Son Tango

“Arjantin'de cunta dönemi... Dönemin Arjantin'inde baskı ve işkenceler sonucunda; birbirine aşık olan Pedro ve Maria'nın, hayata tutunmak üzere, kendilerinde sakladıkları aidiyet duygularının (aşk ve politik aidiyet) gösterdikleri tüm dirence karşın, ellerinin arasından kayıp gidişinin hüznünü anlatır oyun. Ülkelerinde yaşanan ekonomik işgalin bedelini birlikte öderler...”

Yukarıda alıntıladığım cümle Devlet Tiyatroları’nın resmi sitesinde Son Tango’ya ilişkin yazılan tanıtım metninden. Bu iddialı tanıtım, büyük de bir merak uyandırıyor. Arjantin’de cunta dönemi, o tarihlerde yaşanan bir aşk ve bütün bunlar karşısında direnebilme gücü… Eminim pek çoğunuzun ilgisini çekecek bir konudur. İşte böyle dev bir oyun izlemek için gittim Akün Sahnesi’ne. Rejisör olarak Hakan Çimenser’in ismini görmek de biraz daha ümitlendirdi beni.

Salondaki yerimi aldığımda ilk dikkatimi çeken sade dekor oldu. Minimal bir dekor tercihinde bulunulmuş ve sahnenin iki tarafına kurulan ekranla dekora takviye olarak sunulan görüntülerle zarif bir çalışma yapılmış. Kerem Çetinel’in dekor ve ışıktaki hassasiyeti oyunun dikkat çeken yönlerinden. Sahnedeki ekranın zayıf kaldığı tek yer ise ikinci perdenin başındaki yatak odası sahnesi oldu. Farklı açılardan konu anlatılarak akıcılık sağlanması hedeflenmiş ancak bu çok da başarılı olmamış. Ama son tahlilde dekor ve ışık çok başarılı olmuş.

Oyun Catalina karakteri Alev Buharalı’nın tek kişilik gösterisi ile açılıyor. Yaklaşık 10-15 dakika süren ve Catalina’nın kendisini, düzeni sorguladığı ve tangoya göndermelerle dolu sahneler oyuna olan merakı daha da artırıyor. Alev Buharalı bu sahnelerde başarılı bir performans sergiliyor. Oyunun Catalina karakterinin gençliği ya da onun etrafında kurulacağına dair bir beklenti de beliriyor ister istemez. Sonra birdenbire oyun çok daha neşeli ve bambaşka bir havaya bürünüyor. Oyunun ilk bölümündeki sorgulamalar ve sahneler ise bir daha hiç karşımıza çıkmamak üzere tamamen yok oluyor. Yani oyunun ilk 15 dakikası, oyunla hiç alakası olmayan, oyuna katkı sağlamayan ve sadece öylesine bir bölüm. Bu bölümün ardından gelen o bambaşka sahne ise akla biraz da olsa Fosforlu Cevriye’yi getiriyor. Oyunda bir başrol değişimi yaşanıyor ve Catarina bir yan karakter olarak hiç derinleştirilmeden olduğu gibi bırakılıyor. Derseniz ki hangi karakterler derinleştiriliyor? Oyunda karşımıza çıkan hiç kimse hakkında tam bir fikre sahip olamıyoruz. Catarina’dan başrolü alan Maria karakteri ise uzun zamandır izlediğim en tutarsız, en saçma karakter tasvirine sahip. İlk dakikalarda “devrimci” aşkı uğruna herkesi karşısına alan, güçlü bir imaj çizilen Maria sadece birkaç dakika sonra 180 derece farklı bir ruh haline bürünüyor ve oyun boyunca durmadan değişiyor. Bu boş ve tutarsız karakter oyun boyunca kendisine hiçbir aidiyet hissetmememiz için elinden geleni yapıyor. Başrol oyuncusu Özge Mirzalı’nın kötü performansı da izleyicinin oyuna mesafeli olmasını daha da körüklüyor. Mirzalı kendisi inanmadığı gibi, karakterine ait olan hiçbir şeye izleyiciyi de ikna edemiyor. Bu kadar kötü bir karakter örgüsü, yazar, rejisör, oyuncu sarmalından geçip nasıl sahneye çıkıyor aklım almıyor. Maria’nın bu kötü figürünün karşısında ise “devrimci” diye tanımlanan Pedro karakteri var. Pedro ise didaktik tarzı ile fikirleri oturmamış, aşkını yansıtamayan, çok, çok kötü bir karakter. Oyunun başında devrimci olan, sendikaları örgütleyen Pedro, hiçbir sıkıntı yaşamamasına rağmen kendisine yapıştırılan ve içini dolduramadığı karakteristik özelliklerini ise kötü bir işkence sahnesi ile kenara bırakıyor. Pedro ile Maria arasındaki aşkın kimyası da çok kötü. İnandırıcılıktan yoksun, tutarsız ve hiç tutkusu olmayan bir ilişki ve karakterler değiştiğini söylediği için değişen bir dinamiğe sahip. Somutlaştırmak gerekirse günümüz ilişkileri ve sığlığı üzerine bir ton yazı, film bulabilirsiniz. Ancak oyunun yazarı tam da günümüzün sığ ilişkilerini almış cunta dönemine taşımış. Bu da metnin absürtlüğünü daha da vurgulayan bir gerçek olmuş. Pedro-Maria “tutkulu” aşkının üçüncü ayağı ise Jose karakteri. Jose de Türkiye sinemasının Nuri Alço’sunun cunta dönemine yansıması gibi. Oyunun ehven-i şeri diyebileceğim tek karakteri olan Jose’yi Muzaffer Saygı canlandırmış ve oyunun tek öne çıkan performansını ortaya koymuş. Oyunun ender güzel anlarından düello sahnesindeki performansı özel bir alkışı hak etse de yine metnin gazabına uğrayarak içi boş kalmış bir karakter ne kadar güçlü canlandırılabilir?

