BAŞKANLIK ALDATMACASI

7 Haziran’da sanki seçim değil, başkanlık referandumu yapılıyor gibiydi. İktidar sözcüleri meydanlarda başkanlık sisteminden başka laf etmiyor, seçmenlere bunun için gerekli anayasa değişikliğine yetecek sayıda milletvekili ısmarlıyorlardı.

Oysa anket sonuçlarına göre halkın üçte ikisi başkanlığa karşıydı. Halk, iktidarın başkanlık siparişinden pek hoşlanmamış olacak ki, istenilen oyu vermedi. Elbette bundan gerekli ders çıkarıldı ve bu kez, 1 Kasım öncesi başkanlıktan söz edilmedi. Ama seçimin hemen ardından, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere partinin kimi ileri gelenleri ve havuz medyası “başkanlık sistemini” şiddetle gündeme getirdiler.

Yalnızca bu tavır bile, talebin samimiyetsiz olduğunu düşünmek için yeterlidir. Yine 7 Haziran’daki gibi oy kaybettirir diye 1 Kasım öncesi susulmuş ve hemen ardından konuşulmaya başlanmıştır. Çünkü toplum yararına değil, birileri için bir şey istenmektedir. Her ne kadar Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın 4 Kasım tarihli açıklamasında “Tayyip Erdoğan’ın böyle bir şeye ihtiyacı yok arkadaşlar” dese de…

Ülkemiz sağcıları “batının bilimini doğunun inanç ve ahlakını almak, atom bombası/ uçak/tank gibi silahlar üretmek, 100 milyonluk ülke olmak” gibi bazı basmakalıp sözleri, politika adına yıllardır savunur. Ülkenin “başkanlık sistemi” ile yönetilmesi de bunlardan biridir. Ne zaman parlamentoda bir karar alınamasa, seçimlerden koalisyon çıksa ya da iktidar partisi içinde tartışma olasılığı belirse; hemen “ah başkanlık sistemi olsaydı” diye söze başlar ve ABD’yi ballandırarak anlatırlar. Sanki ABD’yi emperyalistliği değil de, başkanlık sistemi elinden tutup bugünkü haline getirmiş ve bizim gibi her bakımdan emperyalizmin tahakkümü altındaki bir ülke, küçük bir Amerika olabilirmiş gibi…

Ülkemizin yakın komşuları yangın yerine dönmüş, toplum kutuplaştırılarak neredeyse bir iç savaşın eşiğine getirilmiş ve Suriyeli sığınmacıların sayısı hızla 3 milyona doğru ilerlerken durmadan “başkanlık sisteminden” sözedilmesi; son günlerin moda deyimiyle, bir “algı operasyonudur”. Halkın konuya muhalif tutumu değiştirilmeye çalışılmaktadır. Çok ayrıntısına girmeden, iki örnek vereceğim. Her ikisi de Cumhurbaşkanının danışmanı ve aynı zamanda köşe yazarı.

Liberal-sağcı Yiğit Bulut’un 12 Mayıs 2014 tarihli Star gazetesindeki köşe yazısının başlığı, “Başkanlık sistemi Türk ekonomisini uçuracak”. Bulut yazısında özetle, başkanlık sistemine geçilmesinin yabancı sermaye için güvence yaratacağını belirtiyor. Uzun süredir ülkeyi yöneten iktidar partisinin sağladığı istikrar ortamı, eğer başkanlığa geçilirse daha uzun yıllar sürecekmiş. Bunu gören yatırımcılar da akın akın Türkiye’ye gelerek ekonomiyi uçuracak…Duyan da, yabancı sermayenin bizim gibi ülkelere hayır için geldiğini sanır. Oysa ucuz işgücünü kullanmak ve doğayı yağmalamak için geliyorlar. Geriye tahrip edilmiş ve kirletilmiş bir çevre ile, emperyalistlerle işbirliği sayesinde köşeyi dönmüş birkaç yalaka bırakıyorlar. Bulut yazısını şöyle bitiriyor: “ Çok yol aldık ve tek bir adım kaldı; BAŞKANLIK SİSTEMİ’ne geçiş ! Haydi Türkiye ÖZÜNE, Toprağına DÖN!”

