Soğuk gazete ilanlarından fazlası: Bir 'baba' ve 'eş' Necip Hablemitoğlu

Akademisyen ve Araştırmacı Yazar Necip Hablemitoğlu’nun evinin önünde uğradığı suikastın ardından hayatını kaybettiğinden bugüne 12 yıl geçti.

Tarih kitapları bu kadar değerli bir araştırmacının öldürülüşünü bu soğuk ve kitabi cümlelerle anacak. Oysa bizlerin yazıları, kitapları, çeşitli alanlardaki çalışmaları ile yâdettiğimiz Necip Hablemitoğlu, Uyvar ve Kanije’nin biricik babası, Şengül’ün sevgili eşiydi.

Toplum olarak kendisine yüklediğimiz statülerin haricinde, okul çıkışında kızlarını hasretle bekleyen ve sevgisini dillendirmekte toprak gibi bereketli olan babayı, ilk çıktıkları yemekte evlenme teklifi eden yol arkadaşını not düşmek istedim 12 yıl sonra bugün tarihe.

Suikastın gerçekleştiği sabaha kadar alınan tehditler yüzünden yaşadıkları kaybetme korkusu biri 10, diğeri 11 yaşındaki iki kız çocuğu tarafından sürekli hissedilse de çok mutlu bir çocukluk yaşadıklarını anlatan Kanije’nin, babası ile paylaştığı sayılı günleri yâdederken sesinde hâlâ babasının boynuna sevinçle atlayan küçük kız çocuğunun tınısını bulmak o kadar kolay ki...

Şengül, Ziraat Fakültesi Ev Ekonomisi Yüksekokulu’nda öğrenciyken tanışıyor Devrim Tarihi derslerine giren Necip Hoca ile. Kendisinin öğretmeni ve aralarında 11 yaş fark var. Eski Türk filmlerindeki gibi aşklarının başlaması... Gittiği kitap fuarında karşılaştıklarında çarpışmaları ve kitapları toplamaları...

Faruk Sükan’ın kitabını nerede bulacağını soruyor Necip Hoca’ya. Necip Hoca da final günü arkasına telefon numarası ile “İhtiyaç olursa görüşebiliriz” notunu iliştirmiş bir şekilde hediye ediyor aradığı kitabı Şengül’e.

Araşıyorlar ve tek bir yemek randevusunu kapıyor Necip Hoca, Şengül’den. O yemekte de evlenme teklifi ediyor. Ve Şengül Hoca’nın sözleriyle; “hep artan, hiç eksilmeyen sevgileri” taçlanıyor iki güzel kız çocuğuyla. Osmanlı Devleti’nin en batıdaki kalesinin adı olan Kanije ve en doğudaki kalesi olan Uyvar’ın adını veriyorlar kızlarına.

Şengül Hoca, tüm içtenliğiyle “sevdiği adamı”, Kanije de “aşık olduğu babasını” anlattı.

Kızları bugüne kadar konuşmayı tercih etmemişlerdi, bana duydukları güven ve o özel günlere dair fotoğraf karelerini paylaşma lütfûnu gösterdikleri için Şengül Hoca’ya ve Kanije’ye teşekkürlerimi bir kez de sizler aracılığı ile iletmiş olayım.

ŞENGÜL HABLEMİTOĞLU

Söylemeden geçmeyeyim Hocam, çok yakışıyormuşsunuz birbirinize. Tanışma hikayeniz film sahnesi gibi... Kız çok güzel, Necip Hoca da çok yakışıklı, e yaş farkı da var biraz. Aklınızdan geçiyor muydu o güne kadar evlenme teklifi edeceği?

Bizim aramızdaki bambaşkaydı; uyumdan da öteydi. “Ben bu adamla evleneceğim” demiştim bir gün derse gelmesini beklerken ve ilk çıktığımız yemekte de teklif etti.

Hemen cevabını aldı mı bari?

Sayılır... (Gülüyor)

Biz çok benzerdik; birbirini tamamlayan yanlarımız çoktu ama çok da saygılıydık birbirimize. Aramızdaki şey yıllar içinde azalmadı, tersine mütemadiyen arttı.

