Bölücülük

Birlik, beraberlik, bütünlük, dayanışma; garibanın dünya dertlerine karşı koyabilmesinin tek yoludur. Ezilenin, ezilenden başka tutunacak dalı olmaz. Çıkarsız, artniyetsiz, aynı ekmeği bölüşerek, birinin eksiğini diğerinin fazlasıyla tamamlayarak…

Buna karşılık, dünyanın efendileri de birlik ve beraberlikten yanadır. Malları parçalanmasın, kazancı hep kendilerine kalsın diye. Direksiyonda hep kendileri oturmak istediklerinden, iktidarlarını asla paylaşmazlar. Fikirler bölünmesin ve her söyledikleri tek doğrusuymuş gibi dinlensin diye asla tartışmaz, tartışmaya kalkışanı da zorla sustururlar.

Birlik beraberlik iyidir ama herkesin iyisi kendine göredir. Birine iyi olan, ötekine kötü olabilir. Onun adına karar veremezsin. Dolayısıyla zorla birlik olmaz. Kendi çıkarını düşünerek yapılamaz. Ancak eşit, gönüllü ve kardeşçe olur. Örneğin kurdu, kuzuyu, çakalı bir ağıla doldurup “işte birlik içindesiniz” diyemezsin. Kurtlar önce kuzuları, sonra çakalları ve en sonunda birbirlerini yer; bu kaçınılmazdır.

Türkiye’de bölünme korkusu, Osmanlının son döneminden mirastır. Bütün imparatorluklar gibi farklı ulusları barındıran Osmanlı, herkesin ayrılıp kendi devletini kurmasıyla dağılmıştır. Bu sırada çağın modern devletleri sayılan Fransa ve İngiltere gibi emperyalistler, dönemini doldurmuş Osmanlının parçalanmasında rol oynamışlardır. Yeni oluşan Balkan, Kuzey Afrika ve Arap ülkelerini sömürge/yarı sömürge haline getirip, durumdan kârlı çıkmışlardır. Bu yağmadan geriye, Balkanlardan kaçıp gelen yaklaşık 1 milyon müslüman ve imparatorluğun çok renkli mozaiğini barındıran Anadolu halkı kalmıştır. Bir de, cumhuriyeti kuranların kafasından silinmeyen bölünme korkusu…

Bilindiği üzere cumhuriyetin uluslararası topluluğa kabulü, 24 Temmuz 1923 Lozan anlaşmasıyla oldu. Dolayısıyla devletin gerçek kuruluşu bu tarihtir. Okullarda sürekli “Sevr kötü, Lozan iyi” denir ama anlaşmanın ayrıntıları üzerinde durulmaz, gereksiz konular öne çıkarılır. Oysa Musul’dan Yemen’e, Kıbrıs’tan Patrikhane tartışmalarına, azınlıklardan Kürtlere kadar bugün karşımıza çıkan pek çok sorun bu anlaşmayla doğrudan ilgilidir.

Lozan’a göre ülkemiz nüfusu “müslim-gayri müslim” diye ayrılır, anlaşmaya ruhunu veren budur. Kürtler ve Türkler müslüman olarak ülkenin asli kurucuları, dolayısıyla eşittirler. Bu yüzden adları anlaşmada azınlıklar gibi geçmez. Azınlıkların eğitim, ibadet, mülkiyet vb. eşit haklara sahip olması ise, maddeler halinde ayrıca belirtilir. Bunlar yıllarca bildirilmeyen, gizlenen, ancak ağır bedeller karşılığı yine de konuşulduğu için az bilinen konulardır.


Geri kalanları herkes az çok biliyor. Yıllar boyu “Kürt yok, onlar dağ Türkü” denildi. Ardından “Kürtçe yok” denildi. Şimdi yerel yönetimlerin yetkisinin arttırılmasını isteyen, “ayrı devlet kurmaya çalışıyor” diye suçlanıyor. IŞİD’le savaşana, “Suriye’de Kürt koridoru açmaya çalışıyor, Türkmenleri yerinden ediyor” deniyor Uzatmayalım, bölücülüğün anlamı üstüne düşünmek için, Başbakan Davutoğlu’nun seçim öncesi bir ifadesini hatırlayalım: Sık sık “MHP, CHP, HDP işbirliği yapıyor” diye şikâyet ediyordu. Ülkeyi böldürtmeyeceğini söyleyen birinin böyle bir işbirliğine sevinmesi gerekir. Oysa Davutoğlu bu amaçla değil, MHP ve CHP’ye oy veren milliyetçilerin oyunu almak için böyle konuşuyordu. Başka bir ifadeyle 100 yıllık gerilim sürsün istiyor, diğerleri bunu yapmadığı için suçluyor ve “onlara değil, bana oy verin” diyordu. Sonuç: Bedelini gencecik insanlar ödüyor…

Yorumlar