Türkiye'nin yeni uluslararası dengedeki yeri

“Paralel devlet” var mıydı yok muydu ve iktidarı gerçekten kandırdı mı kandırmadı mı bilinmez ama bugün iktidar partisi kendi kendini kandırıyor. Bunu, hamamda şarkı söyleyenin kendi sesine hayranlığı gibi, para ve propaganda gücü, korku, sindirme, baskı altında neredeyse rakipsiz girdiği bir seçimde aldığı sonuçla övünerek yapıyor. Ancak gelişmeler, bu sözde başarının ülke dışında hiçbir önem taşımadığını gösteriyor. İçeride ne kadar oy alırsa alsın, iktidarın yakın ve uzak coğrafyalardaki bütün politikaları çökmüş, dayanakları güçten düşmüş durumda. Bugün iktidar partisinin ısrarla savunduğu biricik uluslararası politika, PYD’nin “terör örgütü” olduğunu kabul ettirmeye çalışmaktan ibaret. Ancak bu haksız ısrarı kimse dikkate almadığı gibi, bu yöndeki tutumu, yine Suriye’de ödenmesi gereken bir faturaya dönüşerek önüne geliyor. Gelişmelere kısaca göz atalım:

ABD 11 Eylül saldırıları ardından Libya, Irak, İran, Kore Halk Cumhuriyeti gibi devletleri “terörist” ilan etmişti. 2003 yılında, elinde kimyasal silah bulundurduğu gerekçesiyle Suriye’yi de bu listeye kattı. Bu devletlerin “terörist” ilan edilmelerinin tek nedeni, ABD öncülüğünde dünyada kurulmaya çalışılan liberal sisteme uymamalarıydı. Kısaca; buna göre sermaye serbest dolaşacak, devletler ekonomiden elini çekerek özel şirketlere her tür kolaylığı sağlayacak ve her bir devlet ülkesinde bunun için gereken yasal düzenlemeleri ivedilikle yapacaktı. Dolayısıyla dünya ekonomisini denetim altına alan küresel güçler, hükümetleri kolayca yönetilebileceklerdi. Bilindiği üzere 12 Eylül 1980 darbesinden beri Türkiye bu sistemin çok önemli bir parçası haline getirilmişti.

Kore güçlü devlet yapısı ve nükleer kapasitesi sayesinde, İran derin tarihi ve yaygın Şii kültürünün sağladığı olanaklarla bu saldırıyı savuşturdular. Saddam yönetimindeki Irak ve Afrika halklarının en büyük destekleyicisi konumundaki Kaddafi’nin Libyası, saldırıların hedefi oldular. Sırada Suriye vardı. Ambargolar, İsrail tehditleri ve karşı propagandalarla sürekli yalnızlaştırılan bu ülke, adeta ne zaman saldırılacağını bekler hale gelmişti. Gerçi İran ve Rusya Federasyonu Suriye’nin yanındaydılar ama bu her zaman ABD ve Avrupa karşısında dengeyi sağlamaya yetmiyordu. Bu sırada ülkemiz iktidar sorumluları, “kardeşim Esat” diyerek devreye girdi. (15 Ağustos 2010’da, anayasa referandumu mitinginde konuşan Tayyip Erdoğan, Gaziantep’de böyle söyledi.)

Suriye ve Türkiye hükümetleri ortak toplantılar yapıyor, Erdoğan ve Esat ailesi beraberce Bodrum’da tatile çıkıyorlardı. Karşılıklı sözler veriliyor, anlaşmalara imza atılıyordu. TOKİ Suriye’de kentler, okullar, köprüler kuracak; Antakya sınırında teröristlerin geçişini önlemek için barajlar inşa edilecek, Lübnan ve Ürdün’ün de içinde yeraldığı serbest bölgeler oluşturulacaktı. Hatta Esat, Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesine yardımcı olmak için silah bırakacak gerillaların Suriye’ye gelebileceğini belirtiyordu.

Ne olduysa “Arap baharı”nın Suriye’ye de sıçramasından sonra oldu. Esat rejimi, eylemlerin dışarıdan kışkırtıldığını öne sürerek, 2011 Mart’ında başlayan barışçı protesto gösterilerini şiddetle bastırmaya girişti. Ve iki ülke arası ilişkiler bu dönemde bozuldu. Türkiye’ye göre bunun nedeni, Esat’ın uyguladığı acımasız baskı politikalarıydı. Esat ise, Türkiye’nin Suriye’ye ağabeylik yapmaya kalkıştığını ve emperyalist amaçlar güttüğünü öne sürüyordu. Bu arada İran ve Rusya dışında bütün dünya devletleri Esat’ın karşısındaydılar. Türkiye bu koşullarda “demokrasi getireceği” iddiasıyla Suriye’nin iç işlerine müdahale etmeye başladı ve Suriye muhalefetine sınırsız kucak açtı. Suriye’de çatışmalar hızla iç savaş boyutuna yükseldi. Esat’ın üç beş zamana kadar gideceği hesaplanıyor, hatta dönemin Başbakanı Erdoğan Şam Emevi Camisinde namaz kılmaktan dem vuruyordu.

