Suriye'deki emperyalist oyunun yeni evresi

Suriye’de 7 milyon insanın ülke dışına ve milyonlarcasının ülke içi güvenli yerlere göçüne, 350 bininin yaşamını yitirmesine, bunun birkaç katının yaralanıp sakat kalmasına, bütün insani değerlerle birlikte altyapının yok olmasına neden olan savaş, Rusya’nın çatışmalara katılmasıyla yeni bir evreye giriyor. Ne kadar meşru gösterilmeye çalışılsa da, bu gelişme Suriye’de tezgâhlanan emperyalist oyunun bir parçasıdır. Emperyalist çıkarların ortak ve aralarındaki rekabetin geçici olduğu bu masaya, halklar köle, ülkeler sömürge olarak sürülmektedir. Bu yüzden nasıl ki batının tetikçisi gibi davranarak Esat diktatörlüğüyle savaşmak yanlışsa, aynı biçimde Putin’e yaslanarak IŞİD ve diğerlerine saldırmak da yanlıştır. Rusya’nın katılımı savaşı bitirmeyecek, yalnızca daha çok kan dökülmesine neden olacaktır. Bu da Suriye’nin en yakın komşusu olan Türkiye’yi, batılıların Afganistan’a müdahale ederken Pakistan’ı düşürdükleri duruma benzer bir hale getirecektir.

Beşinci yılına giren bu savaşta canını korumaktan başka amacı olmayan halktan ve bununla uyumlu olarak orada bulunan Lübnan Hizbullahından başka herkes, Suriye’ye siyasi ve ticari çıkar için müdahale ediyor; Türkiye de buna dahildir. (Hizbullah’ı hariç tutmamızın nedeni, İsrail’e karşı ve kendi ülkesindeki tutumlarıyla mazlumdan yana olduğunu kanıtlamasıdır.) Ancak emperyalist güçler amaçlarını ‘IŞİD faşizmine karşı olma, Esat’ı devirip demokrasi getirme, Suriye’nin bütünlüğünü sağlama’ gibi değişik gerekçelerle gizliyorlar. Bir yandan çatışmaları hemen bitirecek gibi konuşurken, diğer yandan güç gösterileri yaparak savaşın tarafı oluyor ama Afganistan, Irak, Libya ve Yemen’de gördüğümüz üzere yalnızca yeni çatışmalar yaratıyorlar. Rusya’nın müdahalesi, böyle bir geleceğin habercisi ve yanı sıra Türkiye’nin bu ülkeye yönelik politikalarının çöktüğünün göstergesidir. Eğer dış politikada köklü bir değişikliğe gidilmezse, Suriye’de içine düşülen bataklık büyüyecek ve ülkemizin Pakistanlaşmasına yol açacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 23 Eylül arife günü Moskova’ya günübirlik bir ziyaret yaparak Putin’le görüştü. Ziyaretin görünür nedeni 111 yıllık Moskova Katedral Camiinin restorasyonunun tamamlanarak yeniden ibadete açılma törenine katılmak, asıl nedeni ise Suriye konusunu görüşmekti. Putin konuşmasında, caminin yenilenmesinin 170 milyon dolara malolduğunu belirtti. Türkiye, daha Sayıştay’a hesap veremeyen Diyanet Başkanlığı aracılığıyla caminin iç dekorasyonunu yapmış ve bu amaçla yüklü bir miktar para harcamıştı. Erdoğan dönüşünde bayram namazı sonrası kısa bir açıklama yaparak “Esed Suriye’nin yüzde 15’ini kontrol edebiliyor; Şam’dan başlayıp Humus, Hama üzerinden Lazkiye’yle Akdeniz’e açılan bir butik devlet kurma peşinde” dedi. Ve ardından “Esed’siz bir sürecin olması veya geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme gibi bir şey olabilir...” cümlesini kurdu. Bu açıklama, haklı olarak Türkiye’nin Esat’ın hemen gitmesinden vazgeçtiği biçiminde yorumlandı. Ancak daha sonraki açıklamalarla durum düzeltilerek, Türkiye’nin konuyu ABD ve Rusya ile birlikte ele almaktan yana olduğu belirtildi. Ancak gelişmeler bu yönde olmadı.

Putin 10 yıl aradan sonra, 28 Eylül’de BM açılış toplantısına katılarak bir konuşma yaptı ve Suriye sorununa değindi. Bu arada MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın belirttiğine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan Başkanı Obama’dan randevu talep etmiş ama isteği yanıtlanmadığı için BM toplantısına katılmamış, yerine Başbakan Davutoğlu gitmişti.

