AKP’nin İki Kurtarıcısı: PKK ve MHP

Kısa bir özetleme yaparak başlayayım.

AKP, 7 Haziran 2015 seçimleriyle hayatının en büyük başarısızlığını yaşamış ve on üç yıldır sürdürdüğü tek başına iktidarı kaybetmişti.

Bunun üzerine Tayyip Erdoğan bir strateji tespit etti. Bu stratejiye göre; 1. Ne yapıp ne edip meclis başkanlığı ele geçirilip meclisin çalışması kitlenecek; 2. Meclis kitlenmişken, koalisyon görüşmeleri yapılıyor görüntüsü verilerek zaman kazanılacak ve herhangi bir koalisyon hükümetinin kurulması önlenecek, böylece seçim yenilenecek; 3. Seçimlerin yenilenmesi ortamında, PKK ile savaş başlatılarak milliyetçi histeri ve korku ortamı egemen kılınacak; böylece bir yandan MHP’nin tabanındaki Türk-İslam milliyetçi oylar AKP’ye çekilecek; diğer yandan, Kürdistan’daki, yeniden başlayan savaştan ürken (“HDP’ye oy verirseniz böyle olur işte!”; “Koşullar düzelirse çözüm süreci yeniden başlar”) HDP’ye kaptırılmış muhafazakâr Kürt-İslam oyları geri alınacaktı.

Üç aşamalı bu strateji adım adım uygulandı ve başarılı oldu. AKP, mecliste yeniden tek başına iktidar olacak çoğunluğu ele geçirip 7 Haziran kâbusundan kurtuldu.

Yukarıda belirtilen 1. ve 2. Maddelerin uygulanmasında AKP’nin en büyük yardımcısı MHP oldu. MHP, HDP takıntısı nedeniyle AKP’nin Meclis başkanlığını ele geçirmesini sağladı. Keza HDP takıntısı nedeniyle muhalefetin bir koalisyon hükümeti oluşturmasını bilfiil engelledi. Elbette CHP ve HDP de tutumlarıyla bir ölçüde ona yardımcı oldular bu konuda. CHP, üçlü bir koalisyon oluşturma yönünde fazla istekli görünmedi ve inisiyatif almadı. Bunun yerine, AKP ile koalisyon oyununa girdi ve AKP’nin oyalama taktiği çok açık olduğu halde, sırf kamuoyuna ılımlı görüntü vermek adına bu oyalama oyununa katıldı, kamuoyunu da koalisyon görüşmeleri konusunda bilgisiz bıraktı.

HDP, meclis içi taktiklerde oldukça yetersiz olduğunu ortaya koydu. Örneğin, AKP adayına karşı MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu desteklemek son derece mantıki bir taktik olduğu halde bu konuda hiçbir inisiyatif ortaya koymadı, CHP’yi bu yolda teşvik eden bir atılganlık göstermedi ve olayları pasif bir şekilde izledi. Bu koşullarda AKP meclis başkanlığını ele geçirdi. Yeniden seçimin yolu açıldı. Bu, sonun başlangıcıydı.

Bundan sonra AKP, genel planının en önemli üçüncü aşamasına geçti ve MİT’in Suruç’ta bombayı patlatmasıyla üçüncü perde açılmış oldu. Bir savaş en az iki silahlı taraf arasında yürütülür. Eğer PKK Suruç bombalamasıyla ilan edilen savaşı kabul etmeseydi savaş olmazdı. Tam tersine PKK, Suruç’un hemen ardından bu savaş planını açık edip savaşı kabul etmediğini ilan etseydi, AKP’nin planı suya düşer ve savaş provokasyonu kabak gibi açığa çıkardı. Ne var ki, bana soracak olursanız, her şey önceden ayarlanmıştı. Yani bu danışıklı dövüş konusunda önceden PKK ile anlaşmaya varılmıştı. Muhtemelen işin içinde İmralı da vardı. Kandil, Öcalan’ın talimatları doğrultusunda (bence aracılığı MİT yapıyordu) savaş düzenine geçirilmişti. Ve çok ilginçtir ki, Suruç patlamasından bir gün sonra Ceylanpınar’da iki polisin uykularında öldürülmesiyle savaş çağrısına yanıt verilmiş oldu. Evet, PKK savaşı kabul ediyordu. Gerçi cinayeti işleyenler kendilerini “Apocu fedailer” türünden MİT’in fabrikasyon isimlerine çok benzer bir isimle tanıtmışlardı ama cinayet, PKK’ye bağlı yayın organlarınca benimsenerek sunuldu. Cinayetin işleniş biçimine tepki büyük olunca Kandil bu sefer, “biz yapmadık” açıklaması yaptı ama eylemi de doğrudan doğruya kınamadı. Dolayısıyla Ceylanpınar cinayeti PKK’nin üstüne kaldı. Zaten takip eden günlerde, belli ki önceden hazırlanmış eylemler ve çok sayıda asker ve polis ölümü haberi ardı ardına gelmeye başladı. Hiç sanmıyorum ki sonuçlarını düşünmemiş olsun, PKK, bile bile lades diyor ve AKP’nin son derece işine yarayan bir savaşı kör gözüm parmağına sürdürüyordu. Peki, PKK bunu neden yapıyordu? Ne üzerine bir anlaşmaya varmıştı? Muhtemelen, AKP’nin tek başına iktidarı almasından sonra masanın yeniden kurulması üzerine bir anlaşmaydı bu.