Oyunun ciddi bir hikaye sorunu var. İki perde, iki saat yirmi dakika süren oyun, uzun süresi boyunca hiçbir hikayesini anlatamıyor. Birkaç ayrı yola sapmaya çalışıyor, altından kalkamıyor. İnandırıcılıktan yoksun ve klişe üstüne klişeyle dolu, ne aşkını anlatabilen, ne ana ne de yan karakterleri tanıtabilen bir metin.  Oyun Arjantin ve oradaki faşist düzenle de ufak da olsa ilişki kuramayan bir örgüye sahip. O döneme dair oyun yazıyorsanız biraz da olsa izleyicide fikir oluşturmanız lazım ama heyhat… Nerede? Ne aşkı aşk, ne devrimcisi devrimci, ne de öyküsü öykü olan, muhtemelen son birkaç sezonun en kötü oyunlarından birisi karşımızda.

Oyunun matematiğine bakınca ikiye ayırmalı. İlk perde için şu cümle vardı kafamda. Çok estetik, ama çok kötü oyun. İkinci perde ise sadece kötü. İlk perdede tango sahneleri çok estetikti (teknik olarak elbette değerlendiremem ama estetik olarak) ve oyunun çıtasını yükseltiyordu. Yine ilk perdeden gece kulübü sahnesi çok başarılıydı. Ama ikinci perde bu tip sahneler ortadan kayboldu.  İlk perde biraz da olsa oyun iyiyken, ikinci perdede bu dinamizm de tamamen kayboldu. İkinci perdedeki işkence sahnesi ise karikatür gibiydi. Sahnede oyuncuya işkence yapılmasını beklemiyoruz elbette ama Yastık Adam gibi bir oyun gördü bu izleyici. Biraz da olsa ona yaklaşılamaz mı? Bu kadar özensiz ve kötü bir sahne nasıl hazırlanabildi?

Son Tango, son yıllarda izlediğim en kötü oyun.  Uzatılmış ve esas oğlan, esas kız ilişkisi dışında bir şey anlatmayan vasat bir televizyon dizisi gibi, sıkıcı ve uzak durulması gereken bir oyun. Kötü metin, kötü oyunculuklar, kötü reji. Başka da denecek bir şey yok. Büyük beklentilerle gittim, büyük hayal kırıklığı yaşadım. Ne oldu iki saat yirmi dakikada, ne anlattı bu oyun? Arjantin’de cuntaya ve o dönem yaşananlara koca bir saygısızlık bu metin. Onun yerine bir kez daha Olimpo Garajı izlenmeli. Aylin Topal’In Latin Amerika’yı Anlamak isimli kitabı okunmalı ve Plaza de Mayo Anneleri’nden bahsetmeden Arjantin’e ilişmemeli.   

 

 

Yorumlar