Koltuğa yapışmanın bedeli

İpler elinden giderse soluğu nerede alacağını bilemediği için koltuğa sıkı sıkıya yapışıyor. Diğeri adeta sağ kolu olmuş, ona yardım ediyor. Bir grup, bu şatafatlı beraberlikten acaba kendilerine de bir pay düşer mi diye ikilinin eteklerine tutunuyor. Savrularak, salkım saçak gidiyorlar. Bu gidişin bedelini, canımızla, malımızla, ömrümüzle ödüyoruz…

Geçen hafta ülkemizde yaşanan olaylar, dünyanın onlarca ülkesinde sayısız hükümeti düşürecek kadar önemliydi. Bizde yaprak kıpırdamadı. Hatta birkaç cılız muhalif ses dışında, çoğumuzun yaşananlardan haberi bile olmadı. İktidar yalakası medya Çin’deki pandaları, karşıdan karşıya geçerken ölümden dönen çocuğu, içli köfte nasıl yapılırı, kavağa çıkan balığı, yarışmada karısının boynuna üç tane halka geçirmeyi başardığı için bir büyük şişe gazoz kazanan kocayı ve ABD Devlet Başkanının Afrika’daki akrabalarını anlattı. Biz bu haberlerle oyalanır ve arada bir büyüklerimizin bağıra çağıra birilerini azarlar gibi konuşmalarına kulak misafirliği ederken, hangi ülkede olduğumuzdan habersiz yaşıyorduk.

Yalanlar, “masallar ülkesindeyiz” diyor. Gerçekler ise; yerin yüzlerce metre altındaki cehennemlerde, yüzlerce metre üstündeki azgın sel suları içinde, merkezden uzak köşelerinde ve her biri Gazze’yi aratmayan bir hayatın hüküm sürdüğü il, ilçe, köylerinde yaşamaya çalıştğımızı gösteriyor…Zalimler kırk sur ardında ve kırk kalın zırh içinde, korkakça yaşıyor. İnsan, bitki ve hayvan cinsinden her tür mazlum ise sırtlarında zalimin yükü; çıplak gerçeklerin çölünde nefes almaya çalışıyor. Her yer Kerbelâ, onlar Yezid, bizler Hüseyin!

Dünyaya gelirken gözlerimiz yumulu, zihnimiz boş. Eğer böyle gidersek, yalnız kendimize değil, bütün gelecek nesillere kötülük etmiş oluruz. Görmek, olaylar arasında bağlantı kurmak ve iyiyi kötüden ayırmayı bilmek zorundayız. Çünkü zulüm er geç yıkılır ve hayat birbiriyle uyum içinde yaşamayı bilenlere kalır. Yoksulluk, düşmanlık, hastalık, felâket ya da iyi şeyler…Şu an yaptığımız her iş, geleceğe bırakılan bir tohumdur. Yeri ve zamanı gelir, tohum mutlaka çatlar ve haksız hakkını arar. Hak arayan mı, hak aratan mı, ya da bu arayışa son vermek isteyenlerden mi olacağız? Hayat bizden geçiyor, geriye ne bırakacağız?

Soma’da mahkeme salonunda, şirket yetkilileri kömür madenindeki felâketin bir sabotaj yüzünden olabileceğini söyledi. Yani ölümlerin nedeni, ölenlermiş gibi konuştular. Oysa madeni denetleyen mühendis bağımsız bir kuruluştan değil, şirketten para alıyordu. Yani şirket sabotajı kendi kendine yapıyordu. Böyle bir kanunu, işte bu iktidar çıkarmıştı…

Her suyun üstüne HES kurmaya kalkışmanın, doğanın dengesini bozacağı belliydi. Orman Bakanı Veysel Eroğlu, kendini bunun için uyaran ve HES’lere karşı çıkanlara “yabancı enerji şirketlerinin lobisi” dedi. HES’ler kuruldu, dereler Karadeniz’e yol bulamadı, sel Hopa’yı sildi süpürdü. Eroğlu utanmadan televizyonlara çıkıp “kader, görülmemiş ölçüde yağmur, ölenlerin yakınlarına baş sağlığı” dedi. Ne özür diledi, ne o an istifa etmeyi düşündü.

Ülkemizin doğusunda birçok yerde önce sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor, ardından mahallelere ağır silahlarla operasyon yapılıyor. Bazıları “çözüm sürecinde teröristler silah yığdılar” diyor. Böyle konuşanlar, iktidarın “çözüm” adı altında kendileri dahil herkesi kandırdığını görmüyor. Neyse ki öldürülen çocuklara bakıp, “çözüm sürecinde çok çocuk yapmışlar” demiyorlar…Bütün bunlar koltuk ve onun sağladığı nimetler için. Ama unutulmasın, Hak’kın ve hayatın değişmez hükmüdür; yalanlar, ölümler, para ve güç; zalimin iktidarını ayakta tutmaya yetmez. Bu dün de böyleydi, yarın da böyle olacak. Biline…

Yorumlar