15 yaşındaki Eren Bülbül'ün savaşın ortasında ne işi vardı?

Trabzon’un Maçka İlçesi kırsalında çıkan çatışma sırasında şehit olan Eren Bülbül’ü o savaşın içine kim soktu?

Eren öldürüldüğünden beri bu soru vardı aklımda. Erdoğan’ın Eren’in annesi ile yapılan konuşmayı dinledim kafamı çevirdiğim her haber bülteninde. 

13 evladından birini kaybeden o güzel anne, acısının büktüğü boynunu biraz daha eğerek tutuyor elinde telefonu; devlet ile konuşuyor, taziye kabul ediyordu.

Şöyle diyordu Erdoğan acılı anneye 3 çocuktan fazlasını doğurduğu için tebrik ettikten sonra:

“Sizler kaza ve kadere inanmış insanlarsınız. Tabiki acımız var ama en büyük makam şehitlik makamı. Erenimiz böyle bir makama, hele de böyle 15 yaşında ulaşması daha da farklı.”

Eren’i öldüren kaza mı, kader miydi? Aklıma kardeşini şehit veren Yarbay Mehmet Alkan geliyordu; “Dağdaki terörü şehre indirenler, bu akan kanların sorumlusudur” deyişi... 

Adına “çözüm süreci” dedikleri süreçte neden tek bir vatandaş hayatını kaybetmemişti, bu savaş neden bitmişti, şimdi neden yeniden kan akıyordu, kimdi bu ölümleri başlatan ve bitiren. Kaza ve kaderin ötesinde bir düğme vardı ve tüm bültenler Eren’in çakmak çakmak bakan fotoğrafını yayımlarken “Bu çocuğun kurşunların arasında ne işi vardı” diye sormuyordu işte kimse. 

“Biri de çıkıp iyi ki varsın Eren demiyor” diyerek içlenmiş, çocuk kalbiyle hepimizin boğazında geçmeyen bir yumru halinde doğarken ölen Eren. Hababam Sınıfı’nın efsane müfettişi geliyordu aklıma içimde bastırdığım bir isyanla “iyi ki vardın Eren” derken: “Kim koydu o çocukları savaşa? Ben demedim mi size çocukları savaşa sokmayın diye..”

Eren 2002 yılında doğmuştu. Kulağa bile garip geliyor; yazıyla iki bin iki. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun omzunda taşıdığı çocuk bedeninin sığdırıldığı tabutunun üstündeki kağıda kayıyordu gözüm ardından: 

Eren Bülbül / 2002 – 2017

Süleyman Soylu ne yaparsa yapsın, ağır bir kartvizit gibi asılı kalacak o künye boynunda; 15 yaşındaki bir çocuğun kendi iç güvenliğinden sorumlu olduğu bu ülkede tabutunu omuzluyor olmak hiç kolay olmasa gerek.

Erdoğan’ın acılı anneye “kaza ve kader”i hatırlatarak üzerinden atmak istediği sorumluluğun yükünü açılan savcılık soruşturması hafifletebilir mi bilmiyorum lâkin, ismine “terör” ve “terörle mücadele” dedikleri bu ikili savaşın, bu ülkenin her ırktan ve her mezhepten çocuklarını birer birer öldürdüğünü; öldürmediklerini de adım adım öğüttüğünü biliyorum.

Birinin bu soruyu sorması, hatta ısrarla sorması gerekiyordu:

Bu çocuğun savaşın ortasında ne işi vardı?

Ben sordum.

Çatışmanın yaşandığı Maçka’nın Köprüyanı Mahallesi Muhtarı Nurettin Reis’le konuştum. Açık açık sordum, dedim ki:

“Ortada bir güvenlik keşfi varsa eğer, neden Jandarma ile sen gitmiyorsun da 15 yaşında bir bebe gidiyor ve çatışmanın ortasında kalıyor? Senin bölgedeki terör faaliyetlerinden ne kadar bilgin vardı?” 

Muhtar Reis de çok açık yanıt verdi bana:

“Bana önceden istihbarat gelmişti. Jandarma Maçka bölgeside terör var, teröristler var, dikkatli olun demişti. Ancak ben rahatsız olduğum için gitmedim.”

O gün çatışmanın nasıl olduğunu ve Eren’in bu ateşin içerisine nasıl düştüğünü anlatmasını istediğimde ise beni dehşete düşüren bu açıklamayı yaptı muhtar:

“Cuma günü istihbaratçılar jandarmalar geldi, yukarıda camide namaz kıldılar. PKK’lılar hangi eve girdiler, nerede kaldılar, birisi o evi bize göstersin dediler. Eren’in amcası dedi ki git jandarmayla, göster onlara. Amcası yolladı oraya yani. Sonra da işte pusuya düştüler.”

Askeri eğitim almış, askerlik yapmış ve hala yapmakta olan okuyucularıma özellikle soruyorum... 

Normal mi bu durum?

Ortada bir istihbarat var ve Cuma namazına katılıyor Jandarma o gün...

Yani halka açık olan cami gibi kamusal alanlarda bulunarak öncelikle bir hedef olarak meydanda bulunuyor.

Halkla konuşuyor, “gösterin bakalım PKK’lıların kaldığı evi” dedikten sonra, yanlarına aldığı 15 yaşındaki Eren’le kırsala, PKK’lının girdiği eve çıkıyorlar.

Eren’in yakınlarının anlattığına göre de girilen bir evdeki hırsızlığı gören Eren Jandarma’ya haber veriyor. Hırsızlık yapılan tek katlı eve Eren’le birlikte gelen güvenlik güçleri incelemelerini sürdürürken, PKK’lı terörist grup tarafından ateş açılıyor.

Çatışmadan 15 dakika sonra eve geldiğini belirten Atilla Bülbül, Eren’i evin önünden yaralı olarak aldıklarını ve ambulansa bindirdiklerini söylüyor.

Ve böyle yok oluyor Eren.

Elinde silahı bile olmayan bir insan, devletin sahip çıkamadığı bu güzel yavru PKK tarafından adice katlediliyor. Bir annenin 13 evladından biri “kaza ve kader” denilerek kendisinden kopartılıyor.

Böyle taşıyor İçişleri Bakanı, iç işlerinden sorumlu olduğu ülkesindeki çocukların tabutunu.

Yazık. Çok yazık.

Yorumlar