House of Cards

Televizyonun günlük hayattaki yeri, izleme alışkanlıkları, bu alışkanlıklara göre reklam konumlandırma ve televizyonun beyin uyuşturucu niteliği her dönemin tartışılan başlıklarından biri oldu. Televizyon dizileri de şüphesiz bu sektörün en önemli aktörlerinden biri.

İri ya da ufak Türkiye’de yayınlanan dizilerin her birimiz üzerinde mutlaka ki farklı izleri var. Kimimiz nefretle yaklaşıyoruz yapımlara, kimimiz de bir sonraki bölümün fragmanını izlemek için reklam başında dakikalarımızı harcıyoruz. Bu yazıyı okurken, tıpkı benim yazarken yaptığım gibi “Dizilerin hayatımdaki yeri ne?”  sorusunu kendinize yönelttiğinizi düşünüyorum. Ne de olsa ana karakterlerden biri ölünce gıyabında namaz kıldırtılan, halı saha maçlarında saygı duruşunda bulunan bir ülkeyiz. İkinci Bahar’ın finali ya da Asmalı Konak’ın bazı bölümlerinde sokakta insana rastlamak bile mucize halini almıştı. Dizi sektörünün hayatımızdaki bu ciddi yeri yapımcıların ve televizyon sahiplerinin de işine geldi. Süreç öyle bir ilerledi ki artık prime time dediğimiz en çok izlenen akşam saatlerinde izleyicinin önünde sadece iki seçenek kaldı; ya bir dizi seçmek ya da canlı yayınlanan ihtişamlı yarışma-şovlar. Yine televizyon dizilerine döndüğümüzde işler daha da kızışmaya başladı. Dizi süreleri doksan dakikaya, reklamlarla iki buçuk hatta üç saate kadar yükseldi. Oyuncular ve set emekçilerinin çalışma şartlarının ağırlığı, geceler boyu süren mesaileri birçok travmaya neden oldu. Ama tabii ki net bir çözüm üretilemedi. Çünkü patron öyle istiyordu.

Türkiye dizileri kadar eski olmasa da bu yolculukta biz izleyiciyi bir yol daha bekliyordu: Yabancı dizileri izlemek. Bu konuda Türkiye’de alternatif kanallar kuruldu ve birçok yabancı diziye erişmek de çok kolay bir hal aldı. Lost’un, Fringe’in, Coupling’in ve adını sayamayacağım onlarca dizinin hepimiz üzerinde etkileri oldu. En uzun dizinin bir saat olduğu, sürelerin yirmi ila kırk dakika arasında değiştiği dizileri izlemek de farklı bir alternatif olarak hayatımızda yer etti. Üstelik bizdeki gibi kırk bölüme varan değil, maksimum yirmi dört bölümlük sezonlarla çok daha kısa sürede çok daha fazla şey izleme imkânına eriştik. Hatta İngiltere’de bir sezonun üç dört bölümden oluştuğu dizilere bile rastlamak mümkündü.

Dizi sektörünün bu kadar büyümesi kaçınılmaz bir gelişmeyi de beraberinde getirdi. Dünyanın en büyük sinema yıldızları yavaş yavaş televizyon dizilerinde boy göstermeye başladı. Bu konuda son dönemin öncülerinden biri ise Kevin Spacey oldu. Bu yazıda Kevin Spacey’nin başrolünde olduğu House of Cards dizisinden bahsetmek istiyorum.

House of Cards yukarıda saydığım dizilerden daha farklı bir modelde yayınlanıyor. Amerika’da yayın yapan bir kanal, yılın bir gününde dizinin bir sezonuna ait tüm bölümleri aynı anda yayınlıyor. İsteyen de istediği an bölümleri izleyebiliyor. Bu teknolojiyi belki ilerde bir gün Türkiye televizyonlarında da görürüz kim bilir?

