Korkunç bir yıldı, bunun bir parçası olduğunuz için teşekkürler!

Yılın 364. gününe henüz girdik.

2014’ü bir gazeteci gözüyle sizler için yorumlamak amacıyla masamın başına oturduğumda kararsızlığıma hayret ettim.

“Bir gazeteci an be an takip ettiği, topluma aktarmak için emek verdiği olaylar bütünü arasından nasıl olur da seçim yapamaz” diye düşündüm.

Aklıma geçen gün National Geographic’te izlediğim bir belgesel geldi hemen. Beynin karar verme mekanizmasını çalıştırırken, karşılaştırma yaparak; gördüğü olayların ya da nesnelerin sayısı arttıkça zorlanmasının bilimsel dayanağı açıklanıyordu belgeselde.

Yaşadığım kararsızlık anının, dünyanın hiçbir ülkesinde olmayacağı kadar keşmekeşin, siyasi manevraların ve toplumsal faciaların izini taşıyan 2014’ün beyindeki “kötüyü serden silme” komutuyla buluşarak, alışkanlığa dönüşüyor olmasını hüzün duyarak hissettim.

Tavadaki balığa rahmet okutan toplumsal hafızamızın güçsüzlüğünün topluma mal edilmeyecek kadar özenle işlenmiş olduğunu bir kez daha fark ettim.

Daha dün Roboski katliamının “Her kürtaj bir Uludere’dir” diyenler tarafından örtbas edildiğini, “unutursak kalbimiz kurusun” diyerek anlatmaya çalışıyorduk.

34 canın katillerinin gün gibi ortada olduğu halde, daha fazla ölüm olmaması tehdidiyle, evladının cesedini ayakkabısından teşhis eden babayı parayla susturmaya çalışanları...

Ergenekon, Balyoz, OdaTv, Devrimci Karargâh gibi tezgâh davalarda en büyük iş ortakları olan Gülen cemaatinin devlet içerisine yerleştirdikleri hakim, savcı ve polislerin yüzlercesinin yerlerini defalarca değiştirmelerini seyrettik yılın ilk günlerinde aynı insanların.

5 Şubat’ta üç yaşındaki oğlunun cenazesini çuvalda taşıyan babanın dramını yaşadık hep birlikte.

Bin yıl sürecek dedikleri 28 Şubat’ta devletin bakanlarının önüne yattıkları Reza Zarrab ve bakanların oğullarının tahliye edildiklerini aktardık şaşkınlıkla.

İktidarın 17 Aralık balyozundan başını kaldırmaya başladıkları döneme tekabül ediyordu bu süreç. Hemen ardından karşı atak olarak acil bir şekilde 1 Mart’ta dershanelerle ilgili düzenlemeyi geçirdiler Meclis’ten.

10 Mart’ta suçunun ne olduğunu sorduğu Silivri’deki mahkeme salonunda “suçunu söylersek ihsas-ı rey olur, ancak kendin söylemek istersen zapta geçirilecektir” denilen trajik komik ve gayrıhukuki bir süreçle yıllarından çalınan “çifte müebbetli” Tuncay Özkan’ın tahliye edildiğini duyurduk.

11 Mart’ta, Berkin Elvan’ı binlerce kişi Okmeydanı’ndaki cemevinden, yüreğimizin yarısını orada bırakarak uğurladık.

Hırsıza hırsız demenin yasak olduğunu öğrendiğimiz bu yıl içerisinde, 20 Mart itibariyle Twitter’a erişimin yasaklanılmasının ardından her birimiz DNS ayarlarımızı değiştirmeyi öğrendik.

Gülen Cemaati ve AKP hükümetinin ayrı düşmelerini ilgiyle izlediğimiz “sen şöyle hırsızdın”, “sen de böyle haindin” tartışmalarının içerisinde geçirdiğimiz 30 Mart yerel seçimlerinde bol bol tapelerle; dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “Özel değil, genel genel” söylemini anımsadık, oğlu Burak’ın yurtdışında İngilizcesini “pek de” geliştiremediğini keşfettik, Türkiye’deki milyon dolarların üzerindeki tüm ihaleleri alan belirli başlı grupların milletin a.. koyduklarını telefonlarda keyifle anlattıklarına şahit olduk, sıfırlanamayan paralarla borç ödendiğini, paranın üstüyle de villa alınabildiğine tanıklık ettik.

4 Nisan’da hep birlikte küçük Pamir’i dört koldan aradık ancak evinin yanıbaşındaki havuzda hayatını kaybetmiş olduğunu öğrenerek, annesinin babasının acısını paylaştık. Yine bu yıl devletin, onlarca kadın erkek şiddeti sebebiyle korunması talebiyle başvurduğunda sessizce ölümlerini beklerken, Pamir’in annesine “oğlunun ölümüne sebep olmak” suçuyla dava açtığını gördük.

