Ulusalcılar tartışıyor!

2000’li yılların başlarında belirginleşen ulusalcı hareketin üç teorisyeni vardı: Attila İlhan, Yalçın Küçük, Doğu Perinçek.

Aslında Doğu Perinçek’e teorisyen demek pek doğru olmayabilir. Bir siyasi stratejist demek daha doğru gibi. Bu stratejistliği sonucunda bugün ırkçı-faşist bir noktaya varmış bulunmaktadır. Attila İlhan büyük bir sanatçıydı. Belki de bu yüzden teorisyenliği de son derece özgündür. Ulusalcılıkla ilgili olarak ortaya attığı özgün görüşlerini şu yazıda eleştirmiştim.  

Yalçın Küçük, 1960-70 sol hareketinin “sosyalist devrimci” kesiminden geldiği halde, kendine özgün fikirleriyle ulusalcı görüşlere katkıda bulunmuş, fakat daha sonraları “Sabetaycılığın teşhiri” gibi çıkmaz sokaklara sapmıştır. 

Ulusalcılığın iki farklı temsilcisi Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek, dün gece Ulusal Kanal’da Hulki Cevizoğlu’nun yönettiği “Ceviz Kabuğu” programında karşı karşıya geldiler. Bu yazıda kısaca, bu karşılaşmada dikkat çeken noktalar üzerinde duracağım.

Genelde şunu söyleyeyim: Doğu Perinçek, tahmin edileceği gibi, ırkçı-faşist ve AKP yanlısı görüşleriyle son derece zayıf kaldı. Hulki Cevizoğlu’nun çaktırmadan yaptığı bütün yardımlara rağmen. Bu zayıflık, Doğu Perinçek’in iyi bir konuşmacı olmamasından değil, görüşlerinin iler tutar tarafı olmamasından, özgürlük ve halk düşmanı karakterinden kaynaklanıyordu. Hele Kürtlere zulüm yapan Türk polisine selam göndermesi, fikirlerinin zafiyetinden de öte, sadece komikti.

Tartışmada Yalçın Küçük, tüm ulusalcı ve orducu görüşlerine rağmen görece doğru tarafı temsil etmekle birlikte, bir tartışmacı olarak zayıf kaldı, hatta, İstiklâl Marşı tartışmasının dışında epey çekingen olduğunu söyleyebilirim. Bu da hem Doğu Perinçek’e hem de Hulki Cevizoğlu’na boş sahada serbestçe paslaşma ve top dolandırma fırsatı verdi. 

Hulki Cevizoğlu, her ne kadar moderatör olarak tarafsızlığını ikide bir vurgulasa da tarafını açıkça belli etmesinin yanında, bir ara polis rolüne bürünüp, Tahir Elçi’ye yapıldığı gibi, “soruyorum, açık net cevap verin, PKK terörist mi değil mi?” gibi sorularla Yalçın Küçük’ü sıkıştırmaya kalkıştı. O kadar ki, Doğu Perinçek bile, yüz ifadesiyle bu sorgulamadan rahatsız olduğunu belli etti ama müdahaleci karakterini bu noktada ortaya koymamayı tercih etti.

Yalçın Küçük, tartışmada iyi bir taktisyen olmadığını kanıtladı bence. Fikirlerine ve kitaplarına bu kadar âşık olan birinin tartışmada doğru taktikler uygulayamaması anlaşılır bir şey. Kitaplarım dedi, başka bir şey demedi. Rol olarak mı yaptı bilemiyorum ama ikide bir kaybettiği bir şiiri arar pozlara girerek tartışmadan kaçtı ve tartışmayı verimsizleştirdi.

Birinci raundu oluşturan ve bence böyle bir programda hiç yeri olmayan (muhtemelen Doğu tartışma öncesinde Hulki’nin kulağına fısıldadı bunu, böyle bir tartışmaya pek teşne olan Yalçın da cumburlop üstüne atladı)“İstiklâl Marşı” tartışmasında Yalçın Küçük tam anlamıyla çuvalladı diyebiliriz. İstiklâl Marşı’nın Mehmet Akif Ersoy’a ait olmadığına ilişkin getirdiği argümanlar, aynı birilerinin Sabetaycı olduğunu ispatlamaya çalıştığında olduğu gibi mesnetsizdi; hiçbir ikna ediciliği yoktu. Bu konudaki başarısızlığı tartışmaya neredeyse baştan 1-0 yenik girmesine neden oldu.

Doğu Perinçek’in gemi azıya almış faşizmi karşısında Kürtlere yapılan zulmü onaylamayan doğru bir tutum alan Yalçın Küçük, argümanlarını “ordunun şerefi”, “komutanların kaymakamların peşine takılması” gibi gerekçelere dayandırmaya çalışınca yine pek ikna edici olamadı. Böyle durumlarda savaşın mantığını temelden reddetmediğiniz zaman daima en azgın savaş yanlılarının kazanmasına neden olursunuz. Ulusalcı mantıktan kurtulamayan Yalçın Küçük’ün argümanları, ulusal azgınlığın yanında sönük kaldı. Galiba Hulki Cevizoğlu’nun yukarıda sözünü ettiğim saldırısı da çekingenliğini arttırdı.

Yalçın Küçük, “paralel örgüt” tartışmasında da görece doğru bir yerdeydi ama bu son rauntta iyice çekingen bir görünüme bürünmüştü (Belki de reklam aralarında kendisini ürkütecek bazı müdahaleler oldu, bilemiyorum. Çünkü sonlara doğru, şu program bitse de çekip gitsem der gibilerden saatine bakıp duruyordu). Sadece “Paralel” tutuklamalarına karşı olduğunu söylemekle yetindi. Doğu’nun AKP işbirlikçiliğine de işaret etti ama bunu da güçlü bir şekilde yapamadı. Üstelik, Cumhuriyet, Sözcü ve CHP’yi Fethullah işbirlikçisi ilan ederek kendi bindiği dalı kesti ve Doğu’ya önemli bir avantaj sağlamış oldu. Üstelik Cumhuriyet ve CHP’yi Fethullahçı gösterdikten sonra Cemaatin önemli bir güç olmadığını ileri sürmesi iyice tutarsızdı. VP’nin AKP işbirlikçiliği noktasına nedense fazla vurgu yapmadı. Bunun sebebi, belki, kendisinin de bir ara böyle bir işbirlikçiliğe cevaz vermesi ve buna fazla vurgu yaparsa, “sen de öyle düşünmüyor muydun?” türü bir teşhirle karşılaşacağı korkusu olabilir.

Sonuç olarak, dünkü tartışma, bütün cepheleriyle ulusalcılığın hal-i pürmelalini gösterdi diyebiliriz. Attila İlhan hayatta olsaydı, belki daha tutarlı bir ulusalcı çizgiyi savunabilirdi.

 

Yorumlar