Kuşlar gidince

Eylül ortasında, günlerden Çarşamba olsun, ormanlık bir yerde, Florya diyelim bu yere, bir takım kimseler orada bir çadır kurmuş olsun. Türkü söylüyor olsunlar gecelerce sabahlara kadar… Biri sussun öteki başlasın. Biri türküden türküye açsın ağzını, biri susmak nedir bilmesin. Bazı bazı hep bir ağızdan çağırsınlar türküleri, bazen biraz sessizlik olsun, sonra biri ansızın yırtsın o sessizliği, bazen aralıksız sürsün bu şölen havası… Türküden türküye aksınlar, türkü olsunlar… Çadırların orada bir ateş yakmış olsunlar misal bazı geceler, etrafına kümelensinler, bir Kızılderili ayini gibi bir şey olsun, ateş gecede toplaşanların yüzünde dalgalansın, ışık ve gölgeler yer değiştirsin... Ormanın az ötesinde, hemen yanı başında, ağaçların bittiği o yerde bir deniz olsun, ışıklar içinde bir deniz… Geceleri ışıklar içindeki bu deniz aklınızı alsın, baktıkça alsın durdukça alsın, düşler birbirinin peşi sıra aksın.

Üç genç adam olsun, biri alabildiğine sakin, ötekini durdurabildiğine aşk olsun. İnce bıyıklı, ince suratlı, neşeli olsun. Üçüncüsü bu ikisinin arasını hep bulmak için varmış gibi olsun.

Biri diğerine seslensin. Öteki oralı olmasın. Ama duysun seslendiğini. Öfkelensin seslenen oralı olmayana, ses vermeyişine, bir taşmışçasına olduğu yerde hiçbir şey duymayışına dellensin.

Gece sabaha dönsün sonra birden, sonra çadırlarından insanlar çıksın usulca. Sonra bir telaş alsın ortalığı, hazırlık yapılsın. Kuşlara tuzaklar kursunlar. Birazdan sürüler geçecek olsun. Kuş kafeslerini dizsinler uzun uzun yan yana. Durup beklesinler sonra sürülerin geçişini. Birden bir kuş sürüsü geçsin gökten, yeryüzündekileri bir telaş alsın, ağızlarındaki düdüklere davransınlar. Düdüklerin çıkardıkları kuş sesleri gökten geçenlerinkine karışsın. Gökten geçenlerin bazıları bu düdük seslerine kansın, av olsunlar. Çocuklar dört koldan koşup bu avları tutup kanatlarından atsınlar kafelere. Akşama kadar herkes kısmetince toplamış olsun, emeğince avlamış olsun kuşları…

Kuşlar diyorum efendiler, bir zamanlar İstanbul’u mekan tutan kuşları diyorum. Çocukların aileleriyle birlikte onları avladığı; camii, kilise ve sinagogların kapısında, insanların çok olduğu meydan ve parklarda “azat buzat beni cennet kapısında gözet” diyerek satmalarını ve bu şekilde hayatlarını geçindirmesini diyorum. Hayallerini diyorum, gelecek için kurduklarını. Kuşlar olmasa, yaşamlarının olmayışını diyorum ve dahasını…

Bir zamanlar günahlarını affettirmek ya da sevap kazanmak isteyenler esir azat edermiş. Esir azat edemeyenler kuş pazarlarından satın aldıkları kuşları azat edermiş. Bunlara “adak kuşları” denirmiş. Tuttuğu dileği yerine gelenler adadığı sayıda kuş satın alır ve Azat buzat beni cennet kapısında gözet” diyerek havaya salarmış adaklarını…

Bir zamanlar İstanbul’da oluyor bunlar. Bir zamanlar İstanbul’da kuşlar varmış. Bir zamanlar insanlarda vicdan varmış, Allah korkusu varmış. İyi dilekler, iyi niyetler varmış. Binalar yükseldikçe evvela kuşlar gidiyor. Sonra peşinden insana dair ne varsa…

Toprak damlı o evlerden hiç çıkmasa mıydık?

Kitap önerisi: Yaşar Kemal’in KUŞLAR DA GİTTİ romanını okumak, eski İstanbul’un sokaklarında dolaşıyorsunuz. Sıradan insanların hayatlarına temas ediyorsunuz, kendi iyi ve kötü niyetlerinizi görüyorsunuz ve daha bir çok şeyi…

Yorumlar