Boğaziçi Üniversitesi Soma Dayanışması'nın düzenlediği sempozyumdan notlar

Boğaziçi Üniversitesi Soma Dayanışması, 13 Mayıs 2014’te 301 madencinin hayatını kaybettiği faciadan yola çıkarak, Soma benzeri işçi katliamlarının bir daha yaşanmaması için “Soma: Hakikat, Adalet ve Anma Sempozyumu” ile çözüm önerileri aradı.

İki gün süren ve birçok değerli akademisyenin, aydının ve aktivistin katıldığı sempozyumun 150 yılı geride bırakmış bir üniversitede; akademik bir çatı altında gerçekleştirerek, “Bundan sonra ne yapılabilir” sorusuna yanıt arama girişiminde bulunulmasını çok değerli buluyorum.

Yakından takip ettiğim sempozyumda Soma özelinde ve Türkiye genelinde taşeron sistemin, çalışma koşullarının, sendikal mücadelenin ve alternatif ekonominin tartışılması noktasında aldığım notları sizlerle paylaşmadan önce bu girişime emek veren herkese teşekkür etmek istiyorum.

Suphi Nejat Ağırnaslı’nın sözlerine atıf ile başlayan sempozyumun açılış konuşmasını Boğaziçi Üniversitesi Soma Dayanışması Üyesi Zeynel Gül yaptı. Soma’da maden işçilerinin değersizleştirildiğini söyleyen Gül, son dönemde inşaat sektöründe artan iş kazalarına dikkat çekerek, “İş cinayetlerini bütün olarak irdelemek gerekiyor. Adalet sadece suçlu olan kişinin yargılanması değildir. Bir adaletsizlik durumunun bir daha gerçekleşmemesi için hayatı örgütlemektir” diye konuştu.

Boğaziçi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Fikret Adaman, “Türkiye'de Birikim Rejimi ve Sosyal Politikalar” üzerine bir sunum gerçekleştirdikten sonra, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Üniversitesi’nden Ayşe Buğra, sosyal maliyet üzerine görüşler aktardı. Buğra, “Soma’da yaşanan facia, bize Türkiye’nin ekonomik - sosyal yapısına dair ciddi sorunları göstermesi açısından da önemlidir. Çok hızlı ve iyi büyüdüğümüzle övündük ama işsizlik sorununun önüne geçemedik” diye konuştu.

“SOMA’DA SİSTEMLİ BİR FACİA DEĞİL DE DOĞAL AFET GERÇEKLEŞMİŞ ALGISI YARATILDI”

Soma’ya yapılan yardımların sosyolojik boyutuna değinen Buğra, “Türkiye'de yardımseverlik Soma'da görüldüğü gibi sorumluların ortaya çıkarılmasını ve adaletin sağlanmasını epeyce engelleyen bir hale büründü. Bu yardım furyasının gölgesi altında, sanki Soma’da bir sistemli bir facia değil de deprem gibi bir doğal afet yaşanmış algısı bilerek oluşturuldu” değerlendirmelerinde bulundu.

Boğaziçi Üniversitesi Soma Dayanışması üyelerinden Fethiye Erbil, Dayanışma’nın hazırladığı Soma raporunun kısa bir sunumunu gerçekleştirdi. Soma’ya gerçekleştirdikleri çok sayıda ziyaret sırasında görüştükleri madencilerin, eşlerinin, şirket çalışanlarının sözlerinden alıntılarla raporu özetleyen Erbil, Soma’da tarımının bitirilmesinin ardından insanların madene nasıl mahkum edildiklerini, madenlerin neden bölge insanı için “çekici” kılındığını, çalışma koşullarını, sendikal örgütlenme noktasındaki sıkıntıları, facianın meydana geldiğinden beri işleyen hukuki süreci ve Soma’da kadınların karşılaştıkları sıkıntılar ile facianın psikolojik etkilerini yerinde inceleyen Dayanışma’nın tespitlerini aktardı.

“AKADEMİK VE VİCDANİ SORUMLULUĞUMUZU YERİNE GETİRECEĞİZ”

Erbil raporu aktarırken, “Üniversiteler olarak akademik ve vicdani sorumluluğu yerine getirmek, bu katliamın takipçisi olmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” şeklinde konuştu.

Sempozyumda Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nün hazırladığı anma gösterisi sırasında hayatını kaybeden 301 maden emekçisinin ismi sinevizyon gösterisi halinde sahneye yansıtıldı.

