Parkta Güzel Bir Gün

Yılın son günleriydi. Yine bir sürü kâğıdın arasında kendime çalışacak on santimetre karelik bir alan yaratmaya çalışıyordum. Henüz rekor soğukları görmemiş, Charlie Hebdo katliamını yaşamamış, insanlığımız bu kadar da kirlenmemiş, kaç Türk Beyliği olduğuna dair fikrimiz bile yoktu o günlerde. Çok eski bir zaman gibi bahsediyorum farkındayım ama olanın bitenin hızı arasında bir o yana bir bu yana savruluyoruz. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyoruz.

Hani demiş ya Nietzsche, bir şeyin hafızada kalması için onu kızgın demirle kazımak gerekir; sadece durmadan acı vereni hatırlar hafıza. Bizim de bu kadar acının içerisinde haliyle biraz daha yoğun ve zamanın geçişini kontrol edemeyen hafızalarımız var. İşte bütün bunların arasında Ece’den mesaj geldi. “Bizim sitede yazar mısın?” Çok mutlu oldum ve düşünmeden kabul ettim. Ne hakkında yazarım diye biraz da kafamda tarttım. Ece’ye de sordum. O da gönlünden ne geçiyorsa yaz diye geniş bir özgürlük tanıyınca bana, ben de başladım düşünmeye. Yine geçmişte olduğu gibi tiyatro, film, dizi, kültür sanat üstüne yazılar yazmaya karar verdim. Bu kadar hareketli geçen günler arasında, kimin kültür sanat ile işi olur sorusuna verilecek tek yanıt ise “Biraz nefes almayı özlemediniz mi?” olur benim kanaatimde. Sonuçta bütün bu konular bir yerde birbiriyle ilintili ne de olsa…

İlk yazıda Moda Sahnesi’nin bu sezon oyunlarından Parkta Güzel Bir Gün’den bahsetmek istiyorum. Moda Sahnesi ekibini özel tiyatrolar arasında çok farklı bir yere koyuyorum. Özel tiyatroların ayakta kalma şansının çok zor olduğu bir dönemde, severek ve yürekleriyle ortaya iyi işler koymaya çalışıyorlar. Parkta Güzel Bir Gün de Moda Sahnesi’nin tiyatroyu severek yapan ekibinin bu yılki yeni gözdelerinden.

Oyun çok sade, sadeliğinin yanında biraz da protest bir dekora sahip. Bir duvar, biraz yeşil alan, bir de ortada bank. Dekorun protest kısmı da burada ortaya çıkıyor. Bankta Gezi Direnişi ’ne dair göndermeler dikkat çekiyor ve yerinde de olmuş. Oyunun metnindeki daha sistematik bir ilişkiye sonradan mesajlar ekleseler inanın daha sakil dururdu. Metni biraz daha kendi halinde bırakıp, dekorla biraz farklı bir tavır sergilemek akılcı bir davranış olmuş. Bengi Günay’ın sahne tasarımı ayrı bir alkışı hak ediyor. Günay’ın Moda Sahnesi’ndeki en iyi işi mi derseniz, yanıtım elbette ki “Hayır”. Çünkü geçmişinde Hamlet gibi muhteşem bir dekor var. Ancak bu da dekorun kötü olduğu anlamına gelmemeli.

Oyun tek perdeden oluşuyor ve süresi yaklaşık 75 dakika. Aslında basit bir konusu var gibi görünse de siyasette çok tartışılacak ve tartışılması gereken bir konuyu ele almaya çalışıyor. Bir çift, bir gün, bir parkta sıradan bir gün geçirirken, birden bire parkın ortasına sınır çekiliyor ve iki farklı ülke ortaya çıkıyor. Bu sınır iki ülkeyi ayırıyor ama küçük resimde de bir çiftin aslında ne kadar da ayrı olduğunu ortaya koyuyor. Hikâyenin büyük kısmında ise ulus devlet kavramı biraz tartışılıyor, yanında da bolca bürokrasinin saçmalıkları eleştiriliyor. Bu tartışmalar çok güçlü ve altı çizilecek cümleler ortaya koyuyor mu? Hayır. Ancak izleyenin bu konuda bolca düşünmesi için fırsat tanıyor.

