Fethullahçılara karşı yürütülen kampanya AKP iktidarını vuracak

Dün gece Haber Türk’teki, Fatih Altaylı’nın “Teketek” programında konuşmacı olarak yer alan, sırasıyla VP Genel Başkanı Doğu Perinçek ve Yeni Şafak Yazarı Yusuf Kaplan’ı biraz gergin buldum. Hatta kimyalarının bile bir miktar bozulmuş olduğunu söylemek mümkün. Gerçi deneyimli bir politikacı olan Doğu Perinçek, bu gerilimini “kararlılık” ve “netlik” gösterileriyle örtmeye çalıştı ama gerilim, yaşadığı toplumsal ve politik zeminin kaçınılmaz istikrarsızlığı nedeniyle ister istemez su yüzüne çıkıyordu. Yusuf Kaplan ise, bu gerilimi, konuyu daha felsefi alanlara kaydırmaya çalışarak gizleme çabasındaydı. Fatih Altaylı, bunu görerek, bu minderin kenarına kaçma girişimlerine birkaç kere müdahale etmek zorunda kaldı.

SİYASAL YER DEĞİŞTİRMELER

Doğada da, toplumda da hiçbir şey durduğu yerde durmaz. Her şey hareket halindedir. Yeryüzü kabuğu sürekli hareket halindedir ve bu kabuk tabakaları, gözle görülemeyecek bir şekilde kayıp yer değiştirir. Koca kıtalar birbirine yaklaşır ya da uzaklaşır; yeni su yolları oluşur ya da kapanır. Elbette bu yer değiştirmeler yüzyılları alır. Toplumsal yer değiştirmeler ise daha kısa zaman dilimlerinde gerçekleşir; siyasal yer değiştirmeler ise iyice kısa zaman dilimlerinde.

Doğu Perinçek ve Yusuf Kaplan’ın gerilimleri, bu politik ve toplumsal yer değiştirmeleri fark etmelerinden ya da sezinlemelerinden ve bağdaştırılması zor çelişik durumları yeni gelişmeler içinde bağdaştırma çabasından kaynaklanıyormuş gibi geldi bana.

TOPLUMSAL DEĞİŞME VE KAYMANIN YÜZ YILLIK SERÜVENİ

Büyük toplumsal yer değiştirme ve kaymanın en önemlisi aşağı yukarı son yirmi yıldır yaşanan ve bugün de devam etmekte olan bir süreçtir. Yüz yıl öncesinden alalım.

Ekim 1917 devriminden sonraki süreçte belirleyici olan sınıf mücadelesiydi. 1930’larda faşizm olgusu sınıf mücadelesini bir miktar bulandırdı. Sınıfa karşı sınıf ezberi faşizm olgusu tarafından bir ölçüde bozuldu. Çünkü düşman sınıfların önemli bir kısmı faşizme karşı şu ya da bu ölçüde tavır almış, öte yandan işçi sınıfının ve alt sınıfların bir kısmı da faşizmi desteklemişti.

BATI'DAKİ İŞÇİ SINIFININ BİR BÖLÜMÜ ÜLKELERİNDEKİ SÖMÜRGECİLİĞİ DESTEKLEDİ

1950’den sonraki süreçte sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele de sınıf mücadelesinde ya da sınıfa karşı sınıf paradigmasında önemli bir bulanıklığa yol açtı. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki egemen ve sömürücü sınıfların önemli bir bölümü anti-emperyalist ve anti-sömürgeci safta yer alırken, özellikle Batı’daki işçi sınıfının bir bölümü de (solcularımız bunu pek kabul etmek istemezler ama) yaşadıkları kapitalist ülkelerin emperyalist ve sömürgeci politikalarını açıktan ya da üstü örtülü olarak destekledi.

EMPERYALİZMİN TEMEL VAZİFESİ İÇERİSİNDE DİNDARLARIN KULLANILMASI

Anti-emperyalist paradigmanın özellikle bizim gibi ülkelerde belirleyici olduğu 1960’lı ve 1970’li yıllarda din (İslam) gerçekten de emperyalist-kapitalist ülkelerin kitle temeli vazifesini yerine getirdi. Anti-emperyalist kitle hareketlerine karşı dindar ve muhafazakâr kitleler karşıt bir güç olarak kullanıldı, zaman zaman bindirilmiş kıtalar halinde anti-emperyalist gençlerin üzerine sürüldüler, paramiliter faşist güçler de bu dindar kitlenin içinden derlendi. Tabii burada da sınıf mücadelesinin bir kere daha bulandığını görüyoruz. Çünkü anti-emperyalist gençler çoğunlukla seküler kültüre sahip orta sınıflardan, İslamcı reaksiyonerler ise ezilen alt sınıflardan, işçi ve köylülerden geliyordu.

