İbadet, ticaret ve siyaset iç içe girerse

11 Eylül’de hac alanındaki inşaatlarda kullanılan vinçlerden biri devrildi ve altında kalan 107 hacı adayı yaşamını yitirdi. Henüz olayın sıcaklığı geçmemişken Mina’daki izdiham sonucu 24 Eylül’de 750’den fazla kişi öldü, bine yakını yaralandı. Olayın ardından ortaya saçılan sözler, sahiplerinin kim olduğunu ve yalnızca ibadete değil ama dünyaya ve insanlara nasıl baktıklarını göstermesi bakımından önemliydi.

İktidar partisinin küçük ve orta boy siyasetçileri, konuyu bir propaganda fırsatı gibi gördüler. Bu arada iki de bir İslamiyetin kavmiyetçiliğe kapalı olduğunu belirtmelerine rağmen, Arapları ve hatta Afrikalıları küçümsediler. En küçük boydan başlayalım:

Manisa Milletvekili Recai Berber eline mikrofonu alınca lafının nereye gideceğini düşünmeden, “ya şuraya toplanmış milyonlarca hacı adayı gelmiş, şurayı bile koordine edemiyorlar. Binlerce insan çok affedersiniz hayvan şeyi gibi orada ölüp gidiyor” dedi. Ölenlerin “hayvan şeyine” benzetilmesi yoğun tepki çekti. İktidara yakın kaynakların duyurmadığı bu haberi yalnızca Doğan Haber Ajansı verdi. Medyaya egemen olmak için neden savaşıldığını hatırlatmak bakımından, belirtiyorum.

Asıl bombayı iktidar partisi genel başkan yardımcısı Mehmet Ali Şahin patlattı. Memleketi Karabük’teki bir salon toplantısında alkışlar arasında attığı nutuk, bu konular hakkında üretilebilecek en seçme edebi eser olarak tarihe geçecektir. Konuşma kısaca; “versinler bize, tereyağından kıl çeker gibi yapalım” diye özetlenebilir. Misal:

Japonlar nükleer santrallerini çalıştıramıyorsa, versinler bize çalıştıralım...(Ki birini Sinop’ta veriyorlar zaten. Diğerini Mersin’de Ruslar yapacak. Allah sonumuzu hayır etsin.) Obama İsrail’i yola getiremiyorsa, bıraksın bize halledelim. (Bütün uyarılara rağmen Marmara gemisini yollayıp insanları durduk yerde öldürttüğümüz yetmezmiş gibi, şimdi de İsrail’le arayı düzeltmenin yollarını arıyoruz.) Önümüzü açın, yeter ki bize bırakın; Everest’i Hint Okyanusuna gömelim, TOKİ ayda inşaata başlasın, Messi’nin atamadığı golleri atalım…

Şahin “ecel-i kaza” (bir nedene bağlı olarak yaşanan ve sonucunun değiştirilmesi mümkün) olarak tanımladığı olay hakkında şunları söylüyordu: “Efendim, 'Oradan gelen, buradan gelen sıkışmışlar birbirlerini ezmişler'... Olacak şey mi? Dünyaya bunu nasıl izah edersiniz? İzahı var mı? Bine yakın insan, 750 kişi hayatını kaybetmiş. Böyle bir şey olabilir mi? Kimse milliyetçilik yaptığımı düşünmesin. Bize versinler, Türkiye oradaki organizasyonu kimsenin burnu kanamadan hac vazifesini yaptırır Allah'ın izniyle. Ücret de talep etmiyoruz. Suudi Arabistan hükümetine sesleniyorum; Verin bize, Türkiye'ye. Türkiye olarak oradaki organizasyonu çok nizami bir şekilde hallederiz, çözeriz."

Şahin hızını alamıyor, hacıları suçlayan Suudilere de şunları söylüyordu: "Kardeşim tedbiri sen alacaksın. Düzeni sen sağlayacaksın. Onları yönlendireceksin. Afrika'dan gelmişler. Yol, iz bilmeyebilirler. Onları öğretecek, yol gösterecek sizsiniz.”

Öyle ya, diğerleri bilir ama cahil (!) Afrikalılar bilmeyebilirdi. Ama Şahin bu sözleri sarfederken, kendi beceriksizliklerini unutuyordu. 22 Temmuz 2004’te tarihe “hızlı tren faciası” olarak geçen ve 41 yurttaşımızın ölümüne neden olan olayda, bilirkişi raporu hatanın büyük oranda yolda olduğunu belirtiyor ama makinistler dışında kimse mahkeme karşısına çıkarılamıyordu. Yani Şahin’in hükümeti bir treni bile yürütemediğini gizliyordu! Başka yönetememe örnekleri olarak Soma, Ermenek ve sayısız maden faciasını hatırlamıyordu. İşçileri yerin yüzlerce metre altına salıyorlar ve boğaz tokluğuna çalıştırdıkları yetmezmiş gibi, ellerine sağlam bir gaz maskesi bile vermiyorlardı. Ya Hopa, Samsun, Giresun ve sayısız yerde derelerin üstüne yüzlerce HES kurup, dere yataklarına imar izni vermeye ne demeli? Bu tür beceriksizlikler sonucu yüzlerce yurttaşımız boğuldu. Herhalde Şahin hac yönetimini üstüne alırsa, bu gibi nedenlerle “ecel-i kazaya” getirilenlerin yakınlarını, kur’aya sokmadan ve ücretsiz olarak, hacca ya da umreye götürecektir…