Bu savaşın en güç duruma soktuğu parti HDP idi. HDP’nin Kandil’in eylemleriyle arasına çok net bir çizgi çizmesi gerekiyordu. HDP, bunu Selahattin Demirtaş’ın açıklamalarıyla ve kınamalarıyla kısmen yaptı ama yeterli olmadı. Dolayısıyla, PKK’nın AKP diktatörlüğü ile el ele sürdürdüğü bu kirli savaşın vebali, büyük propaganda araçları tarafından yönlendirilen kamuoyu açısından kısmen HDP’nin sırtında kaldı. Buna rağmen HDP’nin barajın altında kalmaması başarı olarak görülmelidir.

Bu noktada, HDP’yi destekleyen solun, sol örgütlerin ve aydınların sorumluluğuna da kısaca değinmek isterim. Sözünü ettiğim bu unsurlar, yürütülen savaş karşısında adeta abondone oldular ve PKK’nin eylemlerine karşı hiçbir uyarıda, hiçbir eleştiride bulunmadılar, Selahattin Demirtaş’ın eleştirilerinin çok çok gerisinde kaldılar. Dolayısıyla solcu ve aydın olma görevlerini ne yazık ki yerine getirmediler. Bunu yapmış olsalardı muhtemelen önceden angaje bir savaşı durduramazlardı ama HDP’nin savaşa karşı daha cesur bir tutum almasını, hatta PKK’nin durumu yeniden değerlendirmesini zorlayabilirlerdi. Barış Bloku vb. hepsi sorumludur.

AKP-PKK danışıklı savaşı meyvelerini, bütün hormonlu yiyeceklerde olduğu gibi çok uzun olmayan bir sürede verdi ve AKP, planladığı gibi, Türkiye’nin genelindeki Türk-İslamcı MHP oylarının önemli bir kısmını ve Kürdistan’daki, 7 Haziran’da HDP’ye kaptırdığı Kürt-muhafazakâr oylarının neredeyse tamamını devşirerek kendisinin bile beklemediği ölçüde bir seçim zaferi sağlamış oldu.

******

Yazının buraya kadarki kısmı 7 Haziran-1 Kasım ara dönemine ilişkindi. Bundan sonra, AKP diktatörlüğünün geleceğine ilişkin birkaç söz söyleyebiliriz.

Göreceksiniz, Kürdistan’da başlayan savaş, nasıl aniden başladıysa aniden sona erecek. Bu, savaşın, AKP’nin seçim taktiği ve PKK’nin AKP’nin işbirlikçisi olduğunu apaçık bir şekilde ortaya koyacak.

Bununla birlikte, AKP diktatörlüğünün geleceğini çok parlak görmediğimi belirtmeliyim.

Birincisi, AKP diktatörlüğünün Ortadoğu’daki durumu parlak değildir. Suriye politikası iflas etmiştir ve bu iflas nedeniyle hem batılı emperyalistlerle hem de Rus emperyalist blokuyla derin çelişmeleri vardır. Avrupa Birliği ile de artan ölçüde derin çelişkileri mevcuttur.

İkincisi, İstanbul burjuvazisiyle ve medya tekelleriyle artan ölçüde çelişkileri vardır ve önümüzdeki dönemde bu çelişkilerin yumuşama yerine daha da artacağını öngörebiliriz.

Üçüncüsü ve bence tayin edici önemdi olanı, AKP diktatörlüğü kalburüstü aydınların desteğini tamamen kaybetmiş, dolayısıyla 2000’li yılların başındaki ideolojik hegemonyasından yoksun kalmıştır.