"DAHA UYGAR GÖRÜNÜMLÜ İSLAMCILAR" PROJESİ

Amerikan emperyalizmi, İslamcı reaksiyonu dünya çapında Sovyetler Birliği’ne (özellikle Sovyetler Birliği’nin 1980 yılındaki Afganistan işgalinden sonra) ve diğer seküler ve emperyalizmle çelişkisi olan ülkelere ve kesimlere karşı kullandı. Dünya çapında kapitalist sömürü mekanizmalarını sürdürebilmek için parlamenter sistemlere ağırlık verdiği 2000’li yıllarda ise “ılımlı İslam” diye bir şey icat ederek, özellikle Ortadoğu ülkelerinde “daha uygar görünümlü” İslamcı akımları devreye soktu. Fetullah Gülen projesi bu yönelimle kendine geniş bir alan bulmuştur.

IŞİD'İN ORTAYA ÇIKIŞI

Ne var ki, önce Afganistan, sonra da Irak’ta ABD ve batının açıktan işgalci bir güç olarak ortaya çıkması ve özellikle 2004 yılında giriştiği işgal hareketiyle toplumun dokusunu altüst etmesi, Amerikan emperyalizmi ve Avrupa ile İslam kitlelerini karşı karşıya getirdi. Yer kabuğu bir kere daha kaymış ve bir zamanlar emperyalizmin destekçisi olan İslam, kapitalizm ve emperyalizm karşıtı bir reaksiyona dönüşmüştü. Özellikle Sünni kitlelerde bu son derece belirgindi. IŞID durup dururken ortaya çıkmadı.

SOLCULUK CESARET İŞİDİR: PARADİGMA DEĞİŞTİYSE, İZAH EDECEKSİN

Bu durum, özellikle 2010’lu yıllarda bir yer kaymasını getirdi kaçınılmaz olarak. Radikal İslamcılığın anti-Amerikancılığa ve genelde Batı düşmanlığına kaydığı ölçüde, ABD ve Batı da, temelinde zaten var olan seküler ve demokratik değerlere doğru eğilim göstermeye başladı. Dahası, İslamcılıkla doğaçtan gelen kültürel bir uyuşmazlık içinde olan geçmişin anti-emperyalist ve sol güçleri, savundukları laisizmle eski anti-emperyalizmleri arasında sıkışmaya başladılar. Eski anti-emperyalizmlerinde diretseler IŞID gibi reaksiyon güçlerle yan yana düşmelerinin kaçınılmaz olduğunu görüyor ya da seziyorlardı. Diğer yandan laisizmi güçlü bir şekilde savunmanın da onları Batı ile yan yana getirdiğinin farkındaydılar. Kemalistler bu dilemmayı hamasete, eski anılara, Atatürk kültüne sığınarak atlatmaya çalıştı. Sol ise her zamanki gibi bu dilemmayı sessizce geçiştirerek. Bugün solcular, YPG’nin ABD’nin desteğinde  IŞID’ın elindeki kasabaları almasına sevinirken (ben de seviniyorum) eski anti-emperyalizmlerini nereye koydukları konusunda tek kelime etmemeyi tercih ediyorlar. Oysa solculuk aynı zamanda cesaret işidir. Bir paradigma değişmişse bunu, seni izleyen insanlara izah etmek zorundasın.

İÇİ BOŞALTILMIŞ BİR ATATÜRK VURGUSU İLE AZALTILMIŞ LAİKLİK

Yeniden Doğu Perinçek’le, Yusuf Aslan’a dönelim.

Doğu Perinçek’te gözlemlediklerim şunlar: Bizatihi yaşamakta olduğu anti-emperyalizm/laiklik dilemmasını atlatabilmek için laiklik vurgusunu görece azaltmış, bu azaltmayı, biraz da içi boşaltılmış  ya da sadece “güçlü devlet” imajının idolü haline getirilmiş Atatürk vurgusuyla gidermeye çalışıyor. Sokaktaki tekbirci kalabalıkları anti-emperyalizm adına desteklediği sürece (ki söylediği doğrudur. Tekbirci kalabalıklar, 1960’ların tersine, gerçekten anti-Amerikan ve Batı düşmanıdır) laiklik vurgusunu azaltmak, hatta giderek köşe bucak saklamak zorunda olduğunu o da biliyor.

