıdığınıza eminim. İl Başkanlarına Kılıçdaroğlu'nu eleştirdikleri ve koyamadığı tavrı koydukları mitingler için "Alevi düşmanı mısın sen" diyerek telefon açanları da anlatabilirim size.

İsmail Kahraman Anayasa’dan laikliği çıkaralım dediğinde partiden net bir tavır koyulmamıştı hatırlarsanız. Kem, küm... Bir grup milletvekili imza toplamaya kalktığında Burdur Milletvekili Mehmet Göker’e imzaların toplandığı kağıdı yırttıran ne oldu Sayın Grup Başkanvekili?

Kim amorf dedi, kim disiplinle tehdit etti?

Deniz Baykal da Tanju Özcan da “bu yanlıştır” dedi. “Deniz Baykal’ın sözleri eleştiri sınırı içerisinde, Tanju Özcan’ın değil... Buna da ben değil, parti yönetimi karar verir” diyorsanız eğer burada da yarın yöneltilecek eleştiriler için bir aba altından sopa gösterme durumu yok mu?

Ya da “CHP tek sesin, tek karar vericinin yönettiği bir parti değil” diyorsunuz ya, Ekmeleddin İhsanoğlu ismini kim CHP’nin hangi yönetsel organında dillendirildi? Siz de çok iyi bilmiyor musunuz bu ismi CHP'ye dayatan tek karar vericinin Kılıçdaorğlu olduğunu? 

Mevcut fezlekeler üzerindeki dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla milletvekilleri bir bir cezaevine gönderildi. Belki yarın sizi de gönderecekler. Kılıçdaroğlu'ndan başka kim evet demek istiyordu da Anayasa'ya rağmen evet dediniz?

Hadi dediniz, 110 milletvekilinin imzasıyla bu durumu değiştirmeniz mümkündü, Kılıçdaroğlu istemediği için yine sesinizi çıkarmadınız. Çıkarttınız mı Sayın Grup Başkanvekili?

Bunu da pek merak ediyorum aslında... Deniz Baykal’ın sözlerinin de parti disiplinine uygun olmadığını düşünseydiniz bunu ekrandan “şahsi kanaatim” diyerek dillendirebilecek miydiniz?

Bu durumun Tanju Özcan’ın Muharrem İnce’ye yakın olması ile bir alakası var mı? Tanju Özcan'ın hangi cümlesi o sınırı aştığını düşündürttü size?

Bu partide bu koşullarda, bu yönetimle Grup Başkanvekili olmak zor iş diye tahmin ediyorum. Ancak Başkanlık dört nala geliyorken… Parlamenter sistemin işlemediği Meclis’te grup yönetmek sadece bürokrasinin işlemezliği arasına sıkıştırılmışken... Doğru bildiğini söylemenin bedeli disiplinse, gidilir. Bedelse, ödenir. Gerekiyorsa yeni yol çizilir.

Ancak…

Sayfalar dolusu yazdık, çizdik.

Kimse değil, siz çıkıyorsunuz ve “partinin organları görüşür” diyorsunuz. Kimse değil, siz kalacaksınız akıllarda. Soma’nın, Botan’ın karanlığını anlatan inançlı bir siyasetçinin “disiplin” diyen ekran yüzüne dönüşmesi kalacak akıllarda. Kimse "Anaların gözyaşı Botan'da da Soma'da da aynı renk" diyen Özgür Özel’i hatırlamayacak bu gidişle, “Partinin yetkili organlarında görüşülür” diyen Özgür Özel kalacak ne yazık ki. O kadar emeğe yazık değil mi?

Hala Kılıçdaroğlu ile yol yürümenin gerekliliğine inanıyorsanız ve dün olduğu gibi Veli Ağbaba ile kürsüye çıkarak “Yanındayız, destek veriyoruz” noktasındaysanız Başkan’ın diktasına örülen yola bir taş da siz döşüyorsunuz demektir. Sorumluluğunuz var demektir.

Yok, o noktada değilseniz çıkın açıklayın. “Dün Başkanlık sistemine karşıyız diyen Kılıçdaroğlu bugün niye ABD tipi Başkanlık’la gelirlerse olabilir, bir bakalım diyor. Bu nasıl çelişkidir” deyin. Neden demiyorsunuz?

Siz kurultayda liste deldiniz, ön seçimden birinci çıktınız ve milletvekillerinin oyları ile Grup Başkanvekili seçildiniz. Siyaseten hiçkimseye borcunuz yok, minnetiniz yok. “Kirli siyasetin her türlüsünden midem bulanıyor” diyen Özgür Özel doğru bildiğini söyleyemeyecek mi artık?

Tanju Özcan dün nasıl ki “Bu kafa IŞİD kafasıdır” diyerek Meclis Başkanı’na tavır koyduysa, Ali Bulaç’ın alkışlatılmasına tavır koyması da son derece meşrudur, Deniz Baykal’ın tavrının meşruiyeti kadar meşrudur hem de.

Bu düzen böyle gitmeyecek, gitmez.

Kılıçdaroğlu’nun tutturmaya çalıştığı harç tutmayıp, yapı çöktüğünde herkes altında kalır.

Referandumun ardından 367’ye giden seçimi gördüğümüzde ne grup ne divan kalır.

AKP’nin vermediği siyasi hesabı vermek de bize kalır.

Sel gider kum kalır, çamur gider mil kalır.

Unutmamak gerek, benden söylemesi.

Yorumlar