Milliyetçiliğin Osmanlı ile imtihanı

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Kürt kökenli yurttaşlara ve HDP binalarına kurt işareti yaparak saldıranların ülkücüler olmadığını belirtmesi ve bu tür kışkırtmalara katılanların yakalanması için içişleri bakanlığına çağrıda bulunması sıradan bir vak’a değil, birçok bakımdan milliyetçiliğin bir dönüm noktasına geldiğinin işaretidir. Çünkü bu söylem, varlık nedenini kurulu düzeni korumak ve bu amaçla devlete yardım etmek olarak dile getirmiş bir topluluğun, tam tersi bir yöne itildiğini anlatıyor. Ve burada Bahçeli’nin “yeni İçişleri Bakanı koltuğa ısınsa da provakatörleri bulsa” dediği hatırlanırsa, devletten böyle bir yardım gelmeyeceği, nasıl olsa suçluların yakalanmayacağı ironik biçimde ifade ediliyor. Kısacası bu konu çerçevesinde, “Osmanlı Ocakları” adıyla kurulan iktidar partisine yakın bir örgüt Ülkü Ocaklarını taklit ederek, Osmanlının son dönemlerinde ortaya çıkan Türk milliyetçiliğini 100 yıl sonra bir kez daha Osmanlıcılık eşiğinde imtihan ediyor.

Ama bu imtihanlaşma, tarafların tarih sahnesinde ilk görüldükleri halleriyle olmuyor. Bugün bir yanda CIA’nın bir zamanlarki Ortadoğu masası şefi Graham Fuller gibilerin “Yeni Osmanlıcılık” diye adlandırdığı küresel piyasa ekonomisi aşığı bir kesim, diğer yanda doğduğu yıllardan bu yana birçok değişim yaşamış ve şimdi bir kez daha günün koşullarınca değişime zorlanan bir Türk milliyetçiliği bulunuyor.

Ülkemizde milliyetçilik denilince Türkçülük anlaşılır. Osmanlı farklı topluluklardan oluşan bir devletti. Bunlardan millet bilincine ulaşanlar, isyanlarla ve bazen dış desteklerle Osmanlı’dan ayrıldılar. İmparatorlukta ilk milli uyanış, Balkan halkları arasında görüldü. Bunu Çarlık Rusyası saldırılarına karşı Kafkaslardaki ve Fransız-İngiliz sömürgeciliğinin desteklediği Arap milliyetçilikleri izledi. Milliyetçilik bilincine en son Türkler ulaştılar.

Türkçülük, II. Meşrutiyet sonrası Balkan ve Tatar kökenli aydınların İstanbul’a gelmesiyle başladı. O zamana dek Osmanlı’yı ayağa kaldırmak için Abdülhamit’in panislamizmi fikri yaygındı. Ancak Arapların kopuşu fikrin işe yaramazlığını kanıtladı. Yerini saltanatla barışık olmayan Türkçülük almaya başladı. Başlangıçta benzer muhalif konumlardaki sosyalizm ( o zamanki adıyla Bolşeviklik), batının ilmini almayı kabul eden bir İslamcılık ve Türkçülük iç içeydi. Zamanla herkes kendi yoluna giderken Türkçülük de Ziya Gökalp çizgisine girdi ve cumhuriyetin kurucu fikirlerinin ayrılmaz parçası haline geldi.

Diğer fikirler gibi Türkçülük de burada kalmayarak değişimini sürdürdü. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Kürt ayaklanmaları ve 1930’lardaki yöneticilerimizin Nazi hayranlığı bu değişimde etkili oldu. Türk milliyetçiliği gederek ilk ortaya çıkışındaki uygar bir toplum yaratma fikrinden uzaklaşarak, komünizm karşıtı, ırkçı ve başkalarını aşağılayan bir anlayışa dönüştü. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası bizim gibi ülkelerde ABD desteğiyle geliştirilen komünizm karşıtı bir Sünni Müslümanlık anlayışıyla yakınlaştı ve 1960’larda “Türk-İslam sentezi” adı altında yeni bir biçime büründü. Böylece mazlum toplulukları bir araya getirerek emperyalizme karşı savaşan bir güç olmaktan uzaklaştı, başkalarını ezen bir düşünce haline geldi. İşte bunun sayısız olumsuz sonucundan bazı örnekler:

1934’te Yahudilerin Trakya illerinden sürülmesi, Fenerbahçe Stadına adı verilen Şükrü Saraçoğlu’nun başbakanlığı döneminde 1942’de azınlıklar üzerinde ekonomik baskı kurmak amacıyla çıkarılan “Varlık Vergisi”, 1955’de İstanbullu Rum azınlıklara ait malın mülkün yağmalandığı 6-7 Eylül olayları, 19-26 Aralık 1978’de Maraş’da Alevilerin ev ve işyerlerinin yağmalandığı ve yaklaşık 150 yurttaşın yaşamını yitirdiği olaylar, 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamı ve son yıllarda genellikle batı illerinde Kürt, Roman yurttaşlara ve Suriyeli göçmenlere yapılan saldırılar…

