Suriye Sınırındaki Gelişmeler

Yeni hükümeti kimin kuracağı hala belli değil ve 30 Ağustos’ta TSK üst komuta kademesinin tümüyle değişmesi bekleniyorken, ülkenin en önemli gündem maddesini “asker Suriye’ye girer mi” sorusu oluşturuyor. Soruyu ortaya atanlara ve bunu yapış biçimlerine bakarak, yanıtı kolayca verebiliriz. Soru, tümüyle iç politikayı yönlendirmek amacıyla soruluyor. Bu yüzden sonda söyleyeceğimizi baştan belirtelim: Yanıtı, “girmez” olacaktır.

Çünkü en küçük savaşı bile en büyük tatbikattan ayıran, savaşın masa başı planların geçerliliğini görmek için yapılan bir deney olmayışıdır. Savaş, politikanın zorunlu (ve olağan) sonucudur. Dolayısıyla sınıra yapılan yığınaklar ve yüksek kurullarda alınan kararlar bir yana; TSK Suriye sınırında bugüne kadarki uygulamalarının ötesine geçmeyecek, olsa olsa belki birkaç top mermisi daha fazla atacaktır. Ama soruyu sahiplenenler, bir türlü akıllarından silemedikleri “Fatih’in İstanbul’u Fethi” filmlerindeki sahnelerin etkisiyle, bol keseden atmaya devam edeceklerdir. Bu davranışlarını da, şimdiye dek hep başkalarının yazdığı senaryolarda rol almış olmalarının olağan sonucu gibi görmek gerekir.

AKP küresel güçlerin yöremize yönelik projelerinin somutlaşmış örneklerinden biridir. 13 yıldır yaptığı gibi, tek parti iktidarının son günlerinde de olduğundan farklı görünme gayretindedir. Şimdi bunun bir fırsatını daha bulmuş ve tepe tepe kullanmaktadır. Nasıl olsa bu konu da yakında unutulur ve parti ileri gelenleri “Emevi Camiinde namaz kılacaktık önümüzü kestiler” diye sızlanarak, başka bir rol üstlenmeye doğru yürürler.

Ancak, TSK’nın Suriye sınırındaki yığınağın politik zorunluluklara dayanan bir yanı da var. Ama bu noktada Türkiye’nin rolü politika belirlemekte değil, yalnızca uygulama, yani belirlenmiş olana uyma düzeyindedir. “Basnews” adlı bölgesel bir Kürt haber kaynağında, koalisyon güçlerine ait savaş uçaklarının IŞİD’ın başkenti sayılan Rakka’yı 5 Temmuz günü 16 kez bombaladığı belirtiliyor. Öte yandan Suriye resmi ordusu Lübnan Hizbullahı ile birlikte düzenlediği operasyonlarla, Selefi grupların elinde bulunan Lübnan sınırındaki bazı köyleri geri alıyor. TSK bu operasyonlarla eşzamanlı olarak, IŞİD’in elinde bulunan ve Kilis’in hemen karşısındaki Cerablus yakınlarında yığınak yapıyor. Dolayısıyla bu eylemin uluslararası politika çerçevesinde bir anlamı var. Türkiye bu bölgede bir duvar oluşturarak, IŞİD militanlarının Türkiye tarafına kaçışını önlemek istiyor.

Bilindiği üzere Türkiye yeterli sınır önlemleri almadığı ve IŞİD’e dolaylı destek verdiği için bugüne dek batılılarca  eleştirilmişti. Şimdi ABD öncülüğünde önemli bir operasyon yapılırken, tekrar aynı eleştirilere muhatap olmak istemiyor. Öte yandan IŞİD’in Rakka’da yiyeceği darbenin acısını, elinde tuttuğu Cerablus çevresinde intikam eylemleri yaparak çıkartmasını da önlemek istiyor. Bu yüzden Cerablus sınırına hareketli birliklerin yanı sıra, uzaktan ateş desteği verebilecek topçu birlikleri yerleştiriliyor. Seçimden boynu bükük çıkan AKP,  düştüğü yerden dahi bir avuç toprakla kalkmaya çalışır gibi davranıyor ve uluslararası politika çerçevesindeki bu gelişmeleri, lehine bir toplumsal algı yaratmak için kullanıyor.  Bu algının yaratılmasında iktidar yanlısı medya kadar, güya iktidar karşıtı liberal medya da etkili oluyor. Durumu anlamak için bazı ayrıntıları hatırlayalım:

Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahale yapabileceği senaryoları, Telabyad IŞİD’ın elinden geriye alınırken başladı. Bilindiği üzere Telabyad yörede IŞİD’e karşı savaşan farklı güçlerin “Burkan el Fırat” adı altında oluşturduğu güç birliği tarafından ele geçirildi. İnancı, politikası, milliyeti değişik insanların IŞİD’a karşı birleşmesinden kim rahatsız olur? Elbette bugüne dek her türlü toplumsal ayrımcılığı körükleyen AKP.