TAŞERONLAŞMA VE SENDİKAL MÜCADELE

Sempozyumun birinci gününün ikinci oturumunda “Emeğin Esnekleşmesi: Taşeronlaşma ve Sendikal Mücadele” tartışıldı.

İktisatçı Erhan Bilgin, “Bu facia sınıf mücadelesinin sert bir şekilde işyerlerinden devam ettiğini açığa çıkardı. Soma olayı bize gösterdi ki kapitalizmin bütün dünya çapındaki yasaları daha belirgin hale geldi. Oysa emek bir maliyet unsuru değildir; artık değeri üreten temel unsurdur. Patron için ise önemli olan toplam ücretlerdir. Ama 90’lardan bugüne işçi ücretleri ciddi ölçüde düştü. Taşeron normal işçiden en az 3 kat daha az ücret alıyor. Böylece kapitalist toplam ücreti hayli düşürmüş oluyor. Türkiye solu taşerona karşı kapsamlı bir mücadele yürütemedi” değerlendirmelerinde bulunurken, “89 mücadelesi 12 Eylül hukukunu aşarak ilerledi. Hukuk mücadelesi mi mücadelenin yarattığı hukuk mu?” diye sordu.

DEVLET YARDIMLARI EŞİTSİZCE DAĞITARAK İŞÇİLERİ BİRBİRİNE KIRDIRDI

Soma Dev Maden Sen Eğitim Örgütlenme Uzmanı Ethem Akdoğan konuşmasında, “Soma, yeni Zonguldak’tır. Kazadan 2 ay evvel Kömürlerin ısındığı, karbondioksitin arttığı söylenmişti ama önlem alınmadı. Çünkü rödevans sistemi önlem alınmasını engelledi. Soma şimdi Yırca'dır. Orada termik santrali, doğa katliamını engelleyemezsek oranın çocukları geleceğin madencileri olmak zorunda. Soma havzada beş ocak var. Daha da artacak, Kolin şirketi de giriyor. Tüm sermayenin gözü şimdi Soma'da. Soma ezilmişliğin ve sömürünün içinde sosyal hayattan koparıldı. İşçiler 8 değil, 12 saat çalışıyor. İşçilerin öfkesi barikatları delerek geçti. Kazanın olduğu madende çalışanlara iki maaş verildi. Devlet yardımları eşitsiz dağıtarak işçileri birbirine kırdırdı. Soma'da örgütlenmemiz engelleniyor. İşverenin, sermaye yanlısı sendikaların rüşvetleri de etkili oluyor. Biz ağır ama emin adımlarla ilerliyoruz” diye konuştu.

“ÖLÜMLERİN BAŞLICA SORUMLUSU DAYIBAŞILIK SİSTEMİDİR”

Somalı maden işçisi Nihat Çelik ve Osman Kapçak, dayıbaşı sisteminin Soma’da ne anlama geldiğini anlattılar. Maden emekçisi Kapçak, “Dayıbaşılık 8 saatten 16 saat veriminin peşindedir. Ölümlerin başlıca sorumlusu dayıbaşılık sistemidir. Dayıbaşlarına hiçbir yaptırım yok. Şirkete yakın isimler tarafından her yerden işçi getiriyorlar” diye anlattı.

Maden emekçisi Ahmet Metan, çalışma koşullarının insanlık dışı olduğunu kaydederek, Dev Maden Sen'de yürütülen örgütlenme çalışmaları ile bu kölelik düzeninden kurtulmak için dayanışmanın gücünün işçi sınıfının bilincine ağır ama emin adımlarla varmakta olduğunu belirtti.

TARIMDA SERBESTLEŞME VE ÇİFTÇİLERİN YOKSULLAŞMASI

Sempozyumun ilk gününün son oturumunda tarımda serbestleşme ve çiftçilerin yoksullaşmasının sebepleri ve sonuçları tartışıldı.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Zafer Yenal, “Tarım alanları maden, turizm, enerji alanları için yok ediliyor. Bunlar sonucunda yoksullaşma, mülksüzleşme ve bir dizi sorun ortaya çıkıyor” şeklinde konuştu.

“TARIM ALANLARI BAŞKA AMAÇLAR İÇİN KULLANILIYOR”

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümünden Huricihan İslamoğlu, tarımdaki dönüşümler üzerine gerçekleştirdiği sunumunda, “Soma felaketi tarımdaki dönüşümlerin çaresizliklerin bir sonucudur” değerlendirmelerinde bulundu.