Milliyetçilik artık kendine benzemeyen herkesi, kurulu düzene düşman görüyordu. Kurulu düzen ise, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda işliyordu. NATO, CENTO, IMF, Kore Savaşı, develüasyonlar, kalkınmaya düşman yatırımlar vs…

Emperyalizmin en güçlü karşıtı, her zaman sosyalizm olmuştur. İkinci büyük karşıtı ise milli çıkarları önde tutan Musaddık, Nasır, Kaddafi, Chavez gibi yöneticilerdir. Emperyalizm ikinci düşmanını birinciye karşı kullanmak için sürekli çeşitli yöntemler arayışı içindedir. Bu süreçler boyunca milliyetçiliği dostu haline getirirken, dost olması gerekenlerin düşmanına dönüştürür. Değişime karşı duranları yok eder. Boyun eğenleri halkından kopararak yüceltir. Çeşitli ülkelerdeki milliyetçi akımlar bu yollardan geçerek komünizm karşıtı olurlar. Küresel sermaye onları yaşatmak için, kârının bir bölümünden fedakârlık eder ve buralardaki işbirlikçilerinin milliyetçi-dindar görünerek kendi halkını kandırabilmesi için, sömürüden pay almalarını sağlar. Emperyalizm yine yüksek kârlar elde eder ama bu tür devletlerin bürokratik yollarından geçerek ve yerel hassasiyetlerine saygı göstererek.

Bu durum, bütün dünyada 1980’e dek sürdü. Ancak kapitalizmin küresel ölçekteki krizi, sermayenin bu tür zaman kayıplarına ve kârından zarar etmesine elvermiyordu. Dünya halkları özelleştirmeci, piyasacı, otoriter devlet yapılarıyla yönetilmeye başlandılar. Ülkemizde 12 Eylül 1980 darbesi böyle bir düzen kurmak için yapıldı. Artık emperyalizm milliyetçiliğe gerek duymuyordu. Hatırlanırsa o yıllarda önde gelen bir MHP yöneticisi, “biz hapisteyiz ama fikrimiz iktidarda” diyordu. Önceden komünizm düşmanlığı vardı ama yeni koşullarda milliyetçilerin küresel ölçekte savunabileceği fikirleri kalmamıştı. Bu, MHP’nin DSP ve ANAP’la 1999’da kurduğu koalisyon sırasında görüldü. Söylemleri milliydi, uygulamaları küresel sermaye kayyumu olarak hükümete sokulan Kemal Derviş’in politikaları doğrultusundaydı. Sonuçta ülke ekonomisi bugünkü iktidarın tepe tepe kullandığı biçimde, küresel sermayeye açıldı. Karşılığında, koalisyon hükümetindeki üç parti de 2002 seçimlerinde baraj altında kaldılar ve AKP iktidarının yükselişine basamak oluşturdular.

Bugünün yönetim anlayışı artık Türkçü milliyetçiliğe gereksinim duymuyor. Eğer Türk dışında kalan milletleri ya da Sünni olmayan inançları hizaya getirmek için bir güç gerekiyorsa, bunun için gereken “milliyetçiliği” de kendisi üretiyor. Tabi hiçbir toplumsal olay gökten zembille iner gibi yaşanmıyor, böyle bir girişim için benzer eylemlere ait eski sembol ve yöntemlerden yararlanılıyor. Para ve medya gücüyle geleneksel milliyetçiliği sahiplerinin elinden almaya çalışıyor. Alabilir mi? Evet alabilir. Ama çaresi de vardır. Çare, satın alınamayacak, taklit edilemeyecek, eğer taklit edilirse taklitçiye zarar verecek bir yol tutturmaktır. Bu çıkar gözetmeden, zalimin değirmenine su taşımadan ve samimiyetle davranarak mümkündür. Çünkü hiçbir egemen güç, ne kadar zengin olursa olsun, yaşayan insanî değerleri satın alamaz, alsa bile işine yaramaz. Dolayısıyla taklit etmeye de kalkışmaz.

Osmanlı bir milletin ya da halkın değil, yalnızca bir ailenin adıdır. Bu aile saltanatı boyunca “Türk” sözünü hor gördüğü insanlar için kullanmıştır. Osmanlının hüküm sürdüğü yıllar boyu en çok boyunduruk altına alınıp ezilenler başka inançlar değil, Müslüman halklar olmuşlardır. Bütün imparatorluklar gibi Osmanlı da kendinden önceki zalimlerin mirasına ve bunlar yardımıyla halkların alınterine el koymasına dayanır. Eğer yoksulun emeği olmasa, saraylar, saltanatlar, sancaklardaki padişah tuğraları parlamaz ve bugün hiç kimse o şatafatlara bakıp gözleri kamaşmazdı. Bu yüzden önemli olan fikirlerin nasıl adlandırıldığı ve hangi sembollerle temsil edildiği değil, terazinin hangi kefesendi durduğumuzdur…

Yorumlar