PERİNÇEK'İN 30 YIL EMEK VERDİĞİ FUTBOLCUSU, İLK MAÇTA KENDİ KALESİNE GOL ATTI

Diğer yandan, Doğu Perinçek’i, çaktırmamaya çalışıyor ama, ordu konusunda çok üzgün gördüm. Sen “güçlü milli devlet ve laisizm” adına 30 yıl boyunca bütün yatırımını orduya yap, ondan sonra da ordu kalksın, “Amerikancı” ve “Fetullahçı” olduğu ileri sürülen bir darbe yapsın. Bunun, çok değer verilen ve büyük emek sarf edilerek yetiştirilen bir futbolcunun çıktığı ilk maçta kendi kalesine gol atmasının yarattığı hüsrandan farkı var mıdır? Zaten Doğu Perinçek de, dürüstçe, Fetullahçıların, seküler yapısı ve gelenekleri güçlü olan orduda bu kadar güçlü olduklarını tahmin etmediğini hüzünlü bir ifadeyle ortaya koydu. Gerçi bu, Doğu’nun AKP iktidarına iyice yanlamış olan bakış açısının ürünüdür. Bence de seküler gelenekleri güçlü olan ordunun “Fetullahçı” bir darbe yapması şaşırtıcıdır. Evet ama, şaşırmadan önce, şaşırmaya yol açan bakış açısının gözden geçirilmesi gerekmiyor mu? Darbe girişiminin salt Fetullahçılarla yapıldığı, AKP’nin uydurduğu bir peri masalıdır.

PERİNÇEK'İN ÜZÜNTÜSÜ HALKI EZME ARACININ TASFİYESİ

Fakat Doğu Perinçek’in ordu ile ilgili üzüntüsü bu kadarla kalmamaktadır. O, ordunun AKP iktidarı tarafından bilfiil tasfiye edilmesinden ve bir sınır muhafızı derekesine indirilmesinden de son derece rahatsızdır. Elbette bu rahatsızlık, “emperyalizme direnecek ordu” masalına inanmasından da ileri geliyor ama bence işin esası, ordu tasfiye edilirse “güçlü devletin” halkı hangi araçla ezeceği endişesidir. Kendisi için tasarladığı gelecek iktidarda ordu onun en güçlü sopası olacaktır halka karşı. Bu yüzden AKP’nin yönelimini doğru bulmuyor. Evet ama AKP sopayı halkın başından eksik etmeyecektir ki.

PERİNÇEK ŞİMDİ DE "POLİSİMİZ" DİYORSA...

Ordu sopası madem kullanışsızdır artık kendisi açısından, o zaman onun yerine polis sopasını koyar. Hem de aynı Hitler’in Gestapo’yla yaptığı gibi, MİT’in görevini dış casuslukla kısıtlayıp bütün istihbaratı, ordu kadar ağır silahlarla silahlanmış, Gestapo türü bir polis gücünün tekelinde toplayarak. Doğu da bunun farkında olmalı ki, “ordu(muz)” dediği her yerde “polis(imiz)” de demektedir artık.

CAVİT ÇAĞLAR'IN MESAJI

Doğu Perinçek’in geriliminin daha derinliklerinde AKP ile çiçeği burnunda ittifakın daha bugünden çatırdamakta olduğunu da görmesi yatıyor bence. Gerçi RTE ile Putin arasında irtibat “kurduğu” (Cavit Çağlar programa bir mesaj gönderip bu “başarıyı” VP’ne bırakmak niyetinde olmadığını gösterse de) ve Türkiye’nin “pek yakında” Suriye politikasını değiştireceğine ilişkin bir iyimserliği olsa da, bu çatırtıyı duymamak mümkün değildir. Çünkü AKP İslamcı sokak güçlerinin desteğinde gerçekten Batıya karşı bir konumlanma içine girmektedir ama bu, hiçbir zaman kendi alt-emperyalist yayılma güdülerini bir yana koyacağı anlamına gelmez. Nitekim, Yusuf Kaplan’ın programdaki konuşması bu konuda epeyce veri sunmuştur.

TOPLUMUN YENİ HİSTERİSİ: "YAKALAYIN, BU DA FETHULLAHÇI!" 