10 Mayıs’ta Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun Erdoğan’la yaşadığı atışma sahnesine tanık olduk. Kimimiz bunun CHP’ye Cumhurbaşkanı adayı dayatmak için Erdoğan’ın sahneye koyduğu bir oyun olarak değerlendirirken, kimimiz kahramanca bir çıkış olarak dillendirdik. Ancak hiçbirimiz bir ay öncesinde Dolmabahçe’den Erdoğan ve Feyzioğlu’nun neden güle oynaya el sıkışarak ayrıldığını sormadık.

Ve 13 Mayıs...

Soma’da 301 maden emekçisinin göz göre göre siyaset, sermaye, sendika, sivil toplum ve sosyal hayat özelinde, sistem genelinde ölüme yürütüldüğüne tanık olduk.

Cansız bedenlerini yan yana dizmeye yetecek kadar büyük bir alan yoktu Manisa’da. O kadar tabut da yoktu üstelik.

Öylesine korkunç bir facia yaşadık.

Artık hiçbir şey aynı değildi.

Birkaç mühendis ve teknikerle, Holding’in gözden çıkardığı Genel Müdür ve alınmasına engel olamadıkları şehzade dışında tek bir sorumlu bulunamamıştı.

Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın iki gün boyunca giyindiği gömleğinin üzerindekinin kömür değil, kan lekesi olduğunu keşfedemedik.

Çalışma Bakanı Faruk Çelik'in “tek bir kişinin gözünün yaşına bakmayacağız, faciada kim sorumluysa gereken yapılacak” dedikten birkaç ay sonrasında kendi bakanlığına bağlı müfettişlerin soruşturulmasına izin vermemiş olmasını garipsemedik.

Başbakan’ın, bakanların ve AKP’li milletvekillerinin madencilere verdiği sözlerin tutulmadığını pek çok kez haberleştirsek de, AKP'li vekillerin tam sayfa "Madencilere şu güzellikleri yaptık" içerikli gazete ilanlarına inanılmasının önüne geçemedik.

İş güvenliğine ilişkin tek bir yasal düzenleme yapılmazken;

2831 madenci tek bir telefon mesajıyla işten çıkartıldı.

Facianın siyasi sorumluluğunu üstlenen hiçbir politikacı olmadığı gibi, 2. Bilirkişi Raporu’nun işaret ettiği Bakanlıklar, Türkiye Kömür İşletmeleri ve MİGEM’e bağlı müfettişlerinin asli kusurlu olmaları Soma Meclis Araştırma Komisyonu raporunda görmezden gelindi.

22 Mayıs’ta Berkin Elvan için yürüyüş yapan liselilere polis saldırısı sonucunda cemevinde cenaze için bulunan Uğur Kurt, kendisine isabet eden polis mermisi ile hayatını kaybetti.

2 yaşında çocuk babası olan Uğur’a kimse sahip çıkmadı. Görüştüğüm HDP İstanbul milletvekilleri “Biz ne yapabiliriz ki, aile bizimle görüşmek bile istemiyor” derken, CHP İstanbul milletvekilleri “Ortalık çok hassas, dikkatle izliyoruz. Şehir dışındayız” demekten öteye gidemediler. Gecenin bir vakti hastane bahçesinde polisin baskısına direnemeyen aile biz gazetecilere bile tavır almak durumunda kaldı. “Bir gariban daha anlamsız sebeplerden devlet eliyle hayatını kaybetti” diye not düştük tarihe.

1 Haziran’da tekrarlanan Ağrı ve Yalova yerel seçimleri yapıldı, Yalova’da Vefa Salman ile CHP’nin AKP karşısında “hala başarılı olabileceği” ispatlandı.

16 Haziran’da CHP’li yöneticilerin asansörde veya televizyonda öğrendiklerini ilan ettikleri, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin ortak bir şekilde açıkladıkları isim olan Ekmeleddin İhsanoğlu Cumhurbaşkanlığı seçimi için “çatı aday” olarak belirlendi.

18 Haziran’da 12 Eylül faşist cuntasının başı olan Kenan Evren’e müebbet cezası verilmesi, bir tek Ufuk Uras tarafından “adalet yerini buldu” şeklinde yorumlanırken, Cumartesi Anneleri’nin 500. Haftayı geçen çığlıkları yine duyulmadı.

Berfo Ana’nın oğlu Cemil’in kemiklerine sarılamadığı için vasiyeti yerine getirilememiş olması da “unutulmak istenen” olaylardan biri olarak tarihte yerini aldı.

18 Haziran’da iddianamesinin 15 sayfası, üniversite öğrencisinin hazırladığı ödevden imla hatalarıyla birlikte kopyala yapıştır tarzıyla eklenen hukuk faciası Balyoz Davası sanıkları tahliye edildi.

