Yeşilçam

Devlet Tiyatroları’nda bir sezonun daha ortasına geldik.  Son birkaç yıla oranla daha zengin bir repertuar olduğu bir gerçek. Ancak kalitenin ne kadar yüksek olduğu ise büyük bir tartışma konusu. TÜSAK, sahnelerin bir bir elden gitmesi, aman başımıza bir şey gelmesin diye uygulanan oto sansür ve geçmişten gelen ölü toprağı birleşince ortaya ne olursa olsun izleyici için heyecan doğurmayan bir tablo çıkıyor. Devlet Tiyatroları bu sezon da çok büyük bir doluluk oranıyla oynuyor. Bu bir gerçek. Ancak tiyatro üstüne düşünen, yazan-çizen tanıdıklarım ne oyunları eski hevesle takip ediyor, ne de bir oyunun adını duyduğunda gözünde bir ışık parlıyor. Amacım Devlet Tiyatroları’nı kötülemek değil, aksine ortak bir izleyici kaygısını dile getirmek. Kaldı ki bir kralın ölümünün ardından kendi ülkesinde bile yas geleneği farklıyken bizde tiyatroların, operaların ve balelerin perdeyi indirmesi benim nezdimde kabul görecek bir olay değil. Bence sanat demek, yasta da, savaşta da barışta da, baskıda da söylediğini daha yüksek sesle söyleyebilmek ve oyununu daha iyi oynamak demektir.

Bu yazıda tam da sanatın nasıl bir ortamda filizlendiğine dair bir girişimi anlatmak istiyorum. İyi oyun bulma çabalarım arasında Uğur Saatçi’nin yazdığı Yeşilçam’a denk geldim. Yeşilçam, Saatçi’nin İstanbul üçlemesinin son halkası. İstibdat Kumpanyası ve Bu da Geçer Ya Hu’dan sonra Yeşilçam ile üçleme tamamlanmış oluyor.  Ancak çok da lafı dolandırmadan hemen söylenmesi gereken bir cümle var. Oyun mezkûr eserlerin devamı veya onları bilmeden izlenmeyecek bir metne sahip değil ancak elbette ki bir noktada bağları da mevcut. Yeşilçam, Türkiye sinemasına bir saygı duruşu ve başından sonuna umut üstüne kurulu bir metin. Kısıtlı imkânlarla, uçsuz bucaksız hayallerin arasında gezinmenin coşkun hissiyatlarını içinde barındırıyor. 

Başrol oyuncusu Arif, kolay kolay ulaşamayacağı Lalifer isimli sinema aktrisine ilan-ı aşk etmek için bir miktar para bulur ve bir şekilde Lalifer’i filminde oynamaya ikna eder. Çekimler başlar ve sıfıra yakın bir bütçe ile hayata geçirilmek istenen sinema serüvenine izleyici de ortak olur. Oyun tek perdeden fakat tek perdeye oranla uzun bir süreden oluşuyor. Ancak yönetmen Barış Erdenk’in ortaya çıkardığı tempo, yaklaşık yüz dakikalık süreyi sıkıcı olmaktan kurtarıyor.  Aslında şuraya kadar anlattığım kısımda oyunun konusu, Yeşilçam sinemasının klasik bir eseri gibi görünebilir. Ancak oyunun bir noktasında her şey birdenbire değişiyor. İlk metinde biraz yeknesak giden denklem, absürt bir gelişmeyle tam bir kara komediye dönüşüyor ve oyunu da alıp bambaşka bir noktaya taşıyor. Sadece ilk bölümüne bakıldığında belki sıradan ancak sonrasında her şey fazlasıyla absürtleşiyor ve seyre doyulmayacak bir macera karşımıza çıkıyor. Oyunun ilerleyen kısmının tadını kaçırmamak için öyküye dair anlatımı bu noktada keseceğim ancak ilk paragrafta bahsettiğim baskı, sansür ve benzeri konuların hayatımızda nasıl yer aldığı Uğur Saatçi’nin usta kalemiyle kaliteli bir anlatımla izleyiciye sunuluyor. Bahsettiğim sergüzeştin ardından ortaya çıkan manzara ise güçlü bir finalle noktalanıyor ve izleyiciye kuvvetli bir alkış düşüyor.

Barış Erdenk, tiyatroda güzel işler çıkaran önemli bir isim. Kısa bir süre önce sahneye koyduğu Hayvan Çiftliği’nde çalıştığı oyunculardan Özgür Öztürk ile aynı projede bir kez daha bir araya gelmeleri bu oyuna da olumlu bir etki sağlıyor. Öztürk de tiyatronun son dönemdeki dikkate değer isimlerinden. “Hayvan Çiftliği” ve “Jerry ve Tom” oyunlarındaki performansının ardından bu oyunda da iyi bir oyunculuk sergiliyor ve Arif karakterini yaşayan biri hale getiriyor. Arif’in partneri ise Vasilis rolü ile Ulaş Ersoy’a ait. Ersoy da son dönemde Dolores Claiborne ve 33 Varyasyon’da çok başarılı oyunculuklar sergilemişti. Bu oyunda da Öztürk ile çok iyi bir uyum göstererek yine kayda değer bir performans gösteriyor. Lalifer rolüne Deniz Keyf ise neredeyse biçilmiş kaftan. Ses tonu ve oyunculuğu ile büyük bir alkışı hak ediyor. Aslında bir iki performans hariç oyundaki her oyuncu belli bir standartın üstünde ve yapması gerekeni fazlasıyla yerine getiriyor. Ancak Öztürk, Keyf, Ersoy ve yine başrollerden Ahmet Burak Bacınoğlu’nun oyunculukları bir adım öne çıkıyor.

Barış Erdenk’in elindeki teknik ekip de çok iyi bir iş çıkarmış. Işıkta Zeynel Işık klasik bir çalışma sergilemiş. Müzikler ve danslarda da ufak aksaklıklar dışında her şey gayet yerinde. Dekor daha iyi olabilir miydi bilmiyorum. Ancak o dönemden film afişlerinin aralara serpiştirilmiş olması oyunu izlediğimiz zaman ve oyun algısı adına bizi farklı bir yere konumlandırıyor. Yani Aytuğ Dereli’nin çalışması bize her saniye şunu diyor; bir oyun izliyorsunuz, siz dışarıdasınız ve tiyatro izliyorsunuz bunu unutmayın.

Son tahlilde Yeşilçam müzikli, eğlenceli ve izleyiciye iyi vakit geçirtmeyi başaran güzel bir yapım. Kötü geçen sezonun içinde iyi bir yere sahip. Bir başyapıt beklemeyin, ancak özellikle ikinci yarısının zekice kotarıldığını da unutmayın. Öykünün sıcaklığı ve nereden nereye gideceği belli olmayan temposu oyunu izlenmeye değer kılıyor. Sözün özü, ortada sinemaya saygı duruşu yapan, umudun hiçbir zaman bitmemesi gerektiğini söyleyen iyi bir tiyatro oyunu var.

Yorumlar