Doğu bahsini bitirirken, konuşmasında olumlu ve ne zamandan beri ilk kez aklı başında bulduğum birkaç saptamasına da burada değineyim:

“Madem içinde Fetullahçılar barınıyor diye Kuleli’yi kapatıyorsunuz, o zaman AKP’yi de kapatın” demesi, gerçekten de eski bir futbolcuya yakışır şık bir voleydi.

İkincisi, Fetullahçı okulların kapatılması yerine bunların devlet okulları haline getirilmesi ve atanmayı bekleyen 150 bin öğretmen adayının bu okullara sevk edilmesi önerisi de akla uygundu.

Sanırım kendisi de bu işin bir cadı avına dönüşmesinin farkındaydı ki, toplum içindeki “Yakalayın, bu da Fetullahçı!” histerisine dikkat çekti. Sanırım Ergenekon döneminde yaşadıklarıyla bir benzerlik kurmuş olmalı.

RUSYA İLE UZLAŞTI AMA HALA İSLAMCI

Yusuf Kaplan’a gelecek olursak. Kendisiyle ilk kez karşılaştım. Pek iyi bir konuşmacı değil. Söylediklerini izlemekte insan zorluk çekiyor. Yine de bütün dikkatimle dinlemeye ve anlamaya çalıştım. Sıkı bir RTE taraftarı ya da hatta belki danışmanı olduğu anlaşılıyor. Kendisinin de belirttiği gibi İslamcı. Fakat daha vahimi, yayılmacı İslamcı, Abdülhamitçi ve Osmanlıcı. Yani Osmanlı’nın yayılmacı politikalarının çağdaş bir versiyonunu özlüyor. Bu Osmanlı yayılmacılığı ideallerini gören Doğu Perinçek, ittifakın geleceği konusunda endişelenmekte haklı. RTE şu anda geçici manevralar yapıyor. Rusya’yla uzlaşma siyaseti budur. Fakat İslamcı ve Osmanlıcı yayılmacı hayallerinden asla vazgeçmiş değil.

FETÖ'YE KARŞI YÜRÜTÜLEN KAMPANYA AKP'Yİ VURACAK

Yusuf Kaplan’ın geriliminin en büyük nedeni ise bence medyada Fetullah’a ve Fetullahçılara karşı yürütülen histerik kampanyanın dönüp dolaşıp tüm cemaatleri ve hatta İslamı vurduğunu görmesi. Bu kampanyanın AKP iktidarından çok seküler kültürel eğilimlere, laikliğe, din karşıtlarına yarayacağını düşünmesi. Haksız da değil doğrusu.

KAMPANYA LAİSİZMİ DE YÜKSELTİYOR

Cadı avına kibrit ve odun taşıyan histerik bir kampanya medyada sürüyor, ben de bu kanaatteyim ama bu kampanyanın aynı zamanda  İslami ritüellere büyük darbe vurduğu ve laisizmi yükselttiği de bir gerçek. Bu depremin altında Fetullah Gülenciler’den çok bugün İslamcılığa sırt dayayarak kılıç sallayan AKP iktidarın kalacağını görmüş Yusuf Kaplan. Tabii ki öyle, bir yılan gibi deri değiştirmekte pek marifetli olan Fetullah Gülen hareketi, İslamcı derisini çoktan bırakmış, hatta öyle icap ettiği için (Batı’nın talepleri doğrultusunda) sekülarizm derisiyle kendini çoktan yenilemiş bulunuyor.

"MERHABA LAİKLİK"

Sonuç olarak, hâlâ bırakılan eski deriyi göstererek AKP’yle ittifak kurmaya çalışan VP ve onun gibi bir kısım ulusalcı hayal görüyor. Bugün laisizmin, sekülarizmin en büyük düşmanı AKP iktidarıdır.

Bugün laisizmi gerçekten savunan, AKP iktidarını hedef almak zorundadır.

AKP ile, “güçlü devlet” (yani açık diktatörlük), ordunun tasfiye edilip yerine Gestapo tipi bir polis gücü kurma, tekbirci kalabalıkları halk olarak kutsamak ve Osmanlı yayılmacılığı temelinde ittifak kurabilirsiniz ancak.

Bu durumda da, bir zamanlar “elveda proletarya” dendiği gibi “elveda laiklik” demek zorundasınız. Ben bugün, eskiden devlet dini olarak gördüğüm laisizme, yer kaymalarıyla meydana gelen değişikler sonucu, nasıl “merhaba laiklik!” diyorsam.

 

Yorumlar