Adab-ı Muaşeret

Eskişehir Şehir Tiyatroları oyunu Gergedan’ı yazarken yazının son bölümünde ufak bir not eklemiştim.  Okuyanlar hatırlayacaktır. Bu yazımı o gün bahsettiğim konuya yani tiyatro, sinema ve konserleri izleme kurallarına ayırmak istiyorum.  Yazıyı yazmadaki amacım kesinlikle küstahlık veya okuyana ders vermek değil. Aksine daha keyifle izleyebilmek için zaman zaman hepimizin dikkatinden kaçırdığı birkaç noktanın altını çizmek istiyorum.

Bu sezon izlediğim en iyi oyunlardan biri Hüzzam’dı. Maral Üner kolay kolay unutulmayacak bir performans sergiliyordu. Perde arasında ise sahneye çektiği bir sandalyeye oturdu ve bizlerle sohbete başladı. Burada hiç telefonu açık olan var mı diye sordu. Sonra da ilk perdede telefon çalmadığı için teşekkür etti. Devam etti. Su şişelerinden çıkan seslerin ne kadar rahatsız edici olduğundan bahsetti. Dertleşiyordu bizimle resmen. Söylediği her şeye katılıyordum. Bir anısını anlatmaya başladı. Vaktiyle çok sıcak bir şehirde, bugün bir araya gelemeyecek bir kadroyla bir oyun sergiliyormuş. Oyunun onuncu dakikasında vatandaşın biri salona girmiş. Gelmiş en öne oturmuş ve yanındakilere, sahnedekilere dondurma ikram etmiş. Tabii ne motivasyon kalmış, ne replik.

Tiyatro nasıl izlenir diye çok da fazla yazılı kural yok elbette ancak son dönemde izleyici tavrı nedeniyle oyuna tam konsantre olup izlemek neredeyse imkansız. Öncelikle her oyunda en az on kişinin telefonu sesli bir şekilde çalıyor. Hatta bir gün, birisi telefonunu açıp tiyatroda olduğunu bağıra bağıra hepimize anlattı. Oyuna girerken telefonu kapatmak, hatta uçuş moduna almak en doğrusu. Telefonu sessize de almak çözüm değil. Oyun sırasında telefondan gelen titreşim sesi, sessizlikte kulaklara tıpkı bir çığlık gibi geliyor.

Oyunu izlerken telefonu ile oynayanlar ise ayrı bir sıkıntı. İki saatlik oyun sırasında bari bakma telefonuna. Mesajına bakar, cevap yazar hatta bazen fotoğraflara bakar. O telefondan çıkan ışık neredeyse tüm salonu aydınlatacak kadar göze çarpıyor. Biraz da olsa telefondan uzak durulsa olmaz mı?

Maral Üner’in de bahsettiği “su şişesi” de önemli bir sorun. Oyun sırasında su içmek kesinlikle doğru değil. Öksürtmesi veya benzeri riskleri taşıması belki düşük bir ihtimal ama var olduğu gerçeği unutulmamalı. Tabii su şişesinin tek sorunu su içerken olacaklar veya olabilecekler değil. Bizim insanımızın refleksif bir davranışı var. Boş bir su şişesi varsa elinde mutlaka ya kapağını açar kapatırız ya da yuvarlak kısımlarına parmağımızla bastırırız. İşte bu ses sahnede oynayan da dahil tüm salonun kulaklarını tırmalıyor.

Çantanın fermuarını açıp içinde bir şeyler aramak veya oyun sırasında pürtelaş yanındaki kişiye bir şeyler anlatmak yine tüm salonu rahatsız eden bir etken. 

Oyun sırasında salona girip çıkanlar, oyuna geç kalanların ses çıkarmadan geçeceğim diye alabildiğince gürültü çıkarması da bir başka komedi.

İnanın bunlar çok küçük ayrıntılar gibi gelebilir ancak son dönemde Ankara’da tiyatro izlemek çok zor bir hal aldı. Yukarıda bahsettiğim sorunlar hem izleyene hem oynayana çok zor anlar yaşatıyor. Bunu değiştirmek de elimizde.

Konuyu sadece tiyatro ile de daraltmak istemiyorum aslında. Aynısını senfoni konserlerinde de yaşamak mümkün. Kaldı ki senfoni konserlerinde ufacık bir öksürük bile her şeyi alt üst edebilecek bir etkiye sahip. Ne zaman alkışlanacağı ve nasıl davranılacağı da konser kitapçıklarında yer alıyor ama heyhat senfonide de durum farklı değil.

Peki ya sinema? Elbette ki sinema biraz daha esnek olmalı. Sonuçta işin içinde patlamış mısır faktörü var. Ama son dönemde sinema izleyicisi de izleyeni zorlamaya başladı. Geçtiğimiz günlerde Mert Fırat’ın başrolünde olduğu “Bir Varmış Bir Yokmuş”u izliyorduk. Filmde sevişme sahnesi geldiğinde salonda “Vuuuuu” diye bir coşku çığlığı yankılandı. İnsanlık hali diyeceğim ama film boyu farklı grupların bol gürültülü sohbeti filmi çekilmez hale getirdi. Bunu sadece bu filmde yaşamadım. Festivale gittiğimizde dahi önde bağıra çağıra kahkahalar atanlar, film sırasında telefonuyla oynayanlar neredeyse “Artık sinemaya gelmeyin, gidin evinizde izleyin” der gibi davranıyor. 

Yukarıda bahsettiğim birkaç küçük ayrıntı izlediğimiz sanat eserini gerçekten çok daha farklı seyretmemizi sağlayabilecek önemde. Bu sıkıntı geçtiğimiz yıllarda olan bir şey değildi. Son 1-2 yılda çok daha ciddi bir sorun boyutunu aldı. Belki de toplum olarak değişen zevklerimiz ya da olaylara bakış açımız sanata yaklaşımımızı veya ona katılmamızı da etkiler boyuta geldi. Neticede hiçbir sanat değeri olmayan vasat komedi filmlerinin çok daha prim kazandığı, kalitenin daha da düştüğü bir dönemdeyiz. Belki de yazdıklarımı bir de bu bakış açısıyla düşünmeli.

Yorumlar