Satıcının Ölümü

Soğuklar ne kadar daha devam edecek? Kar, buz ne zaman kalkacak? Seçimler de yaklaşıyor… Devlet bile neredeyse tüm kamu görevlerinden istifa edip milletvekili aday adayı olacak. Dolar ne kadar daha yükselecek? Merkez Bankası mı haklı? Cumhurbaşkanı mı? Metal işçisi milli güvenliği nasıl tehdit edebilir ki? Atık yüklü gemiyi sökerken etrafını tel örgüyle çevirseler sıkıntı çözülür mü? Başkanlık sistemi gerekli mi değil mi? Harçları katlayıp da mı katlasak yoksa katlamayıp da mı katlasak?

Biliyorum. Hepinizin kafasında aynı sorular birbirine değmeyecek tilki kuyrukları misali dönüp duruyor. Kendinizce yanıtlar arıyorsunuz. Ya da Twitter’da her konuyu bilen siyasi kanaat önderlerine bakarak kendinize cümleler bulmaya çalışıyorsunuz.

Biraz nefes alalım.

Her şey zaten çok karışık. Her konu zaten binlerce bilinmeyeni barındıran denklemlerle dolu. Biraz da olsa sanata tutunalım. Kabul ediyorum. Devlet Tiyatrosu da bu sene aynı tadı vermiyor ama, o kalabalık repertuarda parlayan birkaç oyun var. Onları da hazır hala DT varken mutlaka izlemek gerekiyor.

Satıcının Ölümü’nden bahsedeceğim bu yazıda.

Arthur Miller’ın 1949 yılında kaleme aldığı Satıcının Ölümü, yüzlerce kez farklı tiyatrolar tarafından sahnelenmiş, 1985 yılında Dustin Hoffman ve John Malkovich’in başrollerinde olduğu bir filmle beyaz perdeye taşınmış ve hem yazarına, hem film yapımcılarına hem de sahneye koyanlara bolca ödül kazandırmıştır. Oyun 1940’ların sonunda geçiyor. Uygulanan ekonomik politikalar sonrası mesleklerde yaşanan değişim ve Amerikan Rüyası oyunun ana temasını oluşturuyor.

60’lı yaşlarında olan Willy Loman, Türkiye’deki adıyla pazarlamacılık yapan ve tüm hayatını direksiyon başında geçiren biri. Hayatı boyunca kendine göre hayalleri olan ve kendi doğrusunun peşinde koşan bir karakter. İlerleyen yaşı ile artık faturalarını bile zar zor öder hale gelmiş ve aklı da ona farklı oyunlar oynamaktadır. Willy artık kendi kendine konuşmaktadır. Hayallerinde sık sık Amerikan Rüyası’nı gerçekleştirmiş ağabeyine, bunu nasıl başardığını sormaktadır. Oyun Willy’nin gitgide ağırlaşan yaşam şartları karşısında ayakta kalma mücadelesini ve oğulları Biff ve Happy ile ilişkisine odaklanıyor. Hatta Happy’den çok Biff ile geçmişte yaşadığı bir kırılma noktası oyunda ana ekseni oluşturuyor.

Miller’ın metni zaten mükemmel. Oyunculara sahnede devleşme fırsatı sunan dört dörtlük bir yapıt. Ankara DT bu metnin altından nasıl kalkıyor. Belki de asıl soru bu. Oyunda en önemli karakter Willy Loman rolü Erdal Küçükkömürcü’ye emanet edilmiş. Küçükkömürcü öyle mükemmel ki, sahnede olduğu her saniye Willy Loman karakteri ete kemiğe bürünüyor ve izleyicinin dokunabileceği kadar yakınında oluyor. Uzun yıllar unutulmayacak şahane bir performans. Geçmişten olayların canlandığı sahnelerde ya da hayalperest olduğu anlarda hele; her saniye ayrı bir alkışı hak ediyor. Oyundaki ikinci önemli karakter ise Biff Loman. Biff rolünü Buğra Koçtepe canlandırıyor. Koçtepe’yi daha önce Yastık Adam’da izlemiştim ve orada harikaydı. Ancak ben bu oyunda Koçtepe’nin oyunculuğunu çok sevmedim. Oturmamış bir şeyler vardı. Olmamıştı. Oyunla ilgili yorumlara bakıldığında Koçtepe’nin çok iyi olduğu yazılıp çiziliyor ama ben Koçtepe’den çok daha iyisini beklerdim. Diğer kardeş Happy’i Kutay Sungar canlandırıyor. O biraz daha bu role oturuyor. Ancak karakterin patlama sahnelerinde hayal kırıklığı yarattığını söylemeden geçmemeliyim. Willy’nin eşi Linda’yı ise Gülçin Yaşaroğlu oynuyor. Tanınan simalardan Şahap Sayılgan ise Charley rolünde. Ancak ikisi de rolünü pek parlatamıyor. Ben amca rolündeki Can Öztopçu ise kastın öne çıkan bir iki isminden biri diyebilirim.

Oyunun rejisör koltuğunda Zafer Karaokay oturuyor. Kayaokay elindeki harika metni çok iyi yönetmiş. Geri dönüşlerde (flashback) elindeki Erdal Küçükkömürcü gibi usta bir oyuncu ile harika bir tempo yakalamış. İki buçuk saatlik süreye rağmen izleyicinin merakını son dakikaya kadar taşımayı başarmış. Oyunun dekorunun altında ise Erdal Taşdemirci’nin imzası var. Taşdemirci tek dekor üstünde ufak makyajlarla oyunun akmasını sağlamış. Masanın bulunduğu evin merkezi çok fazla sahneye sahip olmasına rağmen bütünlüğün içinde biraz küçük kalmış. Belki masa ve ana sahnelerin öne çıktığı alan daha büyük tutulsa daha doğru olabilirdi. Ancak bu da gayet kâfi. Oyunla ilgili eleştirilecek bir diğer nokta ise müzik kullanımı. Fonda kullanılan müzikler harika, ona sözüm yok. Ancak müzik kullanılan sahnelerdeki replikler, zaten kötü olan sahne akustikleri ve oyuncuların da ona uyum sağlayamaması nedeniyle kayboluyor. Bir tek Erdal Küçükkömürcü’nün söylediği cümleler anlaşılıyor.

Satıcının Ölümü uzun bir oyun. Daha önce de dediğim gibi iki buçuk saat. Ama süresini sonuna kadar hakkıyla kullanmayı başarıyor. Erdal Küçükkömürcü’nün olduğu sahnelerde oyun seyrine doyulmaz bir hal alıyor. Ama onun olmadığı sahnelerde maalesef aynı tempoyu bulmak imkansız. Oyun bu sezonun izlenmeyi hak eden yapımlarından. Sadece Erdal Küçükkömürcü’nün muhteşem performansını ya da Miller’ın harika metnini tanımak için bile izlenebilecek bir oyun.

Yorumlar