Sayın muhbir vatandaş!

12 Mart 1971 darbesinin sıkıyönetim komutanları, devrimcilerin ihbar edilmesi için “sayın muhbir vatandaşlar” diye başlayan bildiriler yayınlardı. Oyuncu, yazar, yönetmen Başar Sabuncu, durumu eleştirmek için bu adla bir tiyatro eseri yazmıştı. Bugünlerde oyun tekrar sahneleniyor. Yıllar geçiyor ama zalimlerin amacı ve mağdurların çilesi değişmiyor.

12 Martçılar kadar kalın kafalı olmayan 12 Eylül darbecileri, bu tür hitaplar kullanmadılar. Yerine, “suçu ve suçluyu bildirmeyenin suç ortağı sayılacağı” benzeri tehditler savurdular. İhbarcılık sevilmez. Günümüz yönetenleri bunu anlamış olmalı ki, böyle kirli bir işi yapacak birilerini bulmak için bir “ödül yönetmeliği” çıkardılar.

Yönetmelik 31 Ağustos 2015 günü Resmî Gazete’de yayınlanıp yürürlüğe girdi. Buna göre İçişleri Bakanlığı müsteşarının başkanlığında polis ve jandarmadan gelen üçer kişiyle yedi kişilik bir komisyon oluşturularak, her ihbara 200 bin TL’ye kadar para ödenebilecek. Duruma bağlı olarak bu miktar 4 milyon TL’ye kadar çıkabilecek.

Olaylar ve olgular kendi doğalarına uygun bir hız ve yönde ilerler. Durdurmak ya da hızlandırmak amacıyla bunu dikkate almadan yapılan müdahaleler, her şeyin tersine dönmesine yol açar. Nedenlerine bakmaksızın olayı durdurmaya kalkıştığınızda, pireyi deveye dönüştürürsünüz. Ödül ya da cezayla varoluş koşullarını hiçe sayarak hızlandırmaya kalkıştığınızda ise, mutlaka lastiği patlatır ve her şeyin dağılmasına neden olursunuz…

Cezaları örnek alalım: Hukukta cezanın suçla orantılı olması gerektiği öğretilir. Eğer basit bir suça kökten çözüm olsun diye büyük para ya da hapis cezaları uygulamaya kalkışırsanız, rüşvet yaygınlaşır. Çünkü ne memurun ne hakimin vicdanı orantısız cezaya elvermediği gibi, suçu işleyen de böyle bir haksızlığa katlanmak istemez. Çözüm, tarafların makul bir rüşvet miktarında anlaşmasıyla bulunur. Tıpkı bir malın fiyatını aşırı ölçüde arttırma ya da ülkeye girişini yasaklamanın kaçakçılığı teşvik etmesi misali…

Benzer bir durum sporda da görülüyor. 2007’de ödül yönetmeliği çıkartılıp sporculara ve antrenörlerine yarışmalarda aldıkları madalyaların karşılığı binlerce altın, para, ev, araba verilmeye başlandığından bu yana, başta doping olmak üzere çeşitli skandallar artmıştır. Türkiye halter ve atletizmde, dünyada en çok doping yapılan ülkelerden biridir. Yani ödül, sporu amacının tam tersi bir yöne sürüklemiştir.

Delillere, faillere ve suç konusuna ulaşmak için arama, dinleme, el koyma ve bu olanakların yetmediği durumlarda gizli soruşturma yapmak; yasal olarak mümkün. Öte yandan “17- 25 Aralık” sonrası ceza yasalarındaki “somut delillere dayalı kuvvetli şüphe” yerine “makul şüphe” ifadesi getirildiğinden bu yana, durumundan şüphelenilen birini “terörist” diye gözaltına alma, malına mülküne el koyma olanağı var. Bunlara rağmen yüksek ödüllerle ihbarcılığa özendirmenin ancak şöyle bir anlamı olabilir: “Biz her yolu deniyoruz ama yetmiyor, bir de bunu denemek istedik.”

Düzen yalnızca suçluyu cezalandırarak korunamaz. Amaç, suçu yaratan koşulları değiştirerek refah düzeyini yükseltmek olmalıdır. Eğer toplumda işsizlik ve eğitimsizlik yüksekse, özgürlük ve eşitlik bir o kadar az ve suç fazla olacaktır. Bu durumda suçun takip ve cezalandırılması caydırıcılığını yitirir. İhbarcılığı ödüllendirmeye kalkışmak ise, devletin olağan işleyişinin artık yetmediği ve suçun el kol uzanamayacak kadar derinlerde planlanıp işlendiğinin itirafı anlamına gelir. Çürümüşlüğün içinden, çürük yerlere basarak çıkılamaz…

Yorumlar