Emekli subay enflasyonu ve etik

İşte zamanımızın en bol kullanılıp en az benimsenen bir kavramı daha.

Etik dışı tutumlar daha okul sıralarında öğretmenler tarafından aşılanır. Öğretmenler –tutarlı ve saygın öğretmenleri tenzih ederim-, öğrencileri birbirlerinin ihbarcısı yapmak için her türlü hileye başvururlar. Bazen otoritelerini kullanırlar, bazen mağdur öğrencilerin haklarının savunucusu rolüne bürünürler.

Örneğin, sınıfta bir arkadaşınızın kalem kutusu çalınmıştır. Bunu yapanı gören ya da duyan bazı öğrenciler olmalıdır mutlaka. Bu noktada öğretmen, derhal ihbar mekanizmasını harekete geçirir. “Çocuklar” der, “Kimin yaptığını biliyorsanız bir kâğıda yazıp katlayın ve bana verin. Ben şimdi çıkıyorum. Beş dakika sonra gelip kâğıtları toplayacağım. Eğer kimin yaptığını bildiğiniz halde yazmazsanız bütün sınıf cezalandırılacaktır.”

Böylece gencecik insanlar, hiç tereddüt edilmeden, ömürleri boyunca vicdanlarında arkadaşlarını ihbar etmenin açtığı yarayla yaşamaya mahkûm edilirler. Elbette bunu söylerken, karakter zaafı gösteren öğrenciyi de tamamen masum görüyor değilim. O yaşta bile (hatta belki özellikle o yaşta) insanda dürüstlük, gammazlamaya karşı olmak, dayanışma duyguları güçlüdür. Öğretmenin bu duygulara darbe indirmesine isyan etmeyen genç bir insanın daha sonraki hayatını –eğer olağanüstü bir uyanış olmazsa– tahayyül etmek zor değildir. Böylece ihbarcı bir ahlâk (ahlâksızlık) içimize yerleştirilir. Bu tür bireylerden oluşan bir toplumdan gelin de hayır bekleyin.

Birkaç gündür televizyonlarda oluşan emekli subay enflasyonunu izliyorum. Bu emekli subaylar, geçmişte AKP iktidarının yönlendirdiği Fetullahçı polisin sahte delil üretme ve güdümlü basının ihbar faaliyetlerinin sonucu olarak gadre uğramış Ergenekon ve Balyoz sanıkları. Ne tanıdığımız ne de herhangi bir toplumsal bağımız olan bu insanları sahte delile dayanan polis provokasyonlarına karşı savunmuştuk. Şimdi roller değişmiş bulunuyor. Şu anda geçmişin mağdurları günümüzün mağdurlarının ihbar edilmesinde kullanılıyor.

Bakın bir şey anlatayım. Şu anda masamın camının altında duran, yirmi yıldır sakladığım ve yanımdan ayırmadığım küçük bir kart vardır. Üstünde Panagulis’in resmi ve Yunanca yazılar bulunan bir kart. Gazeteci Orianna Fallaci’nin Bir İnsan (Arkadaş Yayınları) kitabını okuyanlar tanır onu. Alexandros Panagulis, Yunan ordusunda bir subaydır. Albaylar cuntasını devirmek için düzenlenen bir karşı darbe teşebbüsünden dolayı tutuklanır ve ağır işkenceye uğrar. Tabutluk gibi bir hücrede yıllarca tutulur. Sonunda cunta devrilir ve sıra cuntacıların ve işbirlikçilerinin yargılanmasına gelir. Panagulis’i, yargılanan işkencecilerin davasına tanık olarak çağırırlar. Gider oraya Panagulis, fakat tanık kürsüsünden söylediği sadece şudur:

“Bu bir sistem sorunudur, işkencecileri yargılamak kolaydır, ne var ki işkenceyi üreten mekanizma yeni kurbanlara işkence yapmak üzere halen işbaşındadır.”

Panagulis’in karşısına işkencecisi çıkarılır. “Bu mu sana işkence yapan?” diye sorulur. Panagulis, işkencecisine dalgın gözlerle bakar ve sonunda, “bu değil” der, “bu olsaydı da size söyler miydim, emin değilim.”

