Tarihi Bir Anoloji ya da III. Dünya Savaşı Başlarken…

Tarihi anolojiler hem tehlikeli hem de öğreticidir. Tehlikeli yanına karşı uyanık olmak şartıyla anolojinin öğretici yanlarından yararlanılabilir.

Nazizm nasıl ortaya çıktı?

Bunun için I. Dünya Savaşı’na gitmek gerekir. Almanya bu savaştan yenik çıktı ve galip batılı devletler tarafından baskı altına alındı. Versay anlaşması bir köleleştirme anlaşmasıydı. Almanların “ulusal onuru” çiğnendi, Alman ordusu vesayet altına alındı. Naziler, öncelikle Versay anlaşmasının köleleştirici etkilerine karşı “ulusal onuru” savunmak adına ortaya çıktılar ve yükselişe geçtiler.

Batılı devletler büyüyen bu canavara karşı önce kayıtsız kaldı. Daha sonra onu “komünizm tehlikesine” karşı kullanabileceklerini düşündüler ve okşamaya başladılar. Naziler iktidara geldikten sonra tehlikenin farkına vardılar ama bu sefer onu bir yandan yatıştırmaya, bir yandan da kendi üzerinden savuşturup Sovyetler Birliği’nin üzerine saldırtmaya çalıştılar.

Ayrıca Almanya’nın içindeki gelişmeler de Nazilerin büyük bir kitle tabanı oluşturmasına hizmet etti. Almanya’nın ekonomisi savaştan sonra tam bir yıkım içindeydi ve enflasyon insanları bunaltıyordu. İşsizlik had safhadaydı. Naziler, taraftarlarını, ezilen küçük burjuva tabakalardan ve işsiz yığınlarından devşirdiler. Bir yandan ulusal aşağılanmışlık duygusu, bir yandan istikrarsızlık ve ekonomik bunalım, ezilen, işsizlik içinde bunalan kitleleri hızla Nazilerin safına sürükledi. Körüklenen milliyetçilik Nazilerin şahsında acımasız bir ırkçılığa ve sosyal devrim düşmanlığına dönüştü. Sonunda, batılı kapitalist devletler, gerek devletsel baskı politikalarıyla, gerek kapitalizmin amansız sömürü mekanizmalarıyla, gerek toplumsal devrime karşı Nazileri kullanma yönelimleriyle, gerekse ırkçı ve savaşçı saldırganlığı yatıştırma çabalarıyla Nazizmin bir devlet haline gelip öncelikle batıya saldırmasının önündeki bütün engelleri kaldırmış oldular.

II. Dünya Savaşı böyle başladı.

Gelelim IŞİD’e. IŞİD nasıl ortaya çıkıp, büyüdü, serpildi ve bugünkü, tüm dünyayı tehdit eden noktaya geldi?

Bunun için, on bir yıl önceki, Irak’ın ABD tarafından işgaline gitmek gerekiyor öncelikle.

ABD, Irak’ı işgal ederek Irak’ın dokusunu paramparça etti, iç dinamiklerini dağıttı. Bütün Iraklıları, ama özellikle burada önemli bir nüfus oluşturan Sünni Arapları baskı altına aldı. Kukla bir Irak devleti ve ordusu kurarak Iraklıların “ulusal onurunu” çiğnedi ve bu ülkenin kendi kaderini kendi öz güçleriyle örgütlemesini engelledi. Saddam’ın Baas yönetiminin komutanları Sünni Arapların saflarında yeni bir askeri örgütlenmenin nüvelerini oluşturdular. Aynı, Almanların Versay anlaşmasına karşı büyük bir hınç besleyip Alman militarizmine destek vermeleri gibi.

2010’lardaki yeni bir ayaklanma dalgası geldiğinde Batılı devletler müdahaleleriyle, Irak ve Ortadoğu’da açılmış yarayı iyice kangrenleştirdiler. Baskı ve müdahaleler, aşağılandıklarını hisseden Sünni Arap kitlelerinde son derece bağnaz, bir anlamda dinsel-ırkçı bir gücün taraftar bulmasına yol açtı. IŞİD adlı dinsel bağnazlık örgütü bu koşullarda gelişti.

Bu koşullarda bile batılı kapitalist devletler, IŞİD’le bir süre işbirliği yapmaya devam ettiler. Bu, bağnaz vurucu gücü, aynı bir zamanlar Sovyetler Birliği’ne yaptıkları gibi, yıkmaya çalıştıkları Suriye türü devletlere karşı kullanabileceklerini düşündüler. Canavarı, o sırada baş düşman olarak gördükleri güçlerin üzerine saldırtmaya çalıştılar. Onu hem kendi üzerine gelmemesi için okşadılar, hem de başka yöne sevk ettiler. Aynı Nazilere yaptıkları gibi.

Bu kadar da değil benzerlik. Batılı kapitalist ülkeler, hem Ortadoğu’daki yeni-sömürgeci yağma politikalarıyla buralardaki halkların iyice sefalete gömülmesine yol açtılar hem de kendi içlerindeki, eski sömürgelerinden gelen ve hiçbir zaman toplumla kaynaştıramadıkları Müslüman nüfusu alabildiğine sömürmeye ve toplumsal olarak dışlayıp gettolaştırmaya devam ettiler. Bu gettolarda yaşayan ve zaten İslamiyet gibi, batıyla kan uyuşmazlığı içinde olan bir ideolojiyle yetişmiş gençler önlerinde hiçbir gelecek göremediklerinden kendilerine ölümü ve cenneti vadeden IŞİD’in tabanını ve vurucu gücünü oluşturmaya başladı. Aynı, kapitalizm tarafından ezilen küçük burjuvazinin ve işsiz yığınlarının Nazizmin tabanını ve vurucu gücünü oluşturması gibi.

Dahası, batılı kapitalist ülkelerin Suudi Arabistan, Türkiye gibi bölgesel hegemonyacı güçleri, bölgesel hesapları dolayısıyla IŞİD canavarını herkesin gözü önünde silah, cephane ve mali bakımdan besleyip destekledi. Bununla da kalmadı, örneğin Türkiye, IŞİD’i toplumsal devrim güçlerine karşı bir vurucu güç olarak kullandı. Barışçı gösterilere karşı Suruç ve Ankara’da yapılan IŞİD görünümlü canlı bomba saldırılarının ardında Türkiye’nin istihbarat örgütünün olduğunu anlamamak için çok saf olmak gerekiyordu. İspanya İç Savaşı’nda da Franko, toplumsal devrim güçlerine karşı Alman ve İtalyan faşist birliklerini kullanmıştı.

Sonunda sıra, Batı’nın, onu önce kullanmaya, sonra yatıştırmaya çalıştığı ama artık tehlikeyi görüp ölümcül bir korkuya kapıldığı IŞİD’in batılı kapitalist merkezlerde doğrudan halkın canını alan saldırılara girişmesine geldi. Fransız Başkan Hollande’ın dediği gibi, bu gerçekten de bir savaş ilanıdır. Aynı, Nazilerin Polonya’yı istila ettikten sonra hemen ardından batılı ülkeleri işgale girişmesi gibi bir savaş ilanı.

Anoloji burada sona eriyor.

Bir bakıma III. Dünya Savaşı’nın başladığını söyleyebiliriz.

Yorumlar