Vicdanı aklayamayanların ülkesi: Pazartesi'den Çarşamba'ya

“Ey egemen Rab! Kutsal ve gerçeksin sen.

Yeryüzünde yaşayanları ne zaman yargılayacak,

onlardan kanımızın öcünü ne zaman alacaksın?”

Yuhanna 6:10

Pazartesi, Hrant’ın Vurulduğu Yer…

19 Ocak 2007’te sırtından vurularak öldürülen Hrant Dink’in anması için binlerce kişi Taksim’den Agos’a yürüdü. O kaldırıma düşürüleli sekiz yıl oldu. Bu yılki konuşmayı Murathan Mungan yaptı: “(…)dilsizliğin her çeşidinin yaşandığı bu ülkede ölenler, öldürülenler, katledilenler biz onlardan sonra birkaç kelime daha fazla söyleyebilelim, diye öldüler. (…)1938’te Dersim kıyımını, 1978’te Maraş katliamını yapanlar, 1955’te 6-7 Eylül olaylarını başlatanlar, 1993’te Madımak Oteli’ne sığınan canları yakanlar, 2011’de Roboski’yi bombalayan kişiler ve zihniyetler aynı. 500’ü aşkın haftadır Galatasaray’da diz çürüten cumartesi annelerinin bağırlarını yakanlar da aynı. (…) Bugün aramızda olsaydı, Gezi Parkı Direnişi’nde bizlerle saf tutacak, tarih boyunca 76 kez kıyıma uğramış, Ortadoğu’nun en kimsesiz, en sahipsiz halkı olan Ezidilerin yanında yer alacaktı..

Bu cinayeti tasarlayanlar ve uygulayanlar henüz gerçek bir yargılanma ve cezalandırmaya tabi olmadılar. Tetikçilerin göstermelik cezalarıyla üzeri örtülemeye çalışıldı ve asıl tasarlayanlar hala dışarda (belki başka cinayetler tasarlayarak) kol geziyorlar. Davada adı geçen bir kısım tasarlayıcılar ve cinayet sonrası hatıra fotoğrafları çeken “ne yapsın emir kulu” denilen, yeni güvenlik yasası ile birer terminatör gibi önüne geleni deviren polisler başka başka mevkiler, terfiler aldılar… Ve dahası da var elbet… Olana bitene çoğumuz sekiz yıldır tanıklık ediyoruz “buradayız ahparig!” diyerek.

Salı... Bir ilk mesaj!

Sekiz yıl sonra hükümetin geldiği yer: Başbakan Ahmet Davutoğlu, Hrant Dink için “ölüm yıldönümü mesajı” yayımladı. İyi çalışılmış ince elenmiş, incelikli mesajların verildiği bir metin. Herkesi yeni bir başlangıca davet edip sadece Ermenilere seslenen Davutoğlu’nu okuyalım: Savaş şartlarında başvurulan zorunlu yer değiştirme politikalarının, 1915 dahil, gayri insani sonuçlar doğurduğunu… (…) Aynı coğrafyayı ve uzun bir tarihi paylaşan Türkler ve Ermeniler, tüm meselelerini yalnızca kendi aralarında konuşabilirler; çözüm yollarını da yine yalnızca birlikte arayabilirler. (…) Ufkumuz dostluk ve barıştır.” “Ufkumuz dostluk ve barış” ama soykırım demek yok. Sorunu “yalnızca kendi aralarında çözebilirler” deyip uluslararası boyuttan arındırmaya çalışma kurnazlığından da geri durulmuyor. Soykırımın 100. Yıldönümünde, her yıl yapılan Çanakkale Anması’nı bu yıl Mart’tan alıp Nisan’da yapılacak Soykırım anması ile aynı güne denk getirmeye ne demeli. Sonunda meselenin yine Osmanlı-Türk kültürüne getirilmesi ve dahası… Anma mesajı mı yoksa fırsata çevirme mi? Osmanlı’da, ecdat sevdalılarında oyun bitmiyor.

Ülkemiz Küçük Amerika olduğundan, aynı zamanda fırsatlar ülkesidir de, o beisle hiçbir fırsatı kaçırmayan devlet büyüklerimiz de bugün bir cinayetin ardını aydınlatmak yerine, bunun üzerinden Ermeni Soykırımı’nı aklamaya çalışıyor. Ermenilere akıl telakki edip, 1915’de öldürülemeyenlere, bu bahisi uzatmayın diyor. Onlar için bir bahis çünkü!

Çarşamba… Bakanların AK-lanması…

Dört bakanın Yüce Divan’a gönderilmesinin “aklama oylaması” Çarşamba sabaha kadar sürdü. İki basit sonuç: ilk bakan beyler şimdilik aklandılar. İkincisi ise, Ak Parti içinde de 17-24 Aralık olaylarında bazı gerçeklerin bulunduğuna inanan vekillerin olduğu ortaya çıktı. Basit hesapla Ak Parti 50 kadar fire verdi. Zaten onları gelecek seçimde aday yapmayacaklardı denilebilir. Yine de davaya/lidere bağlılığın sonsuza kadar, her şartta sürmeyeceğinin göstergesi olması ve bir ilk ve bu çoğunlukta olması nedeniyle önemli!

Aynı gün Ali İsmail’in dövülerek öldürülmesine ilişkin mahkemenin verdiği karar tam bir fiyasko! Tüm deliller, kayıtlar, belgeler, kanıtlar polis zanlıların esnafla işbirliği içinde sokak ortasında Ali İsmail’i döverek, işkence ederek öldürmesine rağmen, mahkeme bu cürümü işleyenlerin duruşmada takım elbise giymiş olmaları ve belki arada traş olmaları nedeniyle “iyi hal” indirimi de uygulayarak ödül gibi bir karar verdi. Tabi, günün ilk ışıklarında ülkenin gelmiş geçmiş en büyük yolsuzluk ve hırsızlığının aklandığını gören yargı elbet başka bir karar verecek değildi.

Aynı günün akşamında, Kadıköy’de Ali İsmail’in davasında alınan kararı ve bu yolsuzlukların aklanmasını protesto etmek amacıyla eylem düzenlendi. Akşam saatlerinde yapılan eylem, son yıllarda bu saatlerde yapılan eylemlerin en yoğun katılımlı olanıydı. Bu gelecek için bir umut olur mu? Olmalı! Hiçbir şey sonsuz değildir. Bakanlar bugün aklanmış olabilirler. Onlardan yana olmayan, bu pisliklerine ortak olmayan, dev dolaplar çevirdiklerine, hesap vermeleri gerektiğine inanan mesai arkadaşları da var. Dava’daki karar hiç adil olmayabilir, evet ama yine de gerek ulusal bazda gerek uluslararası arenadaki gelişmeler bu devranın daha da uzun sürmeyeceğini, saltanatın sonunun yakın olduğunu şimdiden müjdelemektedir.

Son gelecek elbet ama asıl mesele nasıl bir gelecek istediğimiz ve bunun için ne yaptığımızdır. Bu gelecek için çalışmalıyız, son geldiğinde yerine koyacağımız güzel şeyleri şimdiden tasarlamalıyız! Unutulmamalıdır ki, gelecek bir “şimdi” tasarımıdır.

Yorumlar