Oyunun genel temposu komedi dinamizmi ile gidiyor. Ancak zaman zaman temponun düştüğü ve biraz da olsa insanı sıktığı yerler olabiliyor. Bu da metinden kaynaklanan bir problem gibi duruyor. Elbette bu, oyunun geneline dair bir problem oluşturmuyor. Çünkü usta rejisör Kemal Aydoğan’ın kendi yeteneğinin yanında bir de iyi bir oyuncu kadrosu var. Başrolde Didem Balçın, Mert Fırat ve Volkan Yosunlu isimlerini görüyoruz. Fırat ve Yosunlu geçtiğimiz yıl Bütün Çılgınlar Sever Beni oyununda da birlikte oynamıştı ve aralarında iyi de bir uyum olduğu aşikâr. Bu da karakterler arası trafikte Aydoğan için iyi bir avantaj oluyor. Mert Fırat, sahnede çok ayrı bir lezzet bırakan özel bir yetenek. Ancak dikkatimi çeken nokta şu, Fırat komedilerde biraz daha büyük oynamayı çok seviyor. Bazı sahnelerde bu ortaya seyrine doyulmayacak manzaralar çıkarsa da bu sınırı her an koruması onun için de zor. Kaldı ki bu oyundaki bazı hallerin, Bütün Çılgınlar Sever Beni’deki karaktere çok yaklaştığına şahit oldum. Bu da bir oyuncunun dikkat etmesi gereken en önemli noktalardan birisi bence. Ancak Mert Fırat’ın Türkiye sineması ve tiyatrosu için son dönemdeki en önemli isimlerden biri olduğunun da altını bir kez daha çizmek gerekir. Volkan Yosunlu ise geçen yıl Bütün Çılgınlar Sever Beni ile tanıştığım bir oyuncu. Yosunlu sanki Mert Fırat’ın sahnedeki topraklayıcısı gibi. Diğer oyunda da bunda da Mert Fırat’ın zirve yaptığı yerlerde, çok sakin ve şaşırtıcı bir mimik veya jest ile sahneyi çok daha zirveye taşıyor. İkili arasındaki bu artı eksi dinamiği muhteşem. Didem Balçın ise işte tam da burada tatlı gibi oluyor. Canlandırdığı karakter, sanki iki oyuncu arasındaki ateşin külü söndükçe canlandırmak için yaratılmış.

Parkta Güzel Bir Gün, birilerinin bir gün çıkıp “Ben kural koydum! Ben devletim” demesine itiraz eden bir yapım. Politikanın kirlenmişliğini çok naif bir dille anlatıyor. Silahlanmanın yarattığı göz boyamayı çok absürt bir şekilde ele alıyor. Bireyler üstünde geziniyor ama dalga geçtiği şey çok daha legal kurumlar aslında. Öyküsünü anlatırken yer yer absürtleşmesi ise Kemal Aydoğan’ın seçimi. Bu çok net. Prova notlarında geçen bir cümle Aydoğan’ın bize anlatmaya çalıştığı hissiyatı çok net vurguluyor. “Çok düşünmeye gerek yok. Duygu gelsin diye beklemeyin, vurguyu önemseyip cümleleri uzatmayın. Hızlı konuşun, oyun zaten kendiliğinden gelir.”

Parkta Güzel Bir Gün, Moda Sahnesi’nin en iyi işlerinden biri değil, Kemal Aydoğan’ın da, Mert Fırat’ın da en iyi oyunu değil ama yine de güzel bir oyun. Güzel bir gün geçirmek için iyi bir seçim: Fırsatınız olursa gidin. Biraz da olsa kaçın günün telaşından…

Yorumlar