Devlet Tiyatrolarını yaşatma adına bir umut doğdu

Devlet Tiyatrosu’nun bu yılki performansı ile ilgili burada pek çok yazı kaleme aldım. Oyunların eskisi gibi iyi olmadığı, kalitenin düştüğü, sahnelerin bir bir elimizden alınma çabası ve her an, nereye ineceğini bilmediğimiz ve sanatın başında sallanan Demokles’in kılıcı… Kısacası artık heyecanlandırmadığı gibi, tehditleri de kabullenmeye başlamış ve sahneye çıkanından, ışık tutanına herkesin “Nasıl olsa kapatılacak” diye düşündüğü bir DT öyküsü karşımıza çıktı. Her yazıda olduğu gibi buna yüreğiyle direnenleri tenzih ettiğimi de bir kez daha eklemek isterim.

Gelgelelim bu ümitsiz sezonda TÜSAK’ın son bir iki aydır adının bile anılmaması, Şinasi ve Akün’ün yine tiyatrolara kalması biraz da olsa kara bulutları dağıttı ve doğrusuna yanlışına rağmen DT’yi yaşatma adına bir umut doğdu. İster istemez herkesin bilinçaltında “en azından şimdilik” güvencesizleşme ve her an işinden olma korkusu azaldığı için motivasyon da ters orantılı olarak yükselişe geçti. Ve DT 2014-2015 sezonunu kapatırken ortaya Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım çıktı. Elbette ki bu oyun bu gelişmelerin ardından planlanıp sahneye konmadı. Ama o ivme, bu oyunun sahneye çıkışının da önemli bir destekçisi oldu.

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım az da olsa tiyatro ile ilgilenen herkesin kulağında yeri olan muhteşem bir metin. Metnin yazarı Haldun Taner’in muazzam detaylarla süslediği oyun izleyiciye kısa bir Türkiye tarihi sunuyor. Bunu yaparken de yin yang gibi bir iyi bir kötü karakteri hikâyesinin merkezine yerleştiriyor. Bir tarafta Vicdani; vicdanlı, kendinden çok başkasını düşünen, safderun, devlet ne düşünüyorsa onu düşünen, itiraz etmeyen, önüne konandan fazlasını istemeyen ve kendi deyimiyle ismi “fer” ile biten kadınlara zaafı olan “fakir”. Diğer tarafta Vicdani ile ilkokul sırasından beri birlikte büyüyen, kurnaz, pragmatik, oportünist, değişen düzene hızlıca ayak uyduran, her dönemin adamı ve kötülüğün yansıması Efruz. Bir ülkenin iki yansıması aslında Vicdani ve Efruz. Bir insanın içindeki iyilik ve kötülük ve tabii ki bizim öykümüzün de iki kahramanı. Hayat her daim Efruz’a gülerken, Vicdani ise vicdanının sesi ile yoluna devam etmektedir. İki arkadaş değişen düzende sık sık karşılaşmakta ve hayat ikisine de farklı davranmaktadır. Peki, sonunda hangisi kazanacaktır?

Oyun bu toprakların tarihini II. Meşrutiyet’ten alarak 1960’lı yıllara kadar taşırken, toplumdaki ve şartlardaki değişimi de kısaca özetleyerek ilerliyor. Dönemin öne çıkan kişilerine göre değişen sokak adları, yalnızca otorite sahiplerinin dâhil olduğu posta pulları bu yolculuktaki önemli detaylardan sadece ikisi diyebilirim.

Haldun Taner’in 100. Doğum günü nedeniyle sahneye konan oyun, herkesin bildiği gibi daha önce defalarca kez farklı tiyatro ekiplerince sahneye kondu. Kimi efsane oldu, kimi unutuldu gitti. Bu kadar çok yorumlanan oyunu izlerken de herkesin kafasında bir “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” olduğu için, DT’nin bu yorumu izleyicide mutlaka ki birçok önyargıya sebep olacaktır. Ama açık ve net şunu söylemeliyim, bütün ön yargılarınızı silin. Yepyeni ve özel bir yorumu izleyeceğinizi bilerek tiyatroya gidin ve iki buçuk saatlik masalın tadını çıkarın.

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ın rejisörü Ali Düşenkalkar bu yorumda farklı bir dili tercih etmiş. Oyunu grotesk tarzda sahneye koyarak sıra dışı bir iş yapmış. Klasik tiyatro severlerin ve bu oyunu eski yorumları ile izleyenlerin ilk tepkisi şüphesiz buna olacaktır. Ama yeni bir dile ihtiyaç duyulan bu dönemde bu tarz deneyimlere girilmesi bence çok doğru bir tercih olacak. Hele ki klasik Türkiye metinlerinin böyle uyarlamalarla sahneye konması ilerleyen dönemde daha çok izleyicinin salonu doldurmasını sağlayacaktır. Zamanın her saniyesinin değerli olmasının yanı sıra tüketim çılgınlığının en önemli boyutlarından izleyicinin sıkılganlığı, böyle uzun oyunlarda izleyicinin dikkatini daha çok çekecek önemde. Bu zaman çılgınlığı bir yanda klasik yorumlardansa daha radikal bir yolda giden, yeni yorumlara prim veren izleyici ile televizyon başında oturup ilgisinin düştüğü (günümüzde bu ilgi normalden çok daha kısa bir sürede düşüyor) anda kanalı değiştiren izleyiciyi daha da önemli kıldı. Tiyatro konusunda yeni arayışlar da bu bağlamda okunmalı belki de…