Dizinin bir sezonu on üç bölümden oluşuyor ve şu ana kadar yirmi altı bölüm geride kaldı. Yeni sezonu ise 27 Şubat tarihinde yayınlanacak. Dizi 1990’da İngiltere’de yayınlanan House of Cards dizisinin yeniden çevrimi ancak çok daha geniş kitlelere ulaştığı ise tartışmasız gerçek.

House of Cards’ı diğer dizilerden ayıran ne derseniz, birçok faktörün bir araya gelmesi ile oluşan sihirli başarı bu sorunun yanıtı olabilir. Öncelikle dizinin yapımcısı ve bazı bölümlerinin yönetmeni David Fincher gibi önemli bir isim. Filmografisinde Fight Club, Se7en ve The Game gibi muhteşem yapımları barındıran güçlü bir yönetmen.

Dizinin bir diğer yapımcısı ve başrolü ise Kevin Spacey. “Dünyadaki en yetenekli on oyuncuyu say” deseniz herkesin listesinde mutlaka yer alacak muazzam bir isim. Kariyerinde iki Oscar barındıran oyuncu, bu dizideki rolüyle de bu sene Altın Küre’nin sahibi oldu.

Bir diğer önemli isim ise Robin Wright. Ana karakter Frank Underwood’un eşi rolündeki Claire Underwood karakteri sanki Robin Wright için yazılmış. Her karesinde izleyiciyi büyülemeyi fazlasıyla başarıyor. Dizideki diğer karakterler de yerinde oyuncularla hayata geçmiş ve başarılı bir kast ile ortaya seyir zevki yüksek bir yapım çıkmış. Teknik anlamda da diziye söylenecek çok fazla söz yok. Her şey Fincher ve Spacey’nin profesyonel ellerinde yerini bulmuş.

Dizi; Frank Underwood isimli bir siyasinin kariyerini anlatıyor. Amerika’da seçimler sona ermiş ve yıllardır devletine “başarı”yla hizmet eden Frank, yeni başkanın seçiminde büyük rol oynadığı için en büyük ideali olan dışişleri bakanlığını beklemektedir. Ancak, başkan ise ona senatoda ihtiyacı olduğunu söyleyerek onun bu beklentisini karşılamaz ve her şey işte bu olayla başlar. Televizyon tarihinin belki de en pragmatik, en bencil ve en zeki karakterlerinden biri olan Frank ortaya başka bir ideal koyar ve onun yolunda gider. Kendi çıkarlarını korumak uğruna ne yapılması gerekirse onu yapmayı uygun gören Frank, izleyiciye çok özel bir deneyim sunuyor. Konu beyaz saray koridorlarında geçiyor ancak siyasetin nasıl bir “sanat” olduğunu ve bir siyasetçinin ne kadar tehlikeli olabileceğini ve bunun dünyanın herhangi bir yerinde her an karşımıza çıkabileceğini hatırlatıyor. Dizi ülkenin dış politika hamlelerinden, eğitim reformuna, medyada olan bitenden yasaların nasıl çıkacağına varana kadar işlerin nasıl yürüdüğünü gösteriyor. Biz de bu serüvende Frank’in macerasına ortak oluyoruz. Frank için pragmatik dedim ancak pragmatizm hafif bile kalabilir.

Frank kendi ideasına yürürken tonla faşizan tavırda bulunuyor ve eyleminin dozu arttıkça demokrasiden daha fazla bahsetmeye başlıyor. Etrafında kendisine çok sadık adamlar bulunduruyor ve her şeyin kusursuz yürüdüğünden emin olmak istiyor. Ne de olsa çok meşakkatli bir yol bu.

Frank karakteri gerçekten “saf kötü”. Kişilerin zaaflarına oynamayı seviyor ve sonrasında avını afiyetle yiyor. Ve diziyi diğer dizilerden ayıran en önemli faktör de burada ortaya çıkıyor. Dizide Kevin Spacey bazı anlarda birden kameraya dönüyor ve izleyiciyle konuşmaya başlıyor.