Tarım alanlarındaki istihdamda yaşanan düşüşlerin tespitini, kendi araştırmasından örneklerle açıklayan İslamoğlu, “Tütün 2002'deki yasaya kadar çok imtiyazlı bir konumdaydı. 2002 ile tam bir attan düşme durumu oldu. Tütün fiyatları eskiden 70lik rakı ile başa baştı. Şu an rakı 56 TL, tütünün kilosu ise 12 TL. Böyle bir düşüşten bahsediyoruz. Üreticinin bir kısmı göç ediyor. Göçü alternatif olarak görmeyen üretici kitlesi sıkıntı. Tarım alanları farklı amaçlara açılıyor. Artık tarım günümüz koşullarında sırf tarımsal üretim için kullanılmaları istihdam sorununu çözebilir. Çiftçinin kalkınma sürecinden faydalandırılması için tarımsal üretimin yapılacağı toprakların belirlenmesi çok önemli” diye kaydetti.

Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu, konuşmasına “Vicdanı ile cüzdanını birleştirip vicdanını cüzdanına koyan sermayenin katlettiği madencilere selam ederim” sözleri ile başladı.

Aysu, Türkiye'de tarımın serbest piyasaya dahil edilişinin tarihine değinerek, “İlk önce çiftçiyle devletin bağını kopardılar. 80 öncesinde “Ayrıca hayvancılık bakanlığı kurulsun” derken sonrasında Veteriner İşleri Genel Müdürlüğünü kapattılar. Ülkeyi ilaç firmalarının gezgin satıcılarına teslim ettiler. Özal bu ülkede tarımı liberalize etti. İlk önce çaydan başladı. İlk olarak aile çiftçiliği yapılan ürünleri yok ettiler. Ardından DYP SHP iktidarı geldi. İlk olarak yem sanayisini özelleştirdi, 12 lira olan fiyat 20 liraya çıktı. 7’den 70’e herkes çalışır tütünde. Aile çiftçiliği ve tarımın manivelası olan şeker fabrikalarını özelleştirdiler” ifadelerinde bulunduktan sonra Yırca’nın mücadelenin kilit noktası olduğunu belirtti.

“OSMANLI’NIN SON DÖNEMLERİNDE TÜTÜN ÜRETTİKLERİ İÇİN ÖLDÜRÜLEN ÇİFTÇİLER BUGÜN ÜRETEMEDİKLERİ İÇİN ÖLDÜRÜLÜYORLAR”

Tütün Sen Genel Başkanı ve Çiftçi Sen Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem, konuşmasında dünyada gıda zinciri tohumundan pazarlamaya kadar küresel şirketlerin denetimine girildiğine dikkat çekerek, “Türkiye'de buna paralel olarak tarım hızlı bir şekilde şirketleştiriliyor. BM bu yılı Küçük Aile Tarımı yılı ilan etti. Tütün üretimi küçük aile tarımı sözleşmeli üreticiliğe mahkum olmuş durumda. Tütün ve tütüncülüğümüz dünyanın her yerinde aranıyordu, artık bitirildi. Önce tütünü yasaklıyorlar. Sonra çareyi yüksek vergiler koymakta buluyorlar. Bir süre sonra tütününü pazarlamak için her ülke tekelini oluşturuyor. Biz de bu tekeli Cumhuriyet ile oluşturduk. TEKEL'in taban ve tavan fiyatını belirlediği ve denetlediği bir durum vardı. Tütününü satamamak gibi bir durum yoktu. Üretici için alım garantisi vardı. Tütün yasası ile birlikte üreticiler şirket temsilcileri ile baş başa kaldı. Böyle bir ortamda TEKEL olmazsa yıllık enflasyona göre fiyat değişir. Bu koşullarda Türkiye'de üretici sayısı düştü. Çiftçiler böylece yerin altına; madenlere girdiler. Madende örgütlenemeyince de sarı sendika üyesi olmak zorunda kaldılar. Osmanlı’nın son dönemlerinde tütün ürettikleri için öldürülen çiftçiler bugün üretemedikleri için öldürülüyorlar” tespitinde bulundu.