Peki Hocam, eşinizle ailecek kaliteli vakit geçirmeye fırsat bulabiliyor muydunuz? Birlikte yapmayı sevdiğiniz şeyler nelerdi?

Biz birbirine hep zaman ayıran bir aileydik. Eğer Ankara dışında değilse, birimiz her Cuma birlikte buluşup öğle yemeği yerdik. Konuşacaklarımız hiç bitmezdi, saati fark etmez aceleyle vedalaşır; “Hadi akşama görüşürüz” derdik. Gün içinde en az 4 - 5kez telefonlaşırdık. Ona dair anlatacak o kadar çok şeyim var ki...

Yanındayken özlemek diye bir şey varsa, bu sizde mevcutmuş...

Bir de benim fakülteme de derse gelirdi, ders saatine kadar benim odamda zaman geçirirdi. Biz çok dip dibe yaşardık anlayacağın.

Önce öğrencisiydiniz, sonra aynı fakültede ders verdiniz. Deminki soruyu tersten sorayım Hocam, aşık mıydınız öğrenciyken de?

Aslında Ece... Önce o beni sevdi, ben fark edince ilgilendim.

Çalışmalarında yardımcı olmanızı ister miydi?

Hep güncel olayları konuşurduk. Birlikte yorumlar, okuduklarımızı paylaşırdık. Birimizin yazdığını diğeri mutlaka okur, redakte ederdi.

Yemek yapar mıydı? Ev işi ya da? Yardımcı olur muydu size?

Yemek yapamazdı ama diğer işlerde yardımcı olurdu hep.

Nasıl bir adamdı “eş Necip”?

Müthiş iltifat ederdi. Çocuklara, bana, kardeşlerine sık sık sevdiğini söylerdi. Sevgiyi söylemekte hiçbir çekincesi ya da egosu yoktu. Çevresindekileri mutlu etmeye programlı bir adamdı ve çok kolay güler çabucak ağlardı...

Kulağa “mükemmel adam”ın tanımı gibi geliyor.

Sanki gerçek değil gibi anlatınca ama tam da böyle bir adamdı. Medeni bir insandı. Çok hem de... Güle oynaya seyahat ederdik, eğlenirdik...

KANİJE HABLEMİTOĞLU

“Acıya alışmak” diye bir tabir var, biliyorsun. İlk gün içinde duyduğun sızının azalmamasına karşın, zamanla alışıldığı söylenir hep. Sen acıya alışabildin mi?

Bende acıya alışmak yok, öğrenmek var. Bende hep yanan bir taraf olarak kaldı bu sızı. Yıllar geçse de üstünden, acıyı özümseyerek yaşamak belki de.

Nasıl bir çocukluk geçirdin?

Aşırı derece mutlu bir çocukluk geçirdim. Babama çok aşıktım ben. Okuma yazmayı 3,5 yaşında öğrendim babam sayesinde. Her attığım adımda babamın peşinden giderdim.

Nasıl bir babaydı peki? Baskıcı mıydı?

Asla. Tabi ki koruyucuydu ama babam en yakın arkadaşımdı. Her şeyimi ona anlatırdım. Rahat, iyi kalpli, çok güzel bir insandı benim babam.

Çalışmaları ve eserleri sebebiyle sürekli bir baskı altındaydı. Çocukları olarak siz bunu hissediyor muydunuz?

Ben küçükken tehdit telefonlarına çok bakardım mesela. Kibarca küfrettiğini de duyardım. Kız kardeşimle çok gece biz çok küçük yaşımızdayken; “Eyvah, annemize, babamıza bir şey olacak” korkusuyla uyuyakaldığımızı çok biliyorum.

Şengül Hoca gelen tehdit maillerine rastladığından bahsetmişti.

Evet, tehditler; bıçaklanan araba lastikleri... Arabamızı uzaktan çalıştırırdık devamlı.

Nasıl yani?

Motoru uzaktan çalıştırırdık. Bomba ihtimaline karşı, arabaya hemen yaklaşmazdık. Önce motoru çalıştırır, arabaya öyle binerdik.

Seni de üzmek istemiyorum ama olayın olduğu sabahtan bahsetmek ister misin?