Liberal-solcu Cemil Ertem ise ÖDP üyesi ve Birgün gazetesi yazarı olduğu günlerden çok uzakta, 22 Şubat 2015 tarihli Akşam gazetesindeki “Başkanlık sistemi mazlumlar için tarihi bir fırsattır” başlıklı yazısında, akla ziyan açıklamalarla benzer görüşleri dile getiriyor. Görevi gereği savunmaya çalıştığı konuya girmekte oldukça zorlanıyor ve lafı epeyce eveleyip geveledikten sonra, “başkanlık sistemi sömürgeciliğin tasfiyesidir” diye bir cevher yumurtluyor. Ertem, ülkeyi küresel tekellerin temsilcisi olan 5- 10 ailenin yönettiğini ve bunların devlete istediklerini yaptırdığını belirtiyor. Yazısında “ işte Başkanlık Sistemi ama Türkiye’ye özgü bir Başkanlık Sistemi, yalnız bu gerekçeyle bile, kaçınılmaz gerekliliktir” diyor. Güya dirayetli biri ülkeyi bu sömürücülerden ve onlara hizmet eden kurumlardan kurtararak, toplumsal adaleti sağlayacak…Ne diyelim, Allah akıl fikir versin…

Türkiye gibi emperyalizmin güdümündeki ülkelerde sürekli bir yönetim biçimi (rejim) krizi yaşanıyor. Nedeni, siyasi kurumların aşağıdan yukarı toplumsal zorunluluklar sonucu kurulmayışı, yukarıdan aşağı oluşturulmasıdır. Dolayısıyla çeşitli kurumlar arasında sık sık uyuşmazlıklar görülüyor. Geleneksel-yenilikçi, batıcı-yerel, ilerici-gerici gibi farklı egemen kesimlerin denetimi altındaki siyasi hareketler, bu uyuşmazlıkların tarafları oluyorlar. Toplumda bu tür sorunların nasıl aşılacağına ilişkin yeterli gelenek oluşmadığından, güçlü olan sorunu kendi lehine çözüyor. Kurumların işleyiş sırası ve düzeninde ufak tefek değişiklikler yaparak, işleri kendince yoluna koyuyor. Ama bu yalnızca yeni sorunlara yol açan, sahte bir çözüm oluyor. Örneğni 12 Eylül 1980 darbesi gibi...

12 Eylül, ülkedeki geleneksel siyasi yarılmayı hukuk sistemi haline getirerek, bir süreliğine istikrarlı bir yönetim sağladı. Tabi bu, ülkenin küresel sermayeye açılmasının istikrarıydı. Eğer parlamento çoğunluğu buna ters bir eğilimden oluşursa, ülkenin cumhurbaşkanı eliyle de yönetilebilmesi amacıyla iki başlı bir yönetim modeli oluşturuldu.

Bugün anayasada siyaseten sorumsuz ama yetkili bir cumhurbaşkanıyla, sorumlu ve yetkili bir başbakandan oluşan iki ayrı iradenin yer almasının kökeni budur. Bu iki kurum arasındaki sürtüşmeler istikrarsızlık kaynağıdır. Dolayısıyla iradenin tek elde toplanacağı yeni bir anayasa, ülkeyi yönetenler açısından gereklidir. İktidar partisi olası bir koltuk kaybı durumunda ipleri yine de elinde tutabilmek için, bu gereksinimini “başkanlık sistemi” değişikliğine indirgemektedir.

Oysa böyle bir merkezi irade yalnızca bir “merkez” yaratmakla değil, asıl olarak toplumun rızasının alınmasıyla mümkündür. Bu da bir dizi reform gerektirir. İşte bugün iktidar partisinin anayasa değişikliğini “başkanlık sisteminden” ibaretmiş gibi sunmasının arkasında yatan, toplumun asıl gereksinim duyduğu bu tür reformlara yanaşmayışıdır.

Ülkeye yatırım yapanlar ve onlarla işbirliği içinde toprağımızı, suyumuzu, havamızı emeğimizi yağmalayanlar; çabuk karar veren, istikrarlı, işlerini kolaylaştıran bir yönetimin işbaşında olmasından ötesini düşünmezler. Onların demokrasi anlaşıyı herkesin söz ve karar özgürlüğü değil, yalnızca kendilerinin yatırım ve kâr etme özgürlüğüdür. Bugün başkancı bir anayasadan yana olanların durumu böyledir.

Öte yandan halkın da demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir yönetime ve anayasaya gereksinimi var. Bu da yalnızca seçimden seçime oy vererek olmuyor. Örneğin, ödediğimiz vergilerin nereye harcandığını bilmek istiyoruz. Yerinde yapılmayan harcamaların hesabını soracak kadar adil ve çabuk yargı istiyoruz. Günlük yaşamımızı sürdürdüğümüz mahalle, köy, okul, işyeri, hastane gibi kamuya ait mekânların yönetiminde söz sahibi olmak istiyoruz. Buralarda bizim kadar yaşamadıkları halde bizim adımıza karar veren atanmış yöneticiler istemiyoruz. Hele buraların kâr uğruna şirketlere verilmesine tümden karşıyız. Kişilerin can ve mal güvenliğinin garanti edilmesini istiyoruz. Geleceğimizden emin olmak istiyoruz. Kısacısı sözde “başkanlık” sistemlerini değil, halkı el üstünde tutan bir anayasa istiyoruz…

Yorumlar