Türkiye’nin Esat’ı gönderme planı, Sünni muhalefeti silahlandırarak harekete geçirmekten ibaretti. Bu sırada başta El Kaide, bir çok cihatçı örgüt de Suriye’de savaşmaya başladılar. Batı, El Kaide yanlılarına yardım edilmemesi için ısrarcı olurken, Türkiye bu tür ayrımlarla uğraşmıyordu. Bir yandan Suriye’den milyonlarca göçmen Lübnan ve Ürdün’ün yanı sıra Türkiye’ye de geliyor, diğer yandan Suriye muhaliflerinin lojistik desteği, tek kara bağlantısı olan ülkemizden sağlanıyordu. Bu arada Suriye’den yağmalanmış zenginlikler, kaçak petrol ve çeşitli uyuşturucu maddeler, paraya çevrilmek üzere ülkemize akıyordu. Batılılar bu kez de tıpkı Sovyetlerin Afganistan’ı işgal ettiği zamanlardaki gibi, kendi cihatçılarının Suriye’ye gitmesini destekliyorlardı. Böylece bir taşla iki kuş vurarak, hem kendi cihatçılarından hem de Esat’tan kurtulmayı planlıyorlardı. Elbette bu cihatçılar Türkiye’den geçiyor ve hiç kimse Türkiye’ye sınır güvenliğini sağlamasını hatırlatmıyordu.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve Suriye rejimi müttefiklerden gelen desteğin de yardımıyla, yıllardır çok iyi yaptığı bir işi sürdürerek direndi. Bu arada Esat, o güne dek hiç bir yurttaşlık hakkı tanımadığı Kürtlere, yaşadıkları kuzey bölgelerini korumaları durumunda özerk yönetim hakkı tanıyacağı sözünü verdi. Öte yandan El Kaide ile arası açılan ve ayrı bir örgüt olarak ülkenin doğusunu ele geçiren IŞİD’le, ülkenin batı bölgelerindeki El Kaide bağlantılı Nusret (El Nusra) cephesi arasındaki çatışmalardan yararlanmaya başladı. Esat güçleri Şam ve Lazkiye çevresinde güçlü bir cephe oluşturmuş, yanı sıra İran’la bağlantı sağlayan karayolunu denetim altına almıştı. Buna karşılık IŞİD Türkiye’nin güney komşusu haline gelmiş ve PYD’nin yönetimi altındaki Kobani’yi işgal etmişti. Türkiye’nin yanlış giden Suriye politikalarında değişiklik yapabileceği bir fırsat ayağına gelmişti. Durmadan Türkiye ile yakınlaşmak istediğini belirten PYD yerine IŞİD’ı karşısına alarak, Hem Türkiye’deki Kürtlerle hem de Suriye’de barışın önünü açabilirdi. Ama Türkiye tam tersini yaptı.

Batı, IŞİD’in Türkiye’nin güney komşusu haline gelerek Kürtleri bölgeden temizlemesinin bedelinin ağır olacağını gördü ve Türkiye’ye baskı yaparak, Kobani’ye Peşmergelerin ve savaşmak isteyen gönüllülerin geçmesine izin vermesini istedi. Türkiye mecburen buna uydu. Ardından, ABD’nin İncirlik ve Diyarbakır’daki askeri üsleri kullanmasını kabul etti. Ve Rusya’nın Suriye’ye açık askeri destek vermesiyle, Türkiye’nin bu ülkeye ilişkin politikaları tümüyle sona erdi.

Rusya Suriye konusunda ABD ile işbirliği içinde. Bu arada ABD Türkiye’nin hassasiyetini gözetir gibi yaparak, YPG güçlerine silah vermeyeceğini belirtiyor. Ama YPG’nin belkemiğini oluşturduğu “Suriye Demokratik Güçleri”ne veriyor. Türkiye’nin Suriye konusunda elindeki son koz, IŞİD kontrolündeki Kobani ve Afrin kantonları arasına, yani “Fırat’ın batısına” YPG’nin girmemesi. Ama bu da kendine fatura olarak geri dönüyor. ABD Türkiye’ye, eğer böyle bir kırmızı çizgisi varsa bölgedeki IŞİD’in temizlenmesi için kendinin harekete geçmesini söylüyor. Bu kolay değil. Dolayısıyla bölgede bugüne dek cihatçılarla yakın ilişkisi olan Sünni Türkmenleri, Esat ve Rusya’nın saldırılarından koruyamıyor. Çünkü Türkmenleri böyle davranmaya yönlendiren Türkiye’nin kendisi oldu.

Yöneticilerimiz Suriye’de öncelik taşıdığını söyledikleleri hiçbir politikalarını gerçekleştiremeden, iddialarından birer birer vazgeçerek, ABD ve Rusya gibi büyük güçlerin çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalıyor. Özet olarak; kendi halkıyla açıklık, demokrasi ve eşitlik temelinde bütünleşemeyen bütün baskıcı iktidarlar gibi ülke içinde “aslan”, ülke dışında “kedi“ politikaları uyguluyor…

Yorumlar