Putin konuşmasında, Suriye’de Esat’sız bir çözüm olamayacağını vurguladı. Bunun için IŞİD’e karşı batılılarla işbirliğine hazırdı. Suriye’ye şu anki müdahaleler ne BM kararına ne de Suriye yönetiminin davetine dayanmadığı için hukuksuzdu. Batılılar “Arap Baharı” adı altında Ortadoğu’ya demokratik devrim ihraç etmeye çalışıyorlardı. Kendileri de sovyet döneminde benzer bir hata yaparak, başka ülkelere sosyalizm ihraç etmeye kalkışmışlardı. Ancak bugün benzer bir hatayı tekrarlamadıkları gibi, Suriye’deki IŞİD saldırganlığının Rusya’ya kadar ulaşmasını da beklemeyeceklerdi. Putin Suriye’de silahsız muhalefetin katılacağı seçimlerle ülkenin geleceğine halkın karar vermesinden yanaydı. Ama ABD ve Fransa böyle bir seçime Esat’ın katılmasını istemiyordu. Putin basın toplantısında bu yöndeki bir soruyu, “bildiğim kadarıyla Obama ve Hollande Suriye vatandaşı değiller” diyerek yanıt verdi. Obama ve Putin, BM toplantısı sonrası ikili görüşme yaptılar. Bu da 2013’ten bu yana ilk kez yapılıyordu. Görüşüne bakılırsa, ABD ve Rusya Suriye konusunda anlaşmışlardı.

ABD, Rusya’ya açıkça karşı çıkmadı. Almanya ve İngiltere Putin’in politikasını destekliyordu. Rusya parlamentosu 30 Eylül sabahı ülke dışına asker gönderme kararı aldı ve Suriye’den gelen yardım çağrısı doğrultusunda aynı gün hava operasyonları başladı. Elbette IŞİD hedeflerinin yanı sıra Esat karşıtı diğer silahlı gruplar da vuruldu. Bunun üzerine ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye yalnızca IŞİD hedeflerinin vurulması için ortak bir bildiri yayınladılar. Ardından, ABD Diyarbakır’a arama, kurtarma ve yardım amaçlı olduğunu belirttiği, bir miktar personel ve hava aracı yerleştirdi.

Rusya Suriye ile 1970’lerden beri yakın ilişkisi içinde. Lazkiye’de bir hava üssü, Tartus’ta deniz üssü bulunuyor. Suriye’de IŞİD’e karşı yalnızca Esat ve Kürtlerin mücadele ettiğini, batının etkisiz kaldığını belirtiyor. Bunda da haksız sayılmaz.

Bilindiği üzere Suriye için pek çok proje geliştirildi ve etkin bir Esat karşıtlığı oluşturulamadığı gibi, boşluk Irak’tan gelen IŞİD tarafından dolduruldu. Önce Katar ve Suudi parasıyla batılılardan alınan silahlar Türkiye üzerinden ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) denilen kâğıt üzerindeki bir varlığa aktarıldı. Sonuçta bu ad altında çalışanların El Kaide bağlantılı olduğu anlaşılınca, ÖSO’yi destekleme işi rafa kaldırıldı. Bu arada Türkiye şu iki tezi savundu: Birincisi tampon bölge oluşturulması, ikincisi “eğit-donat” programları aracılığıyla muhalefetin örgütlenmesi. Birinci tez başta Rusya’nın varlığı nedeniyle ve yanı sıra batılıların kendi arasında anlaşamaması üzerine gerçekleşmedi. İkincisi ise, ilk eğitilip donatılan grubun daha Suriye’ye girerken El Nusra tarafından yok edilmesi ve sonraki grubun elindeki silahların alınmasıyla sonuçlandı. Bu sırada Türkiye Avrupa’ya yönelik göç dalgasının baskısından da yararlanarak, yeni bir proje önerdi. TOKİ, Kilis karşısındaki Cerablus-Azez arasına, maliyetini AB’nin karşılayacağı 100 bin kişilik üç tane kent kuracaktı. Böylece göç Suriye sınırları içinde durdurulacak, Avrupa da göç baskısından kurtulacaktı.

İlk kez geçtiğimiz Temmuz ayında, hükümet sözcüsü gibi gazetecilik yapan Abdülkadir Selvi tarafından ortaya atılan ve kendisinin bile inanmadığı bu fikir, Başbakan Davutoğlu tarafından geçen hafta tekrar dile getirildi. Tabi kimse bu öneriyi ciddiye almadı. Çünkü TOKİ’nin başka bir ülkede, Türkiye’deki depremzedelere ev yapar gibi çalışması olanaksızdı. Can kaygısıyla kaçan insanların, güvensiz ve nasıl geçineceklerini bilmedikleri kentlere yerleşmeyi kabul etmeyecekleri çok açıktı. Bölgede büyük güç olma hayalleriyle yola çıkan Türkiye, sonunda dünya kamuoyunun ciddiye almadığı bir konuma kadar gerilemişti. Suriye hakkında ülke içinde söylenenler, yalnızca kendi kamuoyumuzun gözünü boyamak için uydurulmuş hayallerden ibaretti. Şimdi bu hayallerle avunanlar, herhalde Türkiye-Suriye ilişkilerinin savaş öncesi halini özlüyor olmalıydılar. Çünkü bir zamanlar iki ülke arasında ortak kabine toplantıları yapılıyor, ticaret hacmini geliştirmek için çareler aranıyordu. O zamanlar TOKİ Suriye’ye bugünkü gibi girmeye çalışmıyor, Esat yönetimi tarafından toplu konut, okul vs. yapması için davet ediliyordu. Kısacası Türkiye bir koyup üç alma hayaliyle girdiği bir kumarda, elindeki “biri” de kaybetmişti…

Yorumlar