Dördüncüsü, AKP diktatörlüğü, iktidarını konsolide edebilmek için, Gezi’den bu yana adeta bir kültürel savaş başlatarak, tamamen İslamcı-muhafazakâr kalelere çekilip kendini oralara hapsetmiş, dolayısıyla toplumun canlı kültürel dokusuyla arasına kalın duvarlar örmüştür. Muhafazakâr alt katmanlar kalabalık olabilir ama kültürel gerilikleri nedeniyle toplumun esas canlı dokusundan kopukturlar ve canlı dokudan kopan siyasi güçler eninde sonunda toplumun yönlendirici gücü olma şanslarını kaybederler.

Dolayısıyla AKP diktatörlüğüne çok uzun bir ömür biçmediğimi belirtmeliyim. En fazla iki yıl dayanabileceklerdir. 2017 yılında şu ya da bu şekilde devrilip gideceklerini öngörebiliriz.

*****

Not: Kınalıada’daki oylar bile geneldeki değişimi az çok gösteriyor:

7 Haziran 1 Kasım
HDP 663 - 491
CHP 467 - 556
AKP 366 -407
MHP 64 - 49

Gün Zileli
2 Kasım 2015
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

*****

Karşılaştırma açısından 8 Haziran’da yazdığım yazıyı da buraya koyuyorum:

Diktatörlüğe Dur Dendi!

Kobane’de özgürlük için düşen
Suphi Nejat Ağırnaslı’nın (Paramaz) anısına

Haziran 2015 seçiminin tek sonucu ve galibi vardır: Özgürlük, diktatörlük karşısında kazanmış, AKP diktatörlüğüne dur denmiştir.

Bunun seçimler düzlemindeki net göstergesi, HDP’nin yüzde 13 oranına ulaşarak barajı rahat bir şekilde geçmesi, Meclis’e girmesi ve AKP’nin fazladan 60 milletvekili çıkarmasını önlemesi; AKP’nin 2,5 milyon oy kaybederek yüzde 40 oranına düşmesi; sonuç olarak, bırakın Tayyip Erdoğan’ın başkan olmasını, AKP’nin tek başına hükümet kurmasının imkânsız hale gelmesidir.

İlginçtir ki, dört parti içinde oyu en az görünen parti, oylarını yüzde yüzden fazla artırarak seçimlerden başarıyla çıkmış; oyu en fazla görünen parti ise, bütün iktidar olanaklarına rağmen dokuz puan kaybıyla seçimlerin hezimete uğrayan partisi olmuştur.

Selahattin Demirtaş ve HDP, seçim kampanyasını AKP ve RTE’nin diktatörlüğüne karşı mücadele üzerine kurmanın ödülünü, oyunu yüzde yüzden fazla arttırarak almıştır. Bu oylardan bir kısmı, kendisine karşı net tavır aldığını gördüğü HDP’ye saldırmaya karar veren RTE ve AKP’nin Kürtlere karşı gerçek Türk milliyetçisi ve devletçi yüzünü ortaya koymasının sonucu, daha önce AKP’yi destekleyen Kürt oylarıdır. Diğer bir kısmı HDP’nin baraj altında kalması sonucu AKP’nin fazladan sandalye kazanmasını önlemek isteyen CHP’lilerin emanet oylarıdır. Son olarak, bir diğer kısmı ise, iki yıl önce Gezi ayaklanmasıyla AKP diktatörlüğüne ilk ciddi darbeyi indiren özgürlükçü-devrimci kesimin destek oylarıdır (bu kesimin ağırlığını, getirdiği oydan çok, dönemin özgürlükçü ruhunu temsil etmesi sağlamaktadır). HDP, başarılı bir AKP karşıtı propaganda yürüterek bu kesimlerin desteğini kendine çekmeyi başarmıştır. Elbette bu çizginin sağlıklı bir şekilde uygulanmasında Selahattin Demirtaş’ın başından beri izlediği tutarlı ve kararlı tutumun rolü en başta gelmektedir.