Bir sonraki hamlesini, düşmanının zaafını, onun geçmişini anlatıyor. Kevin Spacey’nin güçlü oyunculuğu, izleyiciyle sohbet ile birleşince ortaya bütün kötülüğüne rağmen sempati duyulan bir Frank Underwood karakteri çıkıyor. Dizinin bence en tehlikeli noktalarından birisi de bu. O, suça ortaklık hissi ve izleyici ile temas siyasette faşizmin de bir nebze normalleştirilmesi tehdidini ortaya çıkıyor. İzleyicinin Frank ile bağlantı kurmasının sıkıntılı noktalarından birisi de bu.

House of Cards dizisinde neredeyse her karakter kötü. Hatta şaşırtıcı gelecek ama onlarca karakter içinde belki de tek saf olan ve iyi olan kişi Amerikan Başkanı Garret Walker. Bu, kesinlikle bu tip siyasilerin olduğu ülkede en baştaki kişinin aklanması değil aksine rolü icabı Walker karakteri tüm kötüler arasında tek iyi ve daha fazla yönetilmek için işin başına getirilmiş birisi.

Dizi çok makro boyutlu bir hikaye anlatmasına rağmen Frank karakterinin kendi adamları ile ilişkileri de çok önemli bir yer tutuyor. Örneğin eşi Claire ile pencere kenarında yaptıkları sigara sohbetleri ya da yıllardır gittiği restoran sahibi ile ilişkisi dizideki önemli sahneler olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bu ilişkiler dizinin temposunu düşürmüyor, aksine daha da artırıyor.

Dizinin on üç bölüm birden yayınlanmasının en büyük avantajı ise başı ile sonu arasındaki büyük tutarlılık. Yapımcılar ilk bölüm ile son bölüm arasında bağı bu sayede çok daha kolay kuruyor ve reyting amacı ile ani manevralardan uzak duruyor. Yapımcıların bu konudaki dezavantajı ise on üç bölüm birden yayınlanıyor ve bir yıl boyunca dizinin unutulma ihtimali ortaya çıkabiliyor. Ama böyle güçlü bir yapım da dünyanın her yerinde her an tartışılabiliyor.

Dizinin yüksek standarttaki teknik ekibi, oyuncuları ve senaryosu elbette ki ortaya kusursuz bir yapım çıkarmıyor. Dizinin zaman zaman tüm yan karakterleri bir kenara bırakarak tek kişilik şova döndüğünü söylemek zorundayım. Tempo genel anlamda yüksek olsa da bazı bölümlerde dizi çok daha düşük bir hızla yoluna devam ediyor. Örneğin ikinci sezonun başında tempo birden yükselip sonra birden dip yapıyor ve bir süre öyle gidiyor. Bir de sorunlar değişse de aynı manevralarla işin içinden çıkmak bir süre sonra izleyiciyi diziden uzaklaştırabilecek bir etken halini alıyor. Ancak tam vazgeçmeye karar verdiğiniz anda olan bir olay, izleyeni yeniden diziye döndürebiliyor.

Biz Türkiye’de set emekçilerinin yaşamda kalma mücadelesini sürdürürken, dizilerin süresi kısalsın, meslek riskli olarak kabul edilsin tartışması yaşarken, gelişmiş ülkeler bu konuda çok daha iyi işler çıkarıyor. House of Cards da bu işlerden biri. Muhteşem oyunculuklar, iyi bir teknik ekip ve Kevin Spacey ortaya harika bir yapım çıkarıyor. Biraz da olsa siyasete ilgisi olan, işlerin nasıl yürüdüğünü bir kez daha görmek isteyen ve ekonomik, kişisel çıkarlar uğruna insanların ne kadar faşizanlaşabileceğini merak eden herkesin izlemesi gereken bir yapım.

Yorumlar