Black Mirror

Türkiye’nin gündemini öyle ya da böyle mutlaka takip ediyorsunuzdur. Uzun süre unutulmaması gereken bir haftayı geride bıraktık. Baksanıza Özgecan ile insanlık katledildi. Kartopu oynadığı için, evet sadece kartopu oynadığı için Nuh Köse öldürüldü. İstanbul’da bir başka kadın kocası tarafından parçalanarak öldürüldü. Bizi temsil eden kişiler Meclis’te tokmaklarla, çanlarla tekme tokat birbirine girdi. Vasat şarkıcıların var olmak adına yaşadığı hezeyanlara tanık olduk. Toplum olarak yaşadığımız travma bence katlanarak arttı. Bütün bu olayları televizyonlarda, Twitter’da, sokaklarda izledik. Ve unutmayın, hepimiz geçen haftaya oranla çok daha yıpranmış bir hale geldik. Unutur muyuz? Unutursak kalbimiz kurumalı.

Tam da bu döneme uygun Black Mirror isimli diziden bahsetmek istiyorum.

Dizi, İngiliz yapımı. İngilizlerin dizi sektöründeki çalışmaları oldum olası dikkatimi çekmiştir. Kendilerine has mizahları, olaylara farklı bakış açıları ve Amerikan dizilerine göre biraz daha cesur ve yaratıcı olması nedeniyle benim gözümde ekstra avantajla başlar. Coupling’i, Black Books’u, The IT Crowd’ı ya da son dönemde Sherlock’u, Luther’i unutmak ne mümkün.

İngiliz televizyon dizilerinin, Amerikan dizilerine, hatta bizim dizilerimize oranla çok daha farklı bir sezon sistemi var. Bazı diziler bir sezonda sadece dört hatta üç bölüm yayınlanıyor ve bir ya da iki yıl daha o diziyi görmek mümkün olmuyor. Black Mirror’ın ilk bölümü 2011 yılında gösterime girdi. Şu ana kadar 7 bölüm yayınlandı ve üçüncü sezonuna yeni başladı diyebilirim. Hatta üçüncü sezonun ikinci bölümünün ne zaman yayınlanacağı henüz belli değil.

Dizinin ortalama süresi 40 ila 45 dakika civarında ve her bölümünde bambaşka oyuncular ile bambaşka hikayeler anlatıyor. Dizinin her bölümünde kurguda, tempoda farklılıklar olabiliyor. Anlattığı hikâyeler ise tam da adı gibi suratımıza tutulan karanlık bir ayna misali. Hem kendi zaaflarımızı, hem sistemin üstümüzde kurduğu baskıyı yalın bir dille ekrana taşıyor.

Dizide oyuncu performansları ya da teknik olaylardan bahsetmek, dizinin ihtişamlı senaryosuna haksızlık olur. Elbette ki bölümlerin bazılarında senaryo keskin noktalar koyarken, bazılarında noktalı virgül ile son bulma ve biraz da olsa havada kalma olabiliyor ama bu diziye kesinlikle gölge düşürecek durumda değil. O yüzden her bölümde ne anlatıyorsa onlardan bahsetmek istiyorum biraz.

Dizi, The National Anthem isimli bölümle açılıyor. Bölümde kraliyet ailesinin bir üyesi kaçırılıyor ve fidye olarak Başbakan’dan bir domuzla cinsel ilişkiye girmesi talep ediliyor. Bu bölümde iktidar üstüne kurulan baskı ile siyasetin kibir ile verdiği karşılıklı çatışmanın yanı sıra medyanın olaylara yaklaşımı önemli bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Sonrasında da medyatik bir olayın tüm kamuoyunda büyük bir hararetle tartışılması ve yaşanan infial dizideki bir başka aktör oluyor. Dizinin bu bölümü olaylara verdiğimiz tepkiler ve kitle psikolojisi üstüne çok iyi bir analizi içeriyor. Çarpıcı final de bütün ülkelere ve yönetimlerine büyük bir kara ayna oluyor.