1 Temmuz’da AKP’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan olarak açıklandı. “Babası Mehmet Akif Ersoy’un arkadaşı” PR’ını, Akif’in mezarı başına gittiğinde İstiklal Marşı’nın dizeleri için “Çanakkale Şehitleri şiirinden herhalde” diyerek elleriyle bitiren Ekmeleddin İhsanoğlu’nun afişleri dahi Paint’le hazırlanırken, Erdoğan’ın isminin açıklama töreni dahi tüm muhalefete parmak ısıttıracak bir organizasyonla gerçekleştirildi, 10 Ağustos’ta da halkın oylarıyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı oldu.

Erdoğan, kendisinin ve ailesinin hakkındaki tüm yolsuzluk söylemlerinden “sandıktan çıktık, aklandık” sözleriyle kurtulan ilk Cumhurbaşkanı olma ünvanına da sahip oldu aynı zamanda.

6-7 Ekim’de yurt genelinde Kobanê protestoları yaşandığında, CHP İstanbul İl Başkanlığının “şiddet olayları ön plana çıktığı için eylemimizi binada yapmaya karar verdik” açıklamasını aktardık.

10 Ekim’de üzerine aylarca konuştuğumuz, hatta Seda Sayan’a “kız güzel, oğlan zengin” edebiyatıyla reyting alıyor diye program bile yaptırdığımız Münevver Karabulut’un katili Cem Garipoğlu’nun cezaevinde intihar ettiğini Milliyet Gazetesi Adliye Muhabiri Esra Alus aracılığıyla öğrenerek sizlere aktardık.

28 Ekim sabahı Somalı maden işçilerinin Ankara’ya taleplerini aktarmak amacıyla yürüdüklerini sizlere duyuruyorduk ki, Ermenek’te 18 emekçinin göçük altında kaldığı haberiyle sarsıldık.

Afşin Elbistan’da göçük altında kalan 9 işçinin cesedi yıllardır çıkartılmamışken, yerin metrelerce altında sondaj makineleri dahi olmadan ilerleme yapan, Soma’daki işçi ölümleriyle yakından tanıdığımız ve Meclis’in torba yasasındaki maliyetleri devlete şantaj yapmak amacıyla işçinin öğle yemeklerini dahi yeraltında yemelerine zorlayarak “iş yapan” ocak sahiplerinden olan UYAR’ların insafında ölüme inen madenciler için günlerce dua ettik ve birer birer acı haberlerini sizlerle paylaşmak zorunda kaldık.

Siz muhtemelen yıllar sonra sadece “yırtık lastik pabuçlarla” anacaksınız o günü.

7 Kasım’da Soma’nın Yırca köyünde iki aydır köylülerin verdiği direnişe rağmen, Danıştay’ın kararı beklenmeden 6 bin zeytin ağacı, Bakanlar Kurulu tarafından hukuksuzca verilen Acele Kamulaştırma kararına dayanarak, Kolin Şirketler Grubu tarafından katledildi. Daha sonra Danıştay, termik santral yapımını esasen iptal etti.

Yırca köylüleri, hukuk mücadelesini kazanarak tüm dünyaya bir avuç insanın doğayı mesnet alarak nasıl da zafer kazanacağını göstermiş oldu.

2 Aralık’ta parası olanın askerlik yapmadığı, parası olmayanın devlet tarafından kapısının çalındığı yeni dönem olan bedelli askerliği, trajikomik bir şekilde “müjde” olarak duyurduk.

14 Aralık’ta, 30 Mart yerel seçimler süreci öncesinde ortaya çıkan tapelerin intikamını almak için eski dostlarına karşı yürüttükleri operasyonun hukuki kanadının startını veren AKP hükümetinin Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı ve Samanyolu Yayın Grup Başkanı Hidayet Karaca’yı gözaltına aldıklarını canlı yayında izledik, aktardık.

Ergenekon sürecinde bol bol “iddia edilen” içerikli cümlelerle aktardıkları yayınlarda, cezaevinde olan insanlar hakkında atıp tuttuktan sonra “İsterlerse yayına bağlansınlar, cevap hakkını kullandırırız” diyerek alay ettikleri gazeteciler için attıkları manşetleri unutan cemaat medyasının, çeşitli dillerde attığı“özgür basına darbe”, “özgür basın susturulamaz” sloganlarla karşılaştık.

Üzerine konuşacak bir konu seçemediysem, suç beynimin değil.

Facebook'un da üzerine özür dilediği albümün diliyle aktarayım bir de:

"Korkunç bir yıldı, bunun bir parçası olduğunuz için teşekkürler!"

2014 hakikaten de tek bir güzel olayı dahi aktaramadığımız, acı, hüzün, yoksulluk ve yolsuzluk yılı oldu.

Dilerim 2015 “umut yılı” olsun.

Yorumlar