İşte gerçekten erdemli, gerçekten etik duruş budur. Bu günlerde en çok okunması gereken kitap Fallaci’nin bu kitabıdır sanırım.

Balyoz ve Ergenekon mağduru subaylar televizyonlara çıkmış, sayıp duruyorlar. Tamam, kendilerine yapılan haksızlıkları söylesinler elbette, buna kimse bir şey diyemez. Evet ama isim vererek başka mağduriyetlere yol açmak ne demek oluyor? Ayrıca kime isim veriyorsunuz? O isim verdiğiniz ve şikâyetinizi ilettiğiniz kişi ya da kişiler, sizi mağdur eden mekanizmanın başında değiller miydi? Bunu belirtmeden geçmeniz doğru mu?

Hele bir de Erol Mütercimler gibileri var. Kanal 24’e çıkmıştı gün gece. Bundan önce, öğlenleyin de Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın programındaydı. Bravo doğrusu, görüyoruz ki, “milli mutabakat” (Zaten stüdyoda arkasına fiyakalı bir dalgalanan Türk bayrağı yerleştirildiği de gözümüzden kaçmadı) Erol Mütercimler’in şahsında gerçekleşmiş.

Kanal 24’ün, isimlerini öğrenmeye bile değmez moderatörü ve katılımcılarıyla öyle bir sarmaş dolaş oldu ki Erol Mütercimler, doğrusu Doğu Perinçek’i bile yaya bıraktı. Üstelik kendi taraftarı olan “Beyaz Türkleri” de aşağılayarak.

Efendim, kabarık, sarışın saçlı hanımefendileri bir türlü ikna edemiyormuş darbenin niteliği konusunda. Bir keresinde Moda’da bir kitabevinin önünden geçerken büyük bir kalabalığın kitabevini doldurduğu gibi neredeyse dışarı taştığını görmüştüm. Merak saikiyle, “kim var içeride?” diye sormuştum. “Kabarık, sarı saçlı bir hanımefendi” büyük bir övünçle, “Erol Mütercimler” diye yanıtlamıştı beni. Alın görün Erol Mütercimler’inizi işte! Kendine kürsü sağlayan yandaş bir kanal bulduğu an taraftarı hanımları nasıl da harcadı.

İkide bir “aslında bir muhalif olduğunu” vurgulama gereğini duyan Erol Mütercimler’de dün muhaliflik adına tek nebze bir şey görmedim. Tam tersine, “Tayyip Erdoğan’la aynı safta olduğunu” vurgulayarak yeteneksiz yandaş katılımcıları gereğinden fazla mutlu etti. Dahası, darbe konusunda yaptığı tahminler de tamamen atmasyondu. Eğer başarılı olsalarmış kesin 15 bin ölü olurmuş. Tamam, ben tahminde bulunmaya bir şey demiyorum da, “15 bin” rakamının bu kadar fütursuzca telaffuz edilmesi sadece desteksiz atmanın göstergesi değil mi? Nereden bildin? Neden 10 bin ya da 20 bin değil de özellikle 15 bin? İnsan karınca sayarken bile daha özenli davranır. “Binlerce” falan desen tamam, genel bir akış içinde yutulabilir, hatta mantıklı bile bulunabilir. Fakat böyle kesin rakamlar ileri sürmek, hem HalkTV’de hem de Kanal 24’de aynı gün gösteriye çıkan bir “trapezcinin” işi olabilir ancak.

Şimdi, o kitapçı dükkânını hınca hınç dolduran insanları düşünüyorum (belki de çoğu Moda taraflarında oturan “Beyaz Türklerdi). Eğer seyretmişlerse nasıl hissetmişlerdir kendilerini acaba?

Öğretmenin dağıttığı ihbar kâğıtlarına “biri benim de adımı yazabilir” korkusuna kapılan öğrencinin duygu ve korkularına yakın bir duygu olabilir mi?

Yorumlar