İkinci bölüm ise alternatif bir gelecekte geçiyor. Fifteen Million Merits isimli bölüm ise büyük bir medya ve facebook nesli eleştirisi. Her şeyin sanal olduğu bir dünyada geçiyor öykü. Bir sosyal medya platformunda yaşamını sürdüren karakterlerin “yırtmasının” tek şansı, bir yetenek yarışmasına katılarak jürinin gözüne girmek. Günümüz televizyonlarının popüler afyonları olan yarışma programlarına ve facebook tarzı platformların hayatımızda gitgide artan yönünü irdelemesi açısından bu bölüm de çok çarpıcı.

Üçüncü bölüm ise, bundan belki de sadece birkaç yıl sonrasında geçiyor. Gözünüzün tüm olanı biteni detaylarıyla kaydettiğini ve istediğiniz zaman geriye dönerek o görüntüleri tüm detayları ile kaydettiğini düşünsenize. İşte tam da böyle bir zamanda geçiyor The Entire History of You. Biraz daha mikro bir soruna inen bu bölüm ilişkileri, yalanları, unuttuklarımızı, hatırlamak istemediklerimizi ele alıyor.

Sonrasında Black Mirror bir yıllık bir ara veriyor ve Be Right Back isimli bölümle dönüyor. Bu bölüm de ikili ilişkilere irdeleniyor. Ancak çok daha farklı bir boyutuyla. Bir insanı neden severiz? Ona bizi bağlayan nedir? Sorularının etrafında dolaşırken biraz ilişki ahlakı üzerinden derinlere giriliyor. Bu bölüm yakın zamanın ilgi uyandıran filmlerinden “Her” ile de büyük benzerlikler taşıyor.

İkinci sezonun ortasında Black Mirror yine daha makro boyutta sorunlara odaklanıyor ve tam da kadın cinayetlerini konuştuğumuz şu günlerde suç ve ceza konusu üstüne kamerayı çeviriyor. Sıradan bir gerilim gibi başlayan öykü birden bambaşka bir boyuta varıyor. Farklı bir ıslah önerisi ile dizinin en çarpıcı bölümlerinden biri ortaya çıkıyor.

İkinci sezon The Waldo Moment isimli bölümle kapanıyor. Bu da bize çok tanıdık gelecek güncel bir öykü. Bu bölüm de dizinin diğer bölümleri gibi metaforlara bolca başvuruyor ve söylemek istediğini tüm gücüyle dile getiriyor. Bir tarafa siyasetçileri koyuyor ve onlara ağzına geleni sayabilen bir komedyenin yarattığı Waldo karakteri ile siyasetçileri yerden yere vuruyor. Ancak daha da enteresan tarafı komedyenin yönettiği mavi bir ayı olan Waldo karakteri aslında tam da günümüz Twitter fenomenlerini temsil ediyor. Gerçek hayatında daha çekingen, ancak Waldo karakteri ile alabildiğine cüretkar profili ile siyasetçilere kök söktürüyor.

Black Mirror iyi müziklere ve iyi görselliğe sığınarak algı yönetimi yapmak yerine, muhalif bir dil tutturuyor ve Twitter’ı, Facebook’u, medyayı, siyaseti, suç psikolojisini, toplumu, ikili ilişkileri muhteşem detaylar ile eleştiriyor. Bunu yaparken metaforlar kullanıyor, acımasız oluyor, izleyiciyi her bölüm sonrasında dakikalarca düşündürüyor. Aslında “sanat”ın yapması gereken her şeyi yapıyor. Çok fazla bilinmeyen, bilenlerin şanslı azınlıkta olduğu Black Mirror’ı mutlaka izleyin.

Bir de küçük bir not ile yazıyı tamamlamak istiyorum. Black Mirror’ın Amerika uyarlaması için de çalışmalara başlandığına yönelik haberler geliyor. Henüz çok ayrıntı yok ancak ilerleyen dönemde herkesin bu diziyi konuşması ihtimaller arasında.

Yorumlar