CHP, kendi oylarından yaklaşık yüzde 5’i emanet olarak HDP’ye kaydığı halde önceki seçime göre herhangi bir oy kaybına uğramamıştır. CHP’den HDP’ye yüzde 5’lik bir kayma olmasaydı CHP’nin oy oranı yüzde 30’a çıkacaktı. Bu da aslında CHP’nin oyunu geçen seçime göre yüzde 5 civarında arttırdığını gösterir. Bu bakımdan CHP açısından bir başarısızlıktan söz edemeyiz. Fakat çok büyük bir başarı da söz konusu değildir. CHP, ekonomik programlardan ve vaatlerden beklediği ürünü alamadı. Çünkü genel olarak seçimlerde oy kullanan insanlar ekonomik vaatler nedeniyle tercihte bulunmazlar. Kısaca belirtecek olursak, bir emekli, maaşına zam yapılacağı için değil, tuttuğu partinin başarısı ya da karşıt olduğu partinin devrilmesi için oy kullanır. CHP, bu “ekonomist” yönelimini gözden geçirse iyi eder.

Öte yandan CHP, kendisinden HDP’ye önemli bir miktar oyun kayacağını gördüğü halde kıskanç bir yönelime girip HDP düşmanı bir tutum izlemedi. Gerçi HDP’ye çok sıcak davranmadı ama (karşılığında HDP’nin de CHP’ye pek sıcak davrandığını söyleyemeyiz) düşmanlık da yapmadı. Bırakın düşmanlığı, hatta hayırhah bir tutum takındığını bile söyleyebiliriz. CHP yönetiminin bu hayırhah tutumu, “aşağılara” inildikçe yer yer dostluğa bile dönüştü. Hele seçim sandıklarının başındaki görevliler arasında muhtemel AKP hilelerine karşı bir dayanışma ruhu doğduğu bile söylenebilir. Bu da Şubat ayında ortaya attığımız, “seçimlerde CHP-HDP-BHH ortak hareket etmelidir” sloganının ve açtığımız kampanyanın hayata uygun olduğunu göstermiştir.

BHH, belki de içindeki ulusalcılara yakın kanadın etkisiyle bir oluşum olarak HDP’ye açık destek vermedi ama BHH’nin özünü oluşturan taraftarları bağımsız kampanyalar yoluyla bu desteği fiiliyatta sağladılar. Sonuç olarak Gezi ruhu HDP’ye destek verdi ve HDP’nin başarısına katkıda bulundu. HDP, seçim öncesi yönelimiyle bu katkıyı fazlasıyla hak etmişti zaten.

Bugün AKP diktatörlüğüne direnenlerle, bu diktatörlüğe halen destek verenler karşılıklı olarak yüzde kırka varan oy oranlarıyla kafa kafaya gelmiş bulunmaktadırlar. Özgürlük safındaki yüzde kırk (yüzde 25’lik CHP ile yüzde 13’lük HDP) nitelikli ve yüksek morallidir; karşısındaki yüzde kırk ise niteliksiz ve moralsizdir.

Önümüzdeki dönemde elbette HDP’nin diktatörlük karşıtı yönelimine destek sürdürülmelidir. Bu noktada birbirine zıt iki hataya karşı uyanık olunmalıdır. Birinci hata, HDP’nin içindeki AKP’ye yakın kanada karşı uyanıklığın azalması ve bugüne kadar sürdürülen desteğin eleştirel dozunun azaltılması ya da bir kenara atılması olur. Bugün HDP’nin ihtiyacı alkıştan çok eleştiridir. İkinci hata ise, HDP’ye karşı fazlasıyla septik bir tutumla yaklaşmak, onun her an karşı tarafa geçeceği kuşkusu içinde bulunmak olur. Şunu unutmayalım ki, HDP kendisine verilen desteğin niteliğini görmüştür ve seçimlerden sonra bu desteğe sırtını dönmesi o kadar kolay bir şey değildir. Ayrıca, hiçbir siyasi oluşum, çöküşe giden güçlerle büyük koalisyonlara ve siyasi işbirliklerine girmek istemez. Selahattin Demirtaş’ın seçimden hemen sonra yaptığı ilk konuşma da bunun göstergesidir.

Parlamento ve seçimler devrimcilerin esas mücadele alanı değildir. Yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimlerle gereğinden fazla yorulduk ve daha önemlisi, seçim alanı enerjimizin çok büyük bir kısmını emdi. Bundan sonra mücadele alanlarına, işyerlerine, fabrikalara, mahallelere, köylere, semtlere, kentsel dönüşüme karşı mücadele ortamlarına, kültürel çalışmalara vb. daha fazla ağırlık vermenin zamanıdır.

Not: Kınalıada’da seçim sonuçları dört parti açısından şöyledir:

HDP: 633
CHP: 467
AKP: 366
MHP: 64

Gün Zileli
8 Haziran 2015
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

Yorumlar