Kolin Şirketler Grubu çalışanı özel güvenlik görevlileri tarafından geçtiğimiz günlerde zeytinlik alanları korurken başından darp edilen Yırca Köyü Dayanışması’ndan çiftçi Oktay Uyan, “Ben de eskiden tütünle uğraşıyordum. Kazanamayınca da madene girdim. İş güvenliği olmadığını görünce oradan da çıktım. Santralimiz de var. Yazın evlerimizde santral yüzünden toz girmeyen yer kalmaz. Eski zamanlarla bu zamanları kıyasladığımda santralin bize ve doğaya verdiği zararları görebiliyorum. Biz üç aydır santrale karşı mücadele ediyoruz ama destek gelmezse nereye kadar sürdürebiliriz? Savaştığımız güç bizden çok güçlü ve parası olan bir güç” diye konuştu.

Sempozyumun ikinci gününde Boğaziçi Üniversitesi Makine Mühendisliğinden Nuri Ersoy, “Yeraltında Çalışma Koşulları ve Olayın İncelenmesi” oturumunu, TMMOB ve DDK raporlarına ilişkin olarak, havzada yeraltı madenciliği konusunda deneyimin olmadığının kayıtlı olduğunu belirterek açtı.

“ARAMA KURTARMA SIRASINDA AFAD KAHRAMAN OLDU, MADENCİ KAHRAMANLAR UNUTULDU”

Oturumda Soma’dan gelen maden emekçileri, tanıklıklarını paylaştılar. Madenci Dinç, Soma’da meydana gelen facianın 3-4 ay önceden ‘geliyorum’ dediğini belirtti. Dinç, “Ocağımızda emniyet problemi çok önemsenmiyordu. Havayı ters çevirmeleri doğruydu, ama zamanın yanlıştı. Yarım saat sonra yapılsa belki arkadaşlarımızı kurtarabilirdik. Biz olayın gerçekleştiği S panosuna giderken yol kenarlarında ölmüş insanlar yatıyordu. Biz yolumuza devam etmek zorundaydık. S panosundan çıkan ölmüş arkadaşları görünce oradan kimsenin sağ çıkamayacağını anladık. Biz arkadaşlarımızı saat 23.30da çıkarabildik. Çünkü çok uzak bir mesafeydi ve çok sıcaktı. Bizim tek sıkıntımız ekipmanımızın olmamasıydı. Orada AFAD, jandarma kahraman oldu, aşağıdaki madenci kahramanlar hatırlanmadı” diye kaydetti.

Mekanize bölümüne gaz püskürmesi olunca geri çekilip, S panosundaki cenazeleri çıkarmaya gittiklerini belirten maden emekçisi, “Çıktığımda bir polis memuru 'bu kadar olay varsa neden itiraz etmiyorsunuz?' dedi. Kendisi devlet memuru olarak üstüne itiraz edemezken benim özel sektörde nasıl edeceğimi sordum. Gülümsedik” diye konuştu.

İŞ CİNAYETLERİ / KAZALARI – HUKUKİ BOYUT

İkinci oturumda söz alan CHP Manisa Milletvekili ve TBMM Soma Maden Araştırma Komisyonu üyesi Özgür Özel’in konuşmasının satır başları şu şekilde oldu: “Müfettiş madene girdiğinde ilk olarak Acil Eylem Planı'nı sormalı, Soma'daki madenlerde böyle bir plan neredeyse yok. Soma’da devlet ağlayan çocuklara, annelere para vererek onları susturmaya çalıştı. Bu da başka travmalara neden oldu.  Madenci eşlerinin aldığı paralardan dolayı eşlerinin aileleri memleketlerine dönmelerine izin vermiyor. Amerika’da rekor kıran atlete bile devlet parayı bir anda vermez. Çünkü çok paranın kime ne yapacağı belli olmaz. Ben şehit kavramını kullanmaya dikkat ediyorum, çünkü bu kavram iktidarın çok hoşuna gidiyor. Bilirkişi raporu hazırlanırken uzmanlara siyasi sonuçlar doğuracak şeyler yazmamaları tembih edildi. Raporun dili devleti sorumluluk altına alan bir dilden kişileri sorumluluk altına alan bir dile döndü. Bu rapor soruşturmaya ve mahkemeye dair. Meclis Araştırma Komisyonu Başkanı raporu itibarsızlaşmaya çalışıyor. Bilirkişi raporu TKİ'yi sorumlu tutuyor. Ama zaten TKİ'nin yaptıkları hükümet politikası. Türkiye'de bütün maden ruhsatları Erdoğan tarafından veriliyor. Sorunların hepsi hükümet ve bakanlıklar sorumluluğunda.”

