Eğer devrimciler Yarbay Alkan'ın cesaretine sahip değillerse...

Nuray Mert, 20 Ağustos 2015 günkü Cumhuriyet’teki yazısında ısrarla ve açıktan açığa şöyle soruyordu:

“Neden, neden, neden HDP bu oy oranına erişmişken savaş kararı? Neden, iktidar ile ‘savaş koalisyonu’, neden, neden, neden?”

Kandil’den Duran Kalkan, HDP’yi eleştirdiği konuşmasında buna üstü kapalı olarak şöyle cevap veriyor:

“HDP siyasette yeterince yaratıcı ve başarılı olamadı. Başkalarına çağrı yapıyorlar, ama kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar. Biraz gerçekçi olmaları lazım. Halkların, Kürt halkının temsilciliğini iyi yapmaları gerekli. Meclisi niye işletemediler, bunun üzerinde yoğunlaşmalılar… Kendi işleriyle, meclis işleriyle uğraşsalardı ve çözüm getirselerdi, savaş yerine demokratik siyaset temelinde olurdu. Bu temelde çalışmalarında ısrar etmeliler.”

HDP, AKP ve MHP tarafından kitlenmiş bir meclisi nasıl “işletebilirdi”? Bunun bir tek yolu vardı, o da HDP’nin AKP ile koalisyona yatmasıydı. Zaten Duran Kalkan da, adını açıkça anmadan böyle bir koalisyonu yaparak neden meclisi işletmediniz demek istiyor? Hatta neredeyse, siz meclisi işletmediniz, yani AKP ile koalisyon yapmamakta ısrarcı oldunuz, bu savaş da bu yüzden çıktı demeye getiriyor. Nitekim, seçimden hemen sonra HDP, Kandil tarafından “AKP ile koalisyona” kapıları tamamen kapattığı için eleştirilmişti.

Durumu soğukkanlı bir şekilde tahlil edersek görürüz ki, PKK ile HDP arasındaki yarılma aslında Kürt siyasal hareketinin eski ittifaklar siyasetiyle HDP’nin yeni ittifaklar siyaseti arasındaki yarılmadır. Eski ittifak siyasetinin, yani AKP ile ittifak siyasetinin mimarı, PKK’nin lideri Abdullah Öcalan’dı. HDP’nin “seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla popüler olan, AKP ile ittifakı reddeden ittifak siyasetinin en önde gelen temsilcisi ise HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’tır. Dolayısıyla, PKK’nın açtığı savaşın menzilinde HDP ve Selahattin Demirtaş’ın da bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Nuray Mert’in “neden, neden, neden” sorularına bir kritik soru daha eklemeliyiz:

Neden, neden, neden, Abdullah Öcalan’la HDP’nin bütün iletişim kanalları AKP iktidarı tarafından sıkı sıkıya kapatılmıştır? Yakın geçmişte, örneğin açlık grevlerinin bitirilmesi, 6-7 Ekim Kobane direnişinin sona erdirilmesi, hükümetin Öcalan’a konuşma fırsatı vermesiyle bitirilmişken, neden, neden, neden hükümet, bu olanağı, bu yeni savaşın PKK tarafından anında durdurulması için kullanmamaktadır? Çünkü birincisi, AKP bu savaşı başlatandır ve bitmesini istememektedir; ikincisi, Öcalan böyle bir çağrıyı yapmak istememektedir. Eğer isteseydi, HDP heyeti ile görüştürülmemesine rağmen bunu en azından, kardeşiyle görüşmesi sırasında onunla bir mesaj ileterek yapardı. Neden yapmadı? Neden, neden, neden Abdullah Öcalan’dan hiçbir şey duyulmuyor? Neden, çok dolaylı yollardan onun hakkında duyulan tek şey, “bu işe artık hiçbir şekilde karışmak istemediği” şeklindeki inanılması çok güç duyurular? Demek ki Abdullah Öcalan, böyle bir çağrı yapmak istemiyor. Aynı AKP’nin onun herhangi bir çağrı yapmasını istemediği gibi.

Sanıyor musunuz ki, PKK yöneticileri, Abdullah Öcalan’dan icazet almasalar gerek savaşı yürütmekte, gerekse HDP’yi eleştirmekte bu kadar inisiyatif sahibi ve cesur olurlar? Eğer öyle bir sanınız varsa bunu kısa yoldan değiştirmenizi öneririm. PKK yöneticileri Öcalan’dan bir şekilde icazet almadan şuradan şuraya adım atmazlar.

Demir Küçükaydın’ın yaptığı gibi, Ortadoğu’daki güç dengeleri üzerine uzun akıl yürütmelere girmeye gerek yok. Kafaları gereksiz yere karıştırmaya hiç gerek yok. Mesele hiç de o kadar karmaşık değil.

Bir büyük makinenin neden çalışmadığı üzerine uzun uzadıya kafa yoran, teoriler üreten, tezler geliştiren bilim adamlarına bir çocuk bir şeyler söylemeye çalışıyormuş. Tabii ki bu “büyük beyinler”, bir çocuk bu konuda ne söyleyebilir ki diyerek onu, başında büyük tartışmalar yaptıkları makinenin bulunduğu salondan kovuyorlarmış. En sonunda içlerinden biri merak etmiş, “nedir çocuğum senin derdin, ne söylemek istiyorsun” demiş. Çocuk, “makinenin fişini takmamışsınız, amca” demiş. İşte mesele bu kadar basittir.

AKP, kaybettiği seçimler sonucunda savaş çıkartmaya karar verdi. Bu konuda Öcalan’ı devreye sokarak PKK ile bir savaş koalisyonu kurdu. Kim demiş AKP koalisyon kurmaktan kaçındı diye?

Pazartesi gecesi Büyükada’da Barış Bloku’nun geniş katılımlı bir toplantısı yapıldı. Orada ben ve 1968 kuşağından arkadaşım Bingöl Erdumlu, PKK’nin sorumluluğuna dikkat çeken kısa birer konuşma yaptık (konuşmalar nedense daha baştan üçer dakika ile kısıtlanmıştı). Bize keskin solcu havalarında cevap veren, hatta ne yazık ki demogoji yapan birkaç arkadaş da oldu. Söylediklerimizi anlamayıp ya da anlamak istemeyip, bizim “iki tarafa da eşit mesafe” koyduğumuzu ya da savaş kışkırtıcısı AKP ile Kürt halkının direnişini aynı kefeye koyduğumuzu iddia ettiler. Anlamak istemeyene ne kadar anlatsanız boş. Oysa esas bu keskin tutumlar Kürt halkının ve genelde Türkiye özgürlük mücadelesinin uzun yıllar içinde kanıyla canıyla elde ettiği kazanımları bir çırpıda diktatörlerin ayakları altına atmaktadır.

Bugünlerde bütün Türkiye, kardeşinin cenazesinde isyan eden yarbay Mehmet Alkan’ı konuşuyor. Mehmet Alkan o büyük acısıyla kardeşinin tabutu başında tam da sorulacak soruyu soruyordu: “Ne oldu da bugüne kadar barış süreci diyenler, şimdi sonuna kadar savaş diyorlar.”

Eğer devrimciler, yarbay Mehmet Alkan’ın soru sorma cesaretini gösterecek bir yüreğe sahip değillerse, onların lafta devrimci, özde ise keskinliğe sırt dayayan konformistler olduğunu söylemek zorundayım.

Yorumlar