IŞİD’ın yenilerek Telabyad’ı terkettiği 16 Haziran’da, iktidar yanlısı Yeni Şafak’ta, gazetenin genel yayın yönetmeni İbrahim Karagül’ün “Türkiye’yi imha planı:Askerî müdahale şart” başlığıyla bir yazısı çıktı. Yazıda, hiçbir kanıta dayanmayan ve bugüne dek bağımsız kuruluşlarca onaylanmış herhangi bir kanıtı da gösterilemeyen biçimde, PYD’nin ele geçirdiği yerlerde etnik temizlik yaptığı, bölgede Akdeniz’e uzanan bir “Kürt koridoru” oluşturulduğu, bu planları ABD’nin hazırladığı, amacın Türkiye’nin önünü kesmek olduğu öne sürülüyor ve Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesinin şart olduğu vurgulanıyordu.

Telabyad’ın düşüşü, AKP’nin bugüne dek izlediği Suriye politikasının  iflas ettiğinin bir kanıtıydı. Durumu tersine çevirmek ve gerçekleri başka türlüymüş gibi anlatarak iç kamuoyunu AKP arkasında tekrar toparlamak için, eldeki bütün yalan makineleri çalıştırılmaya başlandı. Tabi ne Suriye tarihini, ne bölgenin özelliklerini bilmeyenler açısından, iktidar yanlısı iddiaların yalan olduğunu anlamak kolay değildi. Aslında bir tür psikolojik harp taktiği olan Amerikan tarzı kamuoyu oluşturma manevralarına girişilerek, televizyonlara sözde “askeri uzmanlar” çıkarılıyor ve ekranları kaplayan Suriye haritaları üzerinde dinamik hareketlerle sürekli açıklamalar yapılıyordu. Amaç kamuoyunu bilgilendirmek değil, etki altına alarak yönlendirmekti. Örneğin Telabyad’ı bölgedeki her tür etnik grubun birleşerek kurtardığı, PYD öncülüğünde oluşturulan bütün yönetim birimlerinde din, dil, cinsiyet ayrımı gözetilmeden demokratik yollar izlendiği gözardı ediliyordu. Varsa yoksa “etnik ayrımcılık yapılıyor, Türkmen kardeşlerimiz bölgeden çıkartılıyor” deniliyordu. Oysa bu söz bile başlı başına bir ayrımcılık örneğiydi. Suriye ve Irak’taki Türkmenler elbette kardeşimizdi. Peki aynı yerlerde yaşayan Kürt, Arap, Çerkes, Ermeni, Süryani…düşmanımız mıydı? Ülkemizde yaşayan bütün etnik ve dinsel toplulukların, çevre ülkelerde akrabaları, arkadaşları yok muydu? Öyleyse neden Türkmenler ayrıcalıklı tutuluyordu?

Top, Tayyip Erdoğan’ın 26 Haziran’da Haliç Kongre Merkezinde düzenlenen Kızılay madalya töreni sırasındaki konuşmasıyla patladı. Erdoğan her zamanki açık sözlülüğüyle, ““Buradan tüm milletime sesleniyorum, tüm dünyaya sesleniyorum; Suriye’nin kuzeyinde, güneyimizde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” dedi. Tabi bu sözler, adı üstünde “İslam Devleti” olan IŞİD yörede cirit atar ve başta Kürtler olmak üzere kendinden olmayan herkesi asar, keser, tecavüz eder, satar, göçe zorlarken değil; Telabyad düştükten sonra söyleniyordu. Telabyad, IŞİD’in Türkiye üzerinden dünyayla bağ kurduğu ve başkenti Rakka’ya en yakın kapıydı. Ama iktidar yanlıları bu tür ayrıntıları görmüyorlardı.

Derken 30 Ağustos tarihli Yeni Şafak’ta Abdülkadir Selvi’nin “Suriye ile savaşa mı giriyoruz” başlıklı yazısı çıktı. TSK’nın müdahale edeceğinden ve Suriye’de güvenli bölge oluşturulmasından bahsediyordu. Konuyu ertesi gün de sürdürdü. Başta Radikal’in bazı yazarları olmak üzere kimi liberal fikirli gazeteciler, hükümet bastırıyormuş ama TSK Suriye’ye girilmesine karşıymış gibi yazılar kaleme aldılar. Örneğin Ezgi Başar, sanki savaşlar hukuka göre yapılıyormuş gibi, böyle bir müdahalenin hukuku olmadığı için yapılamayacağını, dolayısıyla komutanların emri dinlememesinin de suç oluşturmayacağını yazdı. Küresel planlar çerçevesinde yapılan bir askeri yığınak alabildiğine abartılmış, sanki Türkiye kendi başına savaş kararları alıyormuş gibi sunulmuştu. İktidar, konunun özellikle böyle gösterilmesi için çabalamıştı. Bundan amacı çok açıktı: Olası koalisyon ortaklığı ve erken seçim için yatırım yapıyordu. Güya muhalefet olduğunu söyleyenler de, mesnetsiz fikirler ortaya atarak iktidarın ekmeğine yağ sürüyordu. Ama onlar da yarın, “biz kararlı biçimde karşı çıktık, Suriye’ye giremediler” deme fırsatı yakalamanın peşindeydiler…

Yorumlar