SOMA’DA KADIN OLMAK

Facianın hukuki boyutunun tartışıldığı oturumla aynı anda “Soma’da kadın olmak” konulu atölye çalışmasında Soma Eğitim Sen’den Ayşe Ersoy ile Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği üyeleri ve Soma – Kınık’tan gelen madenci eşleri katıldı.

Ayşegül Ersoy, konuşmasında Soma Linyit Lisesi’nin rant için tarihi yanının hiçe sayılarak peşkeş çekilme sürecini anlatarak, ekonomik özgürlüğüne kavuşmuş, kendi ayakları üzerinde durabilen ve toplumsal baskıya ‘dur’ diyebilen; birey olabilmeyi başarmış kadınların Soma’da yükselebilmeleri için verdikleri mücadeleyi ve facianın meydana geldiği günden ocakta barajlar kapanana kadar madende yaşadıklarını paylaştı.

TODAP üyesi psikologlar Soma’da yaptıkları çalışmaları anlattılar. Somalı kadınlar ile kurmak için yola çıktıkları kooperatifle kadının ekonomik olarak hayata tutunabilmesi için yaratılacak istihdama nasıl ön ayak olunabileceğini tartışarak, geride kalanların ve çocukların psikolojilerinin düzelebilmesi için yaptıkları çalışmalardan bahsettiler.

“DAYIBAŞI BANA BİR DAHA GELMEMEM GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ”

Atölyede ve forumda söz alan Somalı madenci eşi, “Sözlerime aile içi iletişim ile başlayayım. Ben eşimle doğru dürüst aynı sofrada yemek yediğimizi, gezdiğimizi hatırlamıyorum. Sosyal hayatımız hiç olmadı. Eşim korkunç çalışma koşullarının ardından eve gelince yemeğe bile oturamaz, hemen uyurdu. O işten gelirdi, ben giderdim. Bir türlü ailecek bir arada olamazdık. Benim eşimin faciadan sonra psikolojisi bozuldu ve madene inemedi. Ben de kendisine benim çalışabileceğimi söyledim, kabul etti. 4 yaşında oğlumla domates tarlasına çalışmaya gittim. Akşam iş dönüşü dayıbaşı bir daha gelmemi istediğini söyledi. Sebebini sorduğumda oğlumun domatesleri ezdiğini, yaramazlık yaptığını belirtti. Gözyaşları içinde eve döndüm ama eşime yansıtmamaya çalıştım. Bana neden gözlerimin kızardığını sorduğumda, domateslere attığımız kükürde alerjim olduğunu, gece tütüne gideceğimi söyledim, üstelemedi. Oğlum da üç saat uyumasın dedim, gecenin bir yarısı engebeli yollarda kucağımda çocuğumla tütün tarlasına gittim, iki ay boyunca evimin geçimini sağladım. Psikolog arkadaşlar eşimin daha iyi olması için ellerinden geleni yaptılar. Onlara bir kez daha teşekkür ediyorum” diye konuştu.

SOMA’DA KADIN NASIL HAYATA TUTUNSUN?

Diğer bir madenci eşi ise Soma’da her sokağa çıktıklarında, çarşıya indiklerinde maruz kaldıkları toplumsal baskıyı, kötü sözleri ve dedikoduları hayata tutunmaları noktasında engelleyici bir unsur olarak karşılarında gördüklerini kaydederek, “Kadın çarşıya inmesin, kadın çalışmasın, kadın evlenmesin, kadın çocuklarına gelecek hazırlayacak altyapıyı sağlayacak faaliyetlerde bulunmasın, Soma’da kadın nasıl yaşasın?” diye sorarak yaşadıkları zorlukları belirtti.

Gökkuşağı Hareketi’nden pilot Bahadır Altan, verdikleri sendikal mücadelenin başarı ile sonuçlanmasa da Türkiye’de bürokratik saltanatı sürdüren sendikalara ütopik bir alternatif gibi görünse de doğrudan demokrasiyi içselleştirmiş bir yapı ile işçinin sesinin işverene daha gür bir şekilde duyurulabilecek girişimlerin ortaya konulabileceğinin mümkün olduğunu nasıl ispatladıklarını anektotlarla aktardı.

Sempozyumun sonuç bildirgesi açıklandığında CagdasSes.com’dan okuyabilirsiniz.

Yorumlar