Bu İstanbul eski İstanbul mu?

Bu İstanbul, hangi İstanbul? Minareleri binalarından uzun olan o İstanbul mu, yoksa gökdelenlerin sadece göğü değil hayatları da deldiği İstanbul mu? Haydarpaşa Garı’ndan elinde tahta bavulla girilen İstanbul mu, yoksa hızlı trenlerin kuş sürülerini yok ede ede girdiği İstanbul mu? Avcının şansı mı bu İstanbul, yoksa avın kaderi/çaresizliği mi? Kurtköy’ün sonsuz engebelerinin Karadeniz ile birleştiği İstanbul mu bu, yoksa duvarlar içinde site site şehirler mi bu İstanbul? Zehirli bir yılanın avına atılışı mı, yoksa bir serçenin bir dut ağacı dalında sabahları şakıması mı? Bu hangi İstanbul?

Seksen öncesi Beyazıt Meydanı’nı sloganlarla inleten, devrim ha geldi ha gelecek diye heyecanlanılan İstanbul mu, yoksa köşe başlarında insanların avlandığı İstanbul mu? Bir kimlik kontrolü sonrası o köşede ortadan kaybedilen insanların İstanbul mu, yoksa bir gecede köşeyi dönenlerin İstanbul’u mu? Hangi İstanbul bu, hangisi? Kimin İstanbul’u?

Zalimin hüküm sürdüğü İstanbul mu, yoksa mazlumun ahı mı bu İstanbul? Devlere meydan okuyan Beşiktaş Çarşı mı bu İstanbul, yoksa Fatih’ten Unkapanı’na “hilafet isteriz” diye yürüyen kalabalık mı İstanbul? Bir camii imamının doğrudan sapmayışı mı, yoksa doğruda ısrarı nedeniyle sürülmesi mi? Bir şarlatanın hırsızlığı övdüğü yer mi, yoksa namuslu insanların kol gezdiği bir yer mi bu İstanbul?

Şairlerin, yazarların mı bu İstanbul, yoksa kitaplara konu olan kahramanların mı?

Kaç İstanbul var, hangisi bizim? Biz hangisine aitiz, hangisi bize?

Bu İstanbul bir ağrı/sızı mı, yoksa bir keşke, bir belki mi? Bir ah/ulan İstanbul mu yoksa?

Bu İstanbul Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul’u (İletişim Yayınları, 2015), bu İstanbul bir eski zaman İstanbul’u. Demiray’ın öğrencilik yıllarının geçtiği, hızla geçtiği İstanbul bu. Demir Kapı’ların ardında yılların geçtiği İstanbul. Nisan ayında karın şehri esir aldığı bir zamanın İstanbul’u(Bu İstanbul romanın içindeki hikayenin İstanbul’u, Nisan karı da hikayenin içindeki hikayenin karı). Demir Kapı’nın açılma sesiyle işkenceye gidecek olanın hazırlandığı bir İstanbul. Doktor geliyor, Demiray gidiyor. Berber Kamo’dan sonra diğeri… Karanlıklar içinde hücreler dizi dizi, 3 adımlık uzunluk, genişlik desen bir insan boyu bile değil… İstanbul, ulan İstanbul. Karanlık, soğuk İstanbul.

Hepimizin bir hikayesi var. Demiray’ın, Berber Kamo’nun, Doktor’un, Küheylan Dayı’nın… Coğrafya kader diyor ya hani bilgin. Bu İstanbul onların coğrafyası, kaderi. İşte herkes o kaderin hikayesini yaşıyor biraz. Demiray anlatırken misal birazdan sıradakinin kaderini herkes biliyor, köy meydanında tabakasını çıkarıp bir sigara sarar gibi sakince uzakları izleyen bir köylünün sakinliği ile… Herkes artık her şeyi biliyor, sırasıyla yaşanacakları…

Aşılacak korku eşiği kalmadığında, artık hiçbir şeyden korkmuyorsunuz, birazdan işkenceye gidecek olmak sizi korkutmuyor, hatta sıranız sarkınca öfkeleniyorsunuz.  Sadece sıranızı bekliyorsunuz, birazdan demir kapının açılış sesi duyulur, adımlar giderek yaklaşır, adınız çağrılır, siz bekliyorsunuzdur zaten, sakinsinizdir. Çıkıp gidersiniz daha önce defaten yaşadığınızı yaşamaya, kaderin size getirdiğini yaşamaya gidersiniz.

Ah “ulan İstanbul” diyorsunuz, Attila İlhan’ın öfkeli sesi ile söyleniyorsunuz. Okurken kitabı, sayfalarla bir oluyorsunuz, kitabı elinizde sıkıyorsunuz. Dişlerinizi sıkıyorsunuz, yüzünüzde gerilimler bir gidip bir geliyor. Bir oluyorsunuz kitapla, o atmosferi yaşıyorsunuz, hissediyorsunuz. O hücrede biri oluyorsunuz. Hücre, hücrelerinize işliyor, siz de sıranızı bekliyorsunuz. Bir yandan anlatılan hikayeleri dinliyorsunuz, birazdan hadi anlat deseler ne anlatacağınızı düşünüyorsunuz; bir yandan da hücredekilere sokulup soluklarını hissetmeye çalışıyorsunuz. Öte yandan işkenceyi düşünüyorsunuz, nasıl dayanacağınızı… Üşüyorsunuz, titriyorsunuz.  O derece üşürsünüz ki rüyanıza ateşler/yangınlar girer, siz yanıyorsunuzdur, herkes o ateşe kucak kucak odun taşıyordur, yine de ısınmazsınız… O derece üşüyorsunuz. Hiçbir şeyden değil de belki bir sabah donarak ölmekten korkuyorsunuz, uyuyamamaktan…

İstanbul, biraz da içinde yaşadığımız, kendi kurduğumuz, yaşamak zorundalığımız… Doktor, bize “beyaz köpekler”i anlatır; Küheylan Dayı, “Aç kurt”u; sonra Berber Kamo, “şiirlerin şiiri”ni anlatır… Kendi İstanbullarını anlatırlar, yaşadıklarını, zorunda kaldıklarını anlatırlar, kendilerini anlatırlar, kaderlerinş… Her anlatılan biraz anlatıcının kendi hikayesi değil midir? Her okuyucu biraz kendini okumaz mı sayfalarda, kendini aramaz mı? İşte okurken kendinizi bulacaksınız, kendi İstanbul’unuzu bulacaksınız İstanbul İstanbul’da. Kitapta yoksa bile onu düşünecek, bulacaksınız İstanbul’unuzu.

Yaşadıklarınızı anımsayacaksınız, hayatınız geçecek gözlerinizden, çektiklerinizi anımsayacak, bir ara umutsuzluk belki sizi esir alacak ama sonra bir umut alacak sizi, açılacaksınız… Bir vapurun kuyruğunda mavi bir denizi izleyeceksiniz. Kırlangıçlar geçecek gökyüzünden, umudunuz kanatlanacak… Çünkü umut kaçınılmazdır, kaçınılmazdır.

Yorumlar