Grotesk yorum bir o kadar da farklı bir dekor arayışını yönetmenin karşısına getiriyor. Oyunun dekor tasarımı ise Tayfun Çebi’ye ait. Dekor iki ayrı bölümden oluşuyor. Önde olayların geliştiği kısım, arkada da orkestranın yer aldığı ayrı bir tasarım. İkinci plandaki dekorda bulunan objeler oyunu izlerken, acaba ne zaman kullanılacak beklentisi doğursa da hiçbir işe yaramadığı ortaya çıktığında hayal kırıklığı yaratıyor. Dekorun gereksiz büyük olduğu ve bu yönüyle sadece ön plandan oluşsa da aynı gücü yansıtabileceği görüşündeyim. Bu çok önemli mi? Elbette ki hayır.

Kıyafetlerde Funda Çebi’nin tercihleri oyunun tarzını birebir yansıtan güzellikte olmuş. Kostümlerin ceplerindeki detaylar, yüksek konumdaki kişilerin vatkalarla dikleştirilmiş omuzları ve renk seçimi harika. Oyunun müzik, dans düzeni de gayet başarılı. Murat Gedikli, Cihan Yöntem, Serkan Kocadere, Gülden Çelen ve orkestra müthiş bir uyum ile oyunu fazlasıyla desteklemiş.

Gelelim oyunculuğa. Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ın oyuncu kadrosu daha ilk duyduğum anda beni fazlasıyla heyecanlandırmıştı. Oyunun başrolünde Vicdani rolünde Emre Ercil var. Ercil hakkında ne söylesem az. Oyunun sonunda her oyuncu kuvvetli bir alkış alırken, o avuçları patlatırcasına bir alkışla kulise uğurlandı. Vicdani’nin yukarıdaki tüm vasıflarını iliklerine kadar yaşayan Ercil sahnedeki haliyle izleyiciyi de fazlasıyla etkilemeyi başardı. Ya İrfan Kılınç? İrfan Kılınç, Efruz’un tüm kötülüklerini sanki bünyesinde barındırıyor gibi. İçselleştirmiş, içinden çıkarmış, sonra da grotesk yapmış. Dört dörtlük bir performans. Oyunun bir diğer parlayan yıldızı ise Şirin Giobbi. Giobbi’yi yıllar önce, Haydi Karına Koş isimli oyunda izlemiştim ilk olarak. Ünsal Coşar’ın o unutulamayacak oyunculuğunun yanında “Ben de varım!” diyordu. Ve bugün, hak ettiği rolü fazlasıyla bulmuş ve Vicdani’nin ilk “fer”i Cemalifer rolünün altından başarıyla kalkmış. Sadece Cemalifer de değil, anlatıcılık da yapmış, o güzel sesiyle de büyük bir alkışı hak etmiş. Bir diğer “fer” rolünde ise Lalifer var. Pınar Gün, Lalifer’de çok iyi bir iş çıkarmış. Anlatıcılık kısmında Giobbi kadar öne çıkmasa da o da oyunun dikkat çeken isimlerinden. Son “fer”imiz ise Nilüfer; oynayan da Seçil Öztan. Seçil Öztan, Ankara izleyicisinin yeni tanıdığı bir isim. Ama herhangi bir video sitesinde “7 Kadın” veya adı ile arama yaparsanız ne kadar özel bir yetenekten söz ettiğimi anlayacaksınız. O da Nilüfer rolünde çok iyi bir performans sergilerken, anlatıcı kısmında güzel sesi ile çok daha başarılı bir grafik çizmiş. İki rol ve anlatan olarak sahneye çıkan Ali Hakan Beşen de kısa rolüne rağmen yine dikkat çekiyor ama onu daha iniş çıkışlı karakterlerde izlemek çok daha keyifli. Bunu söylemeden geçmemeliyim. En son Satıcının Ölümü’nde izlediğimiz Can Öztopçu, sahnede durması bile bir güç olan Savaş Tamer de ekibin diğer öne çıkan isimleri.

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım uzun süresine rağmen, grotesk yorumu ile çok güzel bir oyun olmuş. Haldun Taner’in değerli metnine Ali Düşenkalkan’ın yaptığı sihirli dokunuşlarla her anında dikkati uyanık tutmayı başaran bir kurgu ortaya çıkmış. Oyun bu metne ve bu yoruma rağmen bir başyapıt değil ama değişen tiyatro yapısında ve bir şeylerin dönüşmesi konusunda atılmış kararlı ve çok güçlü bir adım. Ankara DT’de Satıcının Ölümü ile birlikte bu sezonun öne çıkan bir iki yapımından biri. Tüm ekibin eline sağlık.

Bir de küçük not; Ankara DT’nin müdürü isminde Cebrail Esen’i görmek heyecan verici. ‘Nereye’ deki Hacı rolüyle unutamadığım performanslardan birisini sergileyen Esen, eminim ki yeni sezonda birkaç değişiklikle fark yaratabilecek bir potansiyele sahip. Yolu açık olsun…

Yorumlar