Bu arada Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Melih Gökçek de bir tweet atarak “sorunu bize teslim etsinler, biz çözelim” dedi. Tabi 21 yıldır yönettiği Ankara’nın bütün sorunlarını çözdüğü için, bunu söylemeye hakkı vardı! Ankara, Türkiye’nin en borçlu ikinci belediyesiydi (İlk sırada Kocaeli Büyükşehir Belediyesi var.) 26 Nisan 2015 tarihli Zaman gazetesinde Ankara Büyükşehir Belediyesinin Hazine’ye 1 milyar 181 milyon, yerli bankalara 1 milyar 522 milyon TL borcu olduğu belirtiliyordu. ASKİ, EGO, AŞTİ gibi yan kuruluşları ise milyarlarca liralık borç batağında yüzüyordu. Bu arada Gökçek metro yapımının içinden çıkamamış ve 2011’de bu işi hükümete devretmişti. Ancak Oda tv haber sitesi, Erdoğan’ın açıklamasının ardından Gökçe’in bu tweetini hemen sildiğini duyuruyordu.

Erdoğan İngiltere yönetimine paralel biçimde konuştu ve “Suudi Arabistan yönetimine yönelik saldırgan yaklaşımları doğru bulmuyorum” diyerek, yandaşlardan gelen eleştirilerin önünü kesti: “Bunu söyleyenlerin çoğunun sırtında küfe yok, olmayınca bunları rahat konuşuyorlar. Dünyanın birçok yerinde bu tür organizasyonlarda bakıyorsunuz ihtimaller düşük de olsa bazı sıkıntılar yaşanıyor.”

Bir anlamda Erdoğan, milyonlarca insanın hac için bir araya gelmesinin “fıtratında” bu tür ölümlerin olabileceğini söylüyordu. Tabi kolay değil, Suudileri küstürmemek lazım. Bunu ABD, İngiltere bile göze alamıyor. Çünkü Suudi demek, petrol ve para demek…

Demeçler birbirini kovaladı. Suudi sağlık bakanı hacı adaylarını, kurallara uymuyorlar diye suçladı. Mekke müftüsü “kader” dedi. İran, Suudileri beceriksiz olarak eleştirdi ve hac yönetiminin bütün Müslümanlar tarafından ortaklaşa yürütülmesini, yani bir anlamda Suudilerin devrilmesini istedi. Yaşananlar, görgü tanıklarının ifadeleri ve New York Times gibi gazetelerin haberleriyle bir parça aydınlandı. Şeytan taşlamaya giderken tıkanma olmuş ve insanlar panik halinde üst üste yığılarak yaşamlarını yitirmişlerdi. Tıkanmanın birçok nedeni vardı. Bir nedeni, bir Suudi prensinin geçişi için VİP (very important person- çok önemli kişi) geçişlerinin halka kapatılarak yolun daraltılmasıydı. Diğeri, yaşlılar için tekerlekli sandalye kiralayan araçların yolu daraltmasıydı. Bunun üzerine, aynı güzergâhta defalarca benzer olaylar yaşandığını hatırlayan hacı adayları paniğe kapıldılar. Önce tekerlekli sandalyelerle gidenler, sonra yaşlılar ve kadınlar sıkışarak yere düştüler. Gerisi malum…

Hac, ancak hali vakti yerinde olan için geçerli bir ibadet. Dolayısıyla yalnızca Suudiler değil, hac organizasyonu içinde yer alan herkes buna ticari gözle bakıyor. Seyahat şirketleri, çadırdan yedi yıldızlı otellere kadar değişen konaklama olanakları, hizmet sektörü… Bu yıl Türkiye’den hacca yaklaşık 55 bin kişi gitti. Geçen yıl umreye giden sayısı 400 binin üstünde. Fiyatlara bakarak, kişi başı en az 4-5 bin dolar harcandığını varsayabiliriz. Suudi Arabistan bu ibadetten her yıl milyarlarca dolar kazanıyor. İnanç sahipleri Kabe’yi ibadet için tavaf ederken, inşaat ve turizm şirketleri bu alanı ticaret için kuşatıyor. Siyaset ise ibadetin yanındaymış gibi görünerek ticaretten pay, hacıdan oy almaya çalışıyor…

Yorumlar