İhbarcılık ahlaksızlıktır: Çürük tahta çivi tutmaz!

Bana, tüm insanlığa mal olmuş bazı temel ilkeler yol gösterir.

Birincisi, polisin, özellikle cadı avı kampanyaları dönemlerinde medyanın haberlerini kuşkuyla karşılarım.

İkincisi, hangi “ulvi” amaçla yapılırsa yapılsın her türlü ihbarı ahlâksızca bulurum.

Birinci ilkenin ne kadar doğru olduğu ortaya çıktı. Geçmişte polisin ve medyanın (özellikle o zamanki Taraf) mutfağında pişirilip önümüze sürdüğü yemekleri yememenin ne kadar doğru olduğunu, dünyanın en büyük gerçekleriymiş gibi ortaya atılan iddiaların neredeyse hepsinin  fos çıktığını hep birlikte gördük. Bu, bugün ileri sürülenlere kuşkuyla bakmamız için yeterli değil mi?

İkinci ilke, insana hayat boyunca temiz bir vicdanla yaşama olanağı sunar. İhbarcılık, bireyin tutarlılığını ortadan kaldırır, etik değerlerini çürütür, vicdanını kirletir. Üstelik ihbarcılığın sonu yoktur, bir kere bu yola girdiniz mi, aynı bir seri katil gibi ihbar üstüne ihbar yaparsınız. Dolayısıyla ihbardan, ihbar edilen kişiden de çok, ihbarcının kendisi görür en büyük zararı. Ruhen çürümek hapiste bedenen çürümekten çok daha beter bir şeydir. 

Bugün ihbarcılığı teşvik edenler, çevrelerinde bir ahlâksızlar ve kişiliksizler yığını topladıklarının farkında değiller mi? Yarın iktidar ilişkileri değiştiğinde, bu yığının, yeni iktidar sahipleri tarafından kendilerine ve taraftarlarına karşı sürek avına seferber edileceğini görmüyorlar mı? Muhtemelen görüyorlardır ama ah şu kısa vadeli kâr hesapları!

Bu konuda diktatörlüklerde yaşanmış o kadar çok olay vardır ki. Örneğin, Stalin döneminde gençler bir evde toplanmış, eğlenmektedirler. Aralarından biri, o dönem yürütülmekte olan kolektifleştirme kampanyasıyla dalga geçen bir fıkra anlatır. Yine aralarından biri, bunu NKVD’ye ihbar eder. NKVD, gençlik eğlencesine katılan oradaki herkesi (elbette ihbar eden hariç) içeri alır. Suçlama, rejim aleyhtarı “karşıdevrimci bir fıkra”yı dinleyip ihbar etmemektir. İhbar etmemenin bir suç haline geldiği bir toplumdan gelin de hayır bekleyin. “İhbar etmezsem bir başkasının ihbar etmesi halinde suçlu duruma düşerim” kaygısıyla insanların ihbara zorlandığı bir yerde gelin de artık erdemli insan arayın! “Arkadaşınız, dostunuz da olsa ihbar edin” denen bir yerde dostluk ve arkadaşlık gibi insani duyguların nasıl köşe bucak kovalandığını görmemek mümkün mü?

İhbarcılığın çeşitli biçimleri vardır. Mesele sadece polise ihbarda bulunmakla kısıtlı değildir. Basın ve yazı yoluyla yapılan ihbarları da gözden uzak tutmamak gerekir. Sanki doğrudan polise yapılan ihbardan farklıymış gibi görünür ama hiç de öyle değildir. Taraf’ın “postallı hocalar gözaltında!” manşeti belleklerimizde tazeliğini korumaktadır. Daha az bilinen ve o zaman da karşı çıktığım birini daha belirteyim. Soner Yalçın, Ergenekon davasıyla ilgili olarak tutuklandığında Yıldırım Türker, “oh olmuş!” mealinde bir şeyler yazmıştı. Tutuklanan birisi için “oh olmuş” demek de, bir tür ihbarcılıktır aslında. Bugün ise aynısını ne yazık ki Soner Yalçın yapıyor. Şahin Alpay’ın tutuklandığı gün bir yazı yazmış. Şahin Alpay aleyhinde bildiği (üstelik çoğunlukla da yanlış bildiği) ne varsa sayıp dökmüş. Bu, o sırada Şahin Alpay’ı sorgulamakta olan polise malzeme sağlamaktan başka bir anlama gelmez. Üstelik yazdıkları da, doğru bir Şahin Alpay eleştirisi değildir. Güya Şahin Alpay, ünlü yazısıyla (bu yazıdan ben de söz etmiştim) TİP’i bölmüş. Tamamen yanlış bilgi. Şahin Alpay’ın “proletaryanın öncülüğünün objektif ve sübjektif şartları yoktur” fikrini içeren yazısı, TİP’teki bölünmenin gerçekleştiği 1968 yılında değil, Kırmızı aydınlık-Beyaz Aydınlık bölünmesinin arifesinde, 1970 yılının Kasım ayında yayınlanmıştır. Bora Gözen ve sekiz yoldaşın Filistin’de İsrail komandoları tarafından öldürülmeleri olayını da üstü örtülü imalarla Şahin Alpay’ın ve Cengiz Çandar’ın sırtına yıkma çabası ise sadece gülünç! Benzer bir şeyi Halil Berktay da yapmıştı geçmişte. Ahmet Şık içeri alındığında, o zamanki dehşetengiz savcıları yankılayarak, “kitabına bu kenar notlarını kim düştü?” diye sormanın bir bilim insanına hiç yakışmadığını o zaman da belirtmiştim.

Bu ihbarcılık mevzuu bitmez. Son on yılda o kadar çok örneklerini yaşadık ve yaşıyoruz ki. Şimdi herkes darbe üzerine konuşuyor, hatta okuyuculardan gelen talepler de bu yönde. Darbenin arkasında kim var? Darbe sadece Fetullahçıların işi mi, yoksa başka bileşenleri de var mı? Bundan sonra ne olacak? vb vb. Ben de bu konularda yazmak isterdim ama bana bugün, iktidar  sahipleri tarafından başlatılan ve neredeyse her eğilimden insanın iştiyakle körüklediği bu toplumsal değerler yangınından mümkün olduğu kadar bir şeyler kurtarmak daha acil geliyor.

Canı cehenneme gelecek iktidarın kaderinin! Toplum çürüdükten sonra iktidarda şu olmuş ya da bu olmuş ne fark eder! Hatta isterse özlediğimiz gibi, iktidardan arınmış bir toplum kurulsun. Çürük tahta çivi tutmaz!

Yorumlar