Ailemiz için çok sıradan bir sabahtı. Annemin ne görüp görmediğini o yaşta çok bilemiyorum. Annem bizi korkutmak istemezdi, söylemezdi o yüzden. Her şey çok normaldi, kahvaltımızı yaptık. Dedemiz evdeydi. Kız kardeşimle okuldan geldik. Çok öptük babamı. Biz zaten aşırı derecede hem birbirimizi sevdiğimizi söyleyip hem de öpen, sarılan bir aile olduk hep. Bizi okula uğurladılar, okuldan döndüğümüzde de babamızı gördük.

Peki, kardeşinle televizyonda gördüğün alt yazıdan mı öğrendiniz babanızı kaybettiğinizi?

Şöyle oldu... Ben Galatasaray’ın maçını izliyordum o gün. Annem yemek hazırlıyordu. Apartman görevlimizin oğlu ve arkasında babası kapıyı çaldılar; “Arabanızın yanında birisi yatıyor” dediler. Annem anladı. Ben de anladım. Kardeşimin biraz kafası karıştı, o çok farkında değildi. Annem; “Kardeşine iyi bak” dedi, yukarı çıktı. Ben çaktırmamaya çalışıyorum; “Bak, herhalde evsiz bir adamdır, herhalde bir şey yoktur, ağlama, merak etme” diyorum. Kendi kafamda da inkâr ediyorum aslında. Sonra eve telefonlar gelmeye başladı. Ve çok acımasız bir şekilde konuşuluyordu gelen telefonlarda. Birisi; “Kanije, baban mı öldü?” diye sordu. Bunu bana söyleyen yakın bir aile dostumuz oldu, bu soru üzerine kendisi de çok üzüldü. Ben bir hışımla telefonu fırlattım ve kız kardeşimle ilgilendim.

O an anladın babanı kaybettiğini...

Evet. Hatırlayamadığım bir taraf var; annem gelmeden önce cenaze arabasını gördüm, o kısmı kaybettim.

Yaşadığın çok büyük bir travma çünkü. Annen o an hemen yanınıza gelebildi mi yoksa, polisler...

Bir süre sonra yanımıza gelebildi. Sakinleştirmeye çalıştı, anlatacağını söyledi bir şeyleri. Benim o an hissettiğimse, kız kardeşimi korumam gerektiğiydi.

10 ve 11 yaşında iki çocuk... Şengül Hoca, devletin biraz da soğuk yüzünden bahsetti. Necip Bey’in arabasının kendisine verildiğinde üzerinde kan olduğundan... Bu bir eş için de çok ama çok zorlu bir süreç. Peki, sen çocuk olarak bunların hepsine şahit oldun mu? Farkında mıydın?

Yok, annem bizi hep korudu. Hem anne hem baba oldu bizlere. Ben annemi anlatmak için kelime bulamıyorum cümle kurmaya. Bizi çok sarıp sarmaladı. Bizi hayalle değil, gerçeklikle büyüttü ama aynı zamanda o gerçekliğin kötülüklerinden de korudu.

Şengül Hoca gerçekten mükemmel bir kadın.

Öyledir, gerçekten.

Necip Hablemitoğlu topluma mâl olmuş, çok değerli bir akademisyen. Kayıp da sıradan bir kayıp değil. Bu sebeple geride kalan sizlerin hayatında toplumsal bir baskı hissettiğiniz oldu mu hiç?

Hep hissettim, çok uzun süre hiçbir şekilde özgür hissetmedim. Hep güçlü görünmem gerektiğini, hep mükemmel davranmam gerektiğini düşündüm. Çünkü şöyle bir baskı oluyordu; en ufak bir hata yaptığımda “Aaa, bak Hablemitoğlu’nun kızı ne yaptı” deniliyordu.

“Kanije” değil de “Hablemitoğlu’nun kızı” oluyorsun toplumda.

Evet, ben bunun sıkıntısını maalesef Cumhuriyet Halk Partisi’nin içerisinde de yaşadım.

Sen bir dönem CHP içinde siyaset yaptın.

Evet, çok pişmanım. (Gülüyor)

Bu sebepten mi? Soyadın Hablemitoğlu diye mi?

Bana babamın sayesinde siyasete girdiğim söylendi. Oysa yaşıma göre oldukça iyi bir iş geçmişim ve eğitimim var. Alınmamak için hiçbir sebebim olmamasına karşın orada olma sebebim olarak Hablemitoğlu’nun kızı olmam konuşuldu.

Neden ayrıldın?

Partinin kurulma amaçlarından çok saptığını düşündüğüm için bırakma kararı aldım. Çok elitist buldular beni. (Gülüyor)

Peki neden siyaset yapmak istemiştin?

Ben Türkiye’nin iyiliği için, batıya yönelik bir ideal uğruna girmek istemiştim, insanlara yardımım dokunsun istiyordum.

Ankara’da gençlik kollarında çalışmıştın, değil mi? Sana karşı tutumları mı rahatsız etti daha çok?

Evet. Bana karşı tavırları düşmanca oldu. Başkalaştırıldım. Giysilerimden, davranışlarıma kadar çok saçma sapan sözlere maruz bırakıldım.

Aslında söylenenleri dinleyerek de büyüyen bir çocuk olarak; biraz kulak tıkaman gerekmez mi?

Kesinlikle tıkamak gerekir ama savaşacak yerleri de seçmek gerekir bence.

CHP savaşılacak bir cephe değil diyorsun...

Yok değil, benim ait hissettiğim bir yer değil.

Tekrar siyaseti düşünüyor musun?

Asla. (Gülüyor)

O kadar dilini yaktılar yani.

Asla düşünmüyorum. Bir kere Türkiye’de siyaset oldukça erkek egemen bir alan.

(Uyvar ve Şengül Hoca)

Kız kardeşin siyasetle ilgileniyor mu?

Uyvar güzeldir, akıllıdır, yaratıcıdır, çok tatlı bir kızdır ama onun daha farklı, daha güzel ilgileri var siyasetten öte. Benim kardeşim çok iyi kalpli ve vicdanlıdır, siyaset pek ona göre değil.

Peki, neden hukuk okudun?

Annem hukuk okumamı çok istemişti ama ben biraz inatçı olduğum için farklı alanlara yönelmiştim. Ankara’da Uluslararası bir okul mezunuyum, Türkiye’de de kalmayı düşünmüyordum. Mezun olduğum okul bana bir şans sununca Bilkent’te istediğim bölüme girebilecektim, olmuşken hukuk olsun dedim. Şansıma da çok sevdim.

Şu anda yüksek lisans yapıyorsun. Alanınla ilgili olan bir konuya geçelim. Aile olarak, babanın failinin bulunması ve suikastın aydınlanması için yıllarca hukuki bir mücadele verdiniz. Dönemin Başbakanı da “Hablemitoğlu cinayeti örtbas edildi” demişti. “Dönemin Başbakanı” tabirini kullanmayı çok seviyorum bu arada.

Ben de çok seviyorum. (Gülüyor)

Mehmet Eymür’ün açıklamalarından başlayalım; “Hablemitoğlu ailesi ihlallerle ilgili bilgi sızdırınca, Ergenekon’un hedefi oldu” demişti. Ergenekon davasında direkt ilişkilendirilmese de Veli Küçük’ün Osman Yıldırım’a Hablemitoğlu’nu öldürmesini teklif ettiği, cinayet parasının kumarda yenildiği gibi ilginç iddialar dillendirildi. Ergenekon davasına neden müdahil olmadınız?

Hukuk genelde gözardı edilse de, var olan sistemin işlemesi gerektiğini düşünüyorum. Bir sonuç alana kadar yorum yapmanın çok etik olduğunu düşünmüyorum.

Avukatınız Ersan Bey ile de görüştü muhabir arkadaşımız, o da kaynaklarının kendisine soruşturmanın Terörle Mücadele’de Fethullahçı örgütlenme kanadından ele alınarak yeniden açıldığını söyledi. Gruplaşma dün Ergenekon ve Egenekoncu olmayanlar şeklindeydi, bugün AKP Hükümeti – Gülen Cemaati olarak yeniden şekillendi. Bu yapıdan adalet çıkacağına inanıyor musun? Ergenekon Davası sürerken de Şengül Hoca’nın çok üzerine gittiler ADD seçimi süresince; “Kocanın katilleriyle birlikte hareket ettin” ithamında bulundular.

Evet. Halbûki annem kimsenin tarafında olmadı hiç. Bizim bu konuda yaptığımız tek eleştiri hukuki prosedürler sırasında insan hakları ihlallerinin gerçekleşmiş olmasıydı.

(Kanije ve Şengül Hoca)

Mehmet Eymür de onun üzerinden yürümüştü işte o zaman. Sence cinayet neden aydınlatılmadı? Devlet eliyle gerçekleştirilen bir suikast mıydı? Ben Köstebek’i çok önemsiyorum mesela.

Tabi ki çok önemli Köstebek kitabı. Ama elimde kesin bir kanıt olmadan parmakla gösterebileceğim bir belge olmadan yorum yapamam. Adalet yerini bulsun istiyorum elbet ama bir grubun kavgasına alet edilmesi de benim açımdan büyük bir sıkıntı.

AKP – Cemaat kutuplaşmasına bakıldığında öyle görünüyor aslında.

Evet, öyle görünüyor. Çünkü bu iki taraf uzun yıllar birlikte çalıştılar. Bana göre birinin o dönem suçlu olması demek, diğer tarafı da otomatik olarak suçlu yapar. Ama şimdi Türkiye’de kimsenin hiçbir şeyi sorgulayamadığı için birisi örtbas etmiş, ötekisi görmezden gelmiş... Tek bir manşet çıkacaktır olay çözümlendiğinde; “Bilmem kim Hablemitoğlu’nu öldürdü”... Yani bir taraf öbür tarafı suçlayacak.

Çok umutlu görmedim seni.

Hayır, değilim. Çünkü olayın aydınlatılması hiçbir zaman babamı getirmeyecek bana. Ayrıca ortaya çıkacak ismin gerçekliğine de güvenmeyeceğim. Kriminal kayıt görmek isterim, neye dayanarak içeri alacaklar birisini? O yüzden sürecin adil ve doğru bir şekilde işleyeceğine ilişkin inancım yok.

Demin Türkiye’de kalmak istemediğini söyledin.

Evet, istemiyorum. Ben ülkeme aşığım. Benim en büyük arzum son nefesimi Türkiye’de vermek. Azıcık ayrı kaldığımda bile kalbimde ağrı hissediyorum. Ancak kendimi özgür hissetmiyorum. İnsanların başına gelen trajediler, savaşların sonuçsuz kalması, elimden bir şeyin gelmemesi beni çok çaresiz hissettiriyor.

Bunun için bir girişimde bulundun; “Ben değiştireyim” dedin ve siyaset yapmak istedin.

Olmadı. İnsanlara yardım edebileceğim bir işte çalışmak ve mutlu olmak istiyorum. Bunu da yaptığım yerin çok bir önemi yok bu anlamda. Ancak orası Türkiye değil şu anda benim için.

Peki yeniden CHP’ye dönersek, son gelişmelere ilişkin tutumunu nasıl değerlendiriyorsun?

Cumhuriyet’in kurucu partisine bir cemaatin ve Gülen’in avukatlığını yapmak düşmez bence, düşmemeli.

Tarafsız bir gözle bakınca, öyle görünmüyor aslında. Öyle bir algı yaratılmak isteniyor gibi geliyor bana. Yani Mahmut Tanal bu noktada çok eleştirildi ama uzun süredir takip ediyorum çalışmalarını. Hakkaniyet duygusu çok gelişmiş bir hukukçu, babasının katilinin hukuken mağdur olduğunu görse yanında olacak bir isim.

Sadece o kadar değil ki. Bu kadar başarısız yürütülen seçim çalışmalarına baktıkça artık art niyet aramaya başladım. Allah akıllarını başlarına getirsin diyorum inşallah. (Gülüyor)

CHP’ye inanan bir dolu insan gücü var, sosyal medya var... Ciddi bir para akışı olmasa bile bir şeyler yapılabilir ama eylemsizliğe doğru geçiş